• Palyaço...
    Birinci tekil şahıs tarafından anlatılan kitap hayatını palyaçoluk yaparak kazanan, protestan zengin bir ailenin oğlu, katolik bir kadının sevgilisi olan dinsiz bir adamın, Hans'ın hikayesidir.
    Birinci tekil şahıs tarafından anlatıldığı için elbetteki yaşanan olayları objektif olarak sunmamaktadır.
    Kitapta Hristiyanlık ve mezhepleri, Alman milliyetçiliği, zenginlik, sanat ve sanata ödenen para ( sanatçıların yaşarken karılarına bir ayakkabı bile alamazken öldükten sonra eserlerinin değerlenmesi gibi), aldatılmak, terk edilmek, cinsellik, aile hayatı, anne babanın insan üzerindeki etkileri, savaş, savaşın toplum üzerindeki izleri, aldatılan ve sevgilisi tarafından terk edilen depresif bir palyaçonun gözlemleri ile anlatılmaktadır.
    Kitap her ne kadar Alman -Hristiyan bir toplumda geçse de insanların dini inançlarının kullanılarak belli kalıplara itilmesi veya ötekileştirilmeye çalışılması, baskı altında tutulması veya belli dini topluluklara üye olanlara kazanç ve itibar sağlaması gibi aslında yakından tanık olduğumuz her toplumda yaşanan olayları gözler önüne serdiği için bugün artık evrensel bir konuya sahip olduğu söylenebilir.
    Toplumsal değerlendirmelerin yanı sıra:
    İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman milliyetçiliği yapan insanların daha sonra para ve kazananın yanında olma arzusu ile kapitalist çizgiye evrilmeleri gibi; tüm insanlarda "iyi-kötü-bencil-duyarlı" gibi bir çok duygunun aynı anda yer aldığı, kimsenin sadece iyi, sadece kötü yada sadece bencil olamayacağı gibi insana dair değerlendirmeler de yapılmış.
    ---------
    Yahudi Soykırımı ve Nazizimle ile ilgili yapılmış olan filmlerde (Schindler'in Listesi, Hayat Güzeldir, Piyanist vb) biz sadece çeşitli işkencelere maruz kalan Yahudileri ve onlara işkence eden, zorba, faşist Alman askerlerini görürüz, bu kitap sayesinde o sıradaki sivil Alman halkını da biraz olsun tanıma fırsatım olduğu için ayrıca beğendim.
    (Peki bu incelemenin sonu ne zaman gelecekti!!?)

    Sapıklığın değerlendirilmesiyle de ilgili olarak dikkat çeken bir bölümü de yazmadan geçmek istemiyorum.
    Sapıklığın duygularla ilgili değil fikirlerle ilgili olduğunun vurgulandığı bir bölüm var ki bence çok doğru bir tespittir.
    Sapıklık fikirlerin ürünüdür, bu fikirlerin topluma ekilmesinin sonucudur. İnsan doğduğunda sapık değildir, ama sapkınca fikirlere maruz kalarak sapıklaşabilir.
    Bir diğer dikkatimi çeken bölümü ise ıspat yükünün olmamasının insanı nasıl rahatlattığı ile ilgili olan kısmıdır onu da es geçemeyeceğim.
    (Düz okuyucuyum neden bu kadar yazıyorum bilemiyorum)
    Bir şeyi ispatlamaya çalışmamanın rahatlığı paha biçilmezdir.
    Ben buna kendi düşünce dünyamda "kendine saklamak" derim.
    Bazı Bazı yerlerde anlatılanların acaba tüm bunlar palyaçonun sanrısı mı diye düşündüm çünkü bazı bölümler gerçekten gerçek dışı gibi -yok artık bu kadar da dibi boylamış olamaz- dedirtti.
    Ben depresyonu severim, sosyopat, şizofren, depresif roman karakterlerini de severim.
    Bu nedenle beğenerek okudum.
    Herkese iyi okumalar.
