• Zweig sayesinde adını duyduğumuz bir deha daha. Çok akıllı ve manastır kültürü almış bir insan; direktuvar, konsül, imparatorluk, krallık ve tekrar imparatorluk dönemlerinin vazgeçilmez siyaset adamı. Napolyon’un en büyük rakiplerinden biri ama adı duyulmamış, ilginç değil mi? Ben bu adamı bir tez hazırlar gibi değerlendirmeyi daha uygun buldum ve SPOİLER tehlikesiyle sizleri baş başa bırakıyorum. Ödevi vs olup da faydalanmak isteyen olursa da telif hakkı koymuyoruz gençler sıkıntı yok. :)))))))
    YÜKSELİŞ(1759-1793): Bu bölümde Fouche’nin nereden başlayıp nerelere geldiği, şiddeti ve dönemin meşhur ‘Giyotin’ uygulamasını kullanmadan neler başardığı ve ‘Para’ konusunda yaptığı kazançlı işlere vurgu yapılarak siyaset hayatına atılması konusu işleniyor.
    LYON CELLADI(1793): Burada da Fouche’nin eşsiz zekası ve insanları sürekli kullanarak onları nasıl ölüme kadar götürürken kendisine bir şey olmadığını öğreneceğiz. Bundan sonraki bölümde 77. sayfada da yazarımız onunla ilgili şu cümleyi kurmuştur ki aynen aktarıyorum. Varın gerisini siz anlayın. "-Fouche'nin sözlerinin ve politikasının hesabını her zaman bir başkası kanıyla öder."
    ROBESPIERRE ile MÜCADELE(1794): Fouche'nin çok zeki bir adam olduğunu görüyoruz ancak Zweig oldukça edebi (!) bir biçimde kendisini yerin altına sokmayı başarıyor. Ama şunu da söylemekte fayda var, kimse de kusura bakmasın. Başarıya giden her yolda bir kısım insanlar mutlaka haksızlığa uğrar. Bunu da kimse engelleyemez ne yazık ki. Robespierre öldürülünce, Fouche'nin tam kendi kafasından adayı bu sefer François Babeuf olur. Onun da sonu aynıdır ve finalde adı çıkar ve vekilliği düşer. Tabii böyle zeki bir adamı ne kadar uzak tutabilirseniz!
    DİREKTUVAR BAKANI(1799-1802): Hükümet devirmek isteyen Barras'ın, sürgünde ve fakir kalmış Fouche'den, yazarın tabiriyle pek 'Namuslu' olan Carnot'u devirmek için casusluk ister ve bu iş aslında Fouche'nin gelecekte daha çok işine yarayacaktır. Fouche için Sürgün yaşamından Fransa tarihinin Orta Elçisi unvanı alan bir yükseliş söz konusu. Ardından gelen Fransa Güvenlik Bakanlığı, hem de bir gecede. Ve tabii Napolyon devri. Kaldırılan güvenlik bakanlığı ve Fouche’nin gücünün kaybettirilmeye çalışılması.
    İMPARATORUN BAKANI(1804-1811): Joseph Fouche artık kim mi? Ekselans Bay Senatör Fouche. Yerseniz. Bir yere iki akıllı çok fazla, keza bunlardan biri Napolyon ise. Bu bölümde Fouche'nin takip ağının o kadar genişlediğine şahit oluyoruz ki abartmıyorum, Sherlock karakterinin esinlenmesinde kendisinden faydalandığını düşünüyorum. Ailesi, kardeşleri, eşi gibi tüm bireylerinin sırrını bilen bir adama karşı çaresiz kalan Napolyon ve adı tarih sahnesinde belki de Zweig olmasa unutulacak bir insan Fouche. Sev ya da sevme, yaptıklarını beğen ya da beğenme ama kendisine hayran olmamak elde değil.
    Fouche'ye yani zekasına hayran olmamak elde değil. Umarım Fransa bunu görüp bana ulusal düşmanlık yapmaz. 🤣🤣 Çünkü hatta kitaptan koyayım net olsun: Lyon Cellatlığını birlikte yaptığı Collot, sıtma yatağı adaya sürülmüş, ama Fouché’ye bir şey olmamıştır. Direktuvar’a karşı mücadelesinde bön yamağı Babeuf kurşuna dizilir, Fouché’ye dokunan olmaz. Koruyucusu Barras yurt dışına kaçmak zorunda kalır, Fouché yine yerindedir. Bu kez de yine ön adam, yani Talleyrand düşer ve ama Fouché yerinde kalır. Hükümetler, devlet biçimleri, görüşler ve insanlar değişir, yüzyılın değiştiği bu büyük kasırgada her şey yıkılır ve ortadan silinir, ama Joseph Fouché, bu bir tek insan, bütün ayrı kanılara hizmet durumunda aynı yerde kalır. Varın siz anlayın.
    İMPARATORA KARŞI MÜCADELE(1810): Tabi Napolyon gibi adamla ters düşülür mü? Düşülmez. İşin sonu belli. Yine sürgün. Öyle ki artık Napolyon onu öldüremiyor o da ölmüyor ama işlerden öyle uzaklaştırılıyor ki insan içine çıkamayacak duruma geliyor. Çevirdiği entrikalar kendi başına çorap gibi örülüyor. Hani bizdeki “Benimle Uğraşanın Çocuğu Olmaz” durumunu yaşatıyor Napolyon, Fouche’ye.
    İSTEK DIŞI ARA(1810-1815): Fouche'nin bu dönemde yalnızca bir kere, o da Moskova Seferi sırasında çağrılıp geldiğini gösteriyor bize ancak bu dönemde Fouche tamamen savaş karşı. Napolyon onu alaya alıyor ve yüz binlerce askeri alıp Moskova seferine çıkıyor. Tarih biliyorsanız sonucun ne olduğunu da biliyorsunuzdur. Şanlı(!) Napolyon Bey'in yaşadığı durumu. Ardından Lui kral oluyor ama orada da Fouche'nin oynadığı ve hepimizi gülümseten bir oyun oluyor. Tabi bu kısımdan çok gelecek bölümde anlatacağım Napolyon ile mücadele kısmı hem daha heyecanlı hem de daha güzel yalan yok.
    NAPOLYONLA KIYASIYA MÜCADELE(1815): Yüz gün sürdüğü bilinmektedir. Bu dönemde Napolyon'dan çok Fouche'nin sözünün geçtiği ve devlet adamlarının onun ağzına baktığını görüyoruz. Yaşadıklarından sonra çıktığı düzlüğü görünce insan inanmakta zorlansa da onun yapısını kavrayınca az bile diyorsunuz. Tabi bu arada Napolyon'a ikinci kez çelme takmayı başaran ve bunu göz göre göre yapan tarihteki ilk ve tek kişi olmasının hakkını da vermek gerek. Ardından yaptığı bir hata da çok etkili tabi.
    DÜŞÜŞ ve ÖLÜMLÜLÜK(1815-1820): Çok efsane bir şekilde Fransa'dan sürüldüğünü ve görevinden alındığını belirtmekte fayda var. Efsane diyorum çünkü böyle adama karşı bunu yapabilmek büyük iş artık benim gözümde. Napolyon’un "Yaşamım boyunca tanıdığım en kusursuz aşağılık dönek" dediği birinden bahsediyoruz sonuçta.
    Umarım faydalı ve kısa (!) bir inceleme olmuştur. Bol keyifli okumalar, mutlu günler diliyorum. Kendime de geçmiş olsun diliyorum. Tam da kursa gideceğim zaman gelirken yağmura yakalanarak bir kere daha ‘Yağmur Getiren’ lakabıma ne kadar yakıştığımı düşünmeden edemeyeceğim. Sağlıcakla kalın..
  • İlk incelememden tüm sevgili okurlara merhaba! Sitede inceleme yapmıyor-dum fakat Kamelyalı Kadın beni öylesine etkiledi ki siz sevgili okurlarla paylaşmadan edemeyeceğim.