    (inanamıyorum bitirdim galiba)
  • Bir toplum demokratik düzenden uzaklaşıp, totaliter düzenle idare edilmeye yönelince, ordu veya kudreti elinde bulunduran tek parti içinde sosyopat kişiliği olanlar, diğerlerini ekarte ederek zamanla kudret ve icra mevkiine geçerler.
  • “Yıllardır çoluk çocuk burada tutuluyorlar. Bu merkezlere milyarlar ödüyoruz ve içeride ne olduğundan bile haberimiz yok. Dışan sızan şeyler oldu tabii. Bir adam tedavisi olan bir enfeksiyondan ölmüş; ayağındaki bir kesikten. Gardiyanlar da sığınmacılara cinsel tacizde bulunuyormuş. Çocuklara bile Bec ve hiçbir şey yapılmıyor. İçerideki çocuklardan bazılan kendilerini öldürmeye çalışmış.”

    Yutkunup resme baktı. “Herkes bu insanlardan canavarmışçasına korkuyor, ama asıl canavarlaşanın biz olduğumuzun farkında değiller.”
  • PİSKOPAT OLACAĞIMA SOSYOPAT OLURUM ASDFGHJK
  • Bir süre sonra odaya bir dedektif girdi. Masaya bir dosya koyup bir sandalye çekti. Kaba saba bir tipe benziyordu; boynu kalın, gözleri küçüktü. Oturma şeklinden en iyi kozumun egosu olduğuna karar verdim. Mümkün olduğunca çok yer kaplamaya çalışıyor gibiydi; kolunu yanındaki sandalyeye atmış, bacaklarını ayırmıştı. Masanın diğer tarafından bana gülümsedi.(...)
    Daha da yaklaştı, yüzlerimizin arasında yalnız birkaç santimetre kalmıştı.
    “Beni siz kurtardınız,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Teşekkür ederim.”
    Göğsünün kabardığını görebiliyordum. Canberra buraya sadece üç saatlik mesafedeydi. Biraz daha zorlarsam başaracaktım. Artık üstünlük ondaymış gibi hissettiği için bana hayır diyemezdi. Buradan kurtulmak için tek şansım buydu. “Lütfen, eve gitmeme izin verir misiniz?”
    “Seni sorgulayıp hastaneye götürmemiz gerekiyor. Çok önemli bu...”
    “Canberra’da yapsak olmaz mı?”
    Gözyaşlanmı serbest bıraktım. Erkekler kızların ağladığım görmekten hoşlanmaz, nedense kendilerini rahatsız hissederlerdi.
    “Seni kısa süre içinde Canberra’ya yollayacağız, ama önce prosedürü uygulamamız gerekiyor, tamam mı?”
    “Ama burada sizin sözünüz geçmiyor mu? Siz gidebileceğimi söylerseniz dediğinizi yapmak zorunda kalırlar. Sadece annemi görmek istiyorum.”
    “Pekâlâ,” dedi sandalyesinden kalkarak. “Ağlama. Ne yapabiliriz, bir bakalım.”
    Dedektif geri geldiğinde benim için her şeyi hallettiğini söyledi. Beni merkeze getiren polisler bu sefer Canberra’ya götürecekti, oradan sonra da işi Rebecca Winter’ın davasıyla ilgilenen kayıp şahıslar dedektifi devralacaktı. Başımı evet anlamında sallayıp gülümsedim ve yüzümü kaldırıp kahramanıma bakar gibi ona baktım.
    Asla Canberra’ya gitmeyecektim. Havaalanı olsa daha kolay olurdu, yine de onlardan bir şekilde kaçabileceğimden emindim. Artık beni kurban olarak gördüklerine göre işim çok zor olmayacaktı.
    Sorgu odasından çıkarken herkes dönüp bana baktı. Kadının biri telefon ahizesini kulağına dayamıştı.
  • Bugün her 3 kişiden biri sosyopat. Hissetmeyen, orta beyinleri çalışmayan sosyopatlarla dolu dünya!
    Pes etmiyoruz ama ya ölüyoruz ya da sadece seyredebiliyoruz!