    Yazar kitaptaki olayları değiştirmeden, kendisine anlatıldığı ve okuduğu gibi aktarmış. Ve yaşanmış bir aşk hikayesi. Akıcı bir dille, bir sonraki bölümde ne olacağının merağıyla okumaya devam ettim. Keşke yapmasaydı, veya tam zıttı keşke yapsalardı dediğim çok şey oldu. Sonunun biraz sonra anlatacağım şekilde bitmesi beni gerçekten derinden etkiledi. Başlamadan önce, elbette spoiler içerdiğini (yüksek dozda) belirtmek isterim.
    Olaylar şu şeklide başlamakta: 1847 yılının Mart ayında Lafitte Sokağı'nda bir afiş okuyor yazarımız. Bu afiş ölen kişi ardından evindeki eşyaların satışı üzerine olmakla birlikte ölen kişinin ismi belirtilmiyor. Meraklı yazarımız bu satışı kaçırmayacağını bir şey almasa dahi orada bulunacağını belirtiyor, satış günü orada bulunuyor ve etrafı incelemeye koyulduğunda ölen kişinin bir ''metres'' olduğunu anlıyor. Bekçiye ölen kişinin ismini soruyor ve ''Marguerite Gautier'' cevabını alıyor. Marguerite'i ismen tanıyan yazarımızın görmüşlüğü de var. Ona ''Kamelyalı Kadın'' denmesinin sebebi ise tiyatro veya balolarda yanından hiçbir zaman ayırmadığı, ayın yirmi beş günü beyaz kamelyaları, diğer yirmi beş günü ise kırmızı kamelyaları. (Renk çeşitliliği hiçbir zaman öğrenilememiş.) Marguerite'in çok borcu olduğundan evindeki tüm eşyalarına haciz konuyor ve bu yüzden bu satış yapılıyor. Marguerite; herkesin sahip olmak isteyeceği güzellikle, onunla birlikte olanların övgü duyduğu bir fahişe. (Fahişe diyorum fakat ilerleyen satırlarda onun diğer fahişelerden çok ayrı bir yönünün olduğunu anlayacaksınız.)
    Bir kitap satışa sunuluyor, adı: Manon Lescaut. Yazarımız bu kitabı satın alıyor. Kitabın önsözünde ''Manon'dan Merguerite'e, Alçakgönüllülük. -Armand Duval'', yazıyor.
    Satış tamamlandıktan sonra yazarımızın kapısına Armand geliyor ve görüşmek istiyor. Görüşmede Armand, kitabı kendisine vermesini ve karşılığında ne olursa olsun yapacağını söylüyor, yazar kitabı hiçbir karşılık beklemeden veriyor ve küçük bir araştırma yapıyor, Armand ile Marguerite'in aşkını ve ayrıca Marguerite'e Dük adında bir adamın baktığını(geçimini için sağladığı paradan bahsediyorum) bu ihtiyar Marguerite'i ölen kızına benzettiğinden onunla birlikte olduğunu, bir de Kont adında aşığının olduğunu öğreniyor. Olayın iç yüzünü öylesine merak ediyor ki, Armand ile görüşmek ve öğrenmek istiyor. (Ki bende kalbim ağzımda okuyordum bu kısımları.) Armand, Marguerite'in kız kardeşinden vekalet alıyor ve mezarını nakletmek istiyor. Armand ile yazar görüştüğünde, kendisi ile gelmesini istiyor ve birlikte gidiyorlar. Armand terk edip gittiği bu kadının ölmüş olduğuna toprağın altındaki bedenini gördüğünde inanıyor.  Eve döndüklerinde kendine gelen Armand, Marguerite ile olan aşkını tam anlamı ile anlatmaya başlıyor.
     Onu ilk görüşünde aşık olan Armand, sadece ismini öğrenebiliyor ve bir daha göremeyeceğini düşünürken, birkaç akşam sonra bir baloda görüyor ve yanındaki arkadaşına bu güzel kızın kim olduğunu sorup onunla tanışmak istediğini söylüyor. Arkadaşı ona bir fahişe olduğunu hissettiriyor ve Armand bu duruma üzülüp, onun sevgisini hak edip etmeyeceğini sorguluyor kendine. Locaya giriyorlar ve Marguerite, Armand ile pek ilgilenmiyor. Armand kendini bir şekilde gülünç duruma düşürüyor ve locadan ayrılıyor.
    Armand başka bir zaman locada Margueriter'in komşusu ile tanışıyor (Prudence) ve Marguerite'in evinde onunla tanışması için yardımcı olmasını rica ediyor. Marguerite'in evine ilk defa gelen ve onunla daha yakından tanışma fırsatı yakalayan Armand aşkını Marguerite'e ilk defa şöyle bir olayda söyler: Marguerite daha önce de verem olmuştur. Evindeki gece öksürük krizi tutar ve Marguerite odasına geçip (loş ışıklı bir oda ve etrafta yalnızca yatağı ve bir kap görünmekte) sakinleşmeye çalışırken Armand da peşinden girer ve bir kaba kan tükürdüğünü görür. Kabın içerisi kandan kırmızı bir ebru gibidir. Orada onu ilk gördüğünden beri aşık olduğunu birlikte olmak istediğini söyler. Marguerite ise ona hayatındaki hiçbir şeyi sorgulamadan, bütün isteklerini yapabileceğine dair söz verirse ona bir şans verebileceğini söyler. Böylece büyük aşk başlar.
     Armand elinde olmadan Marguerite'in hayatına karışır, çeşitli kıskançlık krizleri geçirir. Hayatında kimsenin olması gerekmediğine onu kendi geliri ile bakabileceğini söyler. Bunu kabul etmeyen Marguerite daha sonralarda Armand'a olan aşkından; sefahat düşkünlüğünden, arabasından, mücevherlerinden, kaşmir şallarından ... vazgeçer. Borçlarını ödeyen ve geçimini sağlayan yaşlı Dük ve Marguerite'in aşığı Kont'u da hayatından çıkarır. Armand ile Bougival'e yerleşirler ve herkesten uzak aşklarını burada yaşarlar. Artık ikisi için de hiçbir şey eskisi gibi değildir. Babası Mösyö Duval'i çok ihmal eden Armand babasının onu çağırması üzerine Paris'e geri döner ve Marguerite'e en kısa zamanda döneceğini söyleyip vedalaşırlar. Mösyö Duval oğlunun bir fahişe ile yaşadığını öğrenmiştir ve oğlu ile konuşup, daha genç olduğunu böyle bir olayın duyulmasından ailesine gelecek olan zararı ve bu ilişkiyi bitirmesi gerektiğini söyler. Armand kabul etmez ve Bougival'e geri döner. Babası bununla yetinmez ve akşam yemeğine bekler onu. Yemekte de ikna edemez oğlunu ve gitmesini söyler. Armand Bougival'e geri döndüğünde Marguerite'i evde bulamaz. Paris'e gittiğini öğrenir. Peşinden Paris'e gider fakat evinde de bulamaz onu. Komşusu'na (Prudence) gider. Uşağı evde olmadığını ve ona gelen bir mektubu bile henüz vermediğini söyler. Mektubun üzerinde ''Mösyö Duval'e vermek üzere Madam Duvernoy'a yazar. Mektup Armand'a geldiğinden alır ve okumaya başlar. Mektubun bir kısmını paylaşmak isterim çünkü ben okduğum anda kesinlikle babasının isteği üzerine yazılmış olabilir mi? Marguerite'in bu ani terk edişi kesinlikle bu yüzden diye düşünmüştüm okuduğumda. ''Bu mektubu okuduğunuz sırada Armand, çoktan başka bir erkeğin sevgilisi olmuş olacağım. Babanızın yanına dönün dostum... ''
    Armand gözyaşlarına boğulur ve bu ani terk edişi anlayamaz. Babası ne derse kabul eder ve yolculuğa çıkarlar. 1 ay üzerine Armand, Paris'e geri döner ve Marguerite ile karşılaşır. Onu eskisi gibi bulur ve mutlu görünmesi canını çok yakar. Özgüvenin ve aşkının aşağılandığını düşünür ve intikam almak ister. Marguerite'in yanında Olympe adında bir fahişe görür ve onunla sevgili olur. Zavallı Marguerite tekrar hastalanmıştır, bedenen yaşadığı rahatsızlığa bir de ruhsal bu çökündü eklenir. Komşusu Armand ile konuşur ve hala onu sevdiğini yaptıkları ile ona acı çektirmekten başka bir şey yapmadığını söyler. Onu hasta yatağında ziyaret etmesini rica eder. Armand, aşığı Kont ile karşılaşmak istemediğini ve Marguerite'in ona gelmesini söyler. Bu görüşmede Marguerite  nedenlerini sonradan öğreneceğini ve affetmesi için nedenlerin bulunduğunu söyler. Tekrar birlikte olurlar. Sabahında yalnız uyanan Armand Marguerite'e gider fakat bekçi içeri alamayacağını içeride Kont'un olduğunu söyler. Öfkeden deliye dönen Armand, beş yüz frank ile şu notu Marguerite'e gönderir: ''Bu sabah öylesine çabuk gittiniz ki, ücretinizi vermeyi unutmuşum. İşte gecenizin bedeli.'' (Ben bu iğrenç yazıyı okuduğumda zavallı Marguerite'i düşündüm de ne denli yaralanmıştır, neler hissetmiştir tasavvur edemedim. Ve Armand'a büyük bir öfke duydum.)
    Parayı bir zarf içerisinde geri gönderen Marguerite İngiltere'ye gider. Paris'te bir bağlantısı kalmadığını düşünen Armand, arkadaşları ile uzun bir yolculuğa çıkar. Yolculukta Marguerite'in hasta olduğu haberini alır fakat geri dönemeden zavallı Marguerite acılar içerisinde Armand'ın adını sayıklayarak ölür.
    Marguerite hasta yatağında, ölümünden sonra Armand'a verilmesi için mektuplar bırakır. Bu mektuplarda Armand'ı şu sebeple terk edişini belirtir: Babası Armand'ı bırakması için ona yalvarır. Armand'ın kız kardeşinin yakın zamanda saygın bir tabakadan biri ile evleneceği ve abisinin bir fahişe ile yaşıyor olmasının bu işi bozacağını, hiç değilse masum bir kızın hayatı için bunu yapmasını söyler. Marguerite'in kabul etmekten başka çaresi yoktur. Ve kabul eder.  -  - -  - Yani anlayacağınız, aşkının hayatı için aşkından vazgeçer. Armand'ın hiçbir şeyden haberi olmasa bile bazı olaylarda ona kızmadan kendimi alamıyorum. Marguerite'e olan duygularımı ifade etmem güç, bu yüzden yazamayacağım.
    Sabırla okuyan okurlara teşekkür ediyorum, mamafih etkisinden uzun bir süre çıkamayacağım bu kitabın okumasını tavsiye edebilirim. Kitapla kalın...
  • Bir fotoğraf: büyük usta Asimov ellerini beline koymuş, göbeğini hafifçe dışarı çıkarmış, çenesine kadar inen kocaman favorileriyle, yüzünde hep o aynı tatlı, sıcak, mahzun ve iyi yürekli gülümsemeyle, çift kanatlı bir kütüphanenin önünde poz vermiş. kütüphane boydan boya kitap dolu, yüzden fazla kitap olmalı içinde. fotoğrafın altında şöyle yazıyor: ısaac, yazmış olduğu kitapların bir bölümüyle görülüyor. vay canına! sadece bir bölümü, öyle mi? bir deha: romanlar, öyküler, antolojiler, bilimsel makaleler; sayısız eser. elindeki kitapları kütüphaneye geri vermek zorunda olduğuna üzülen bir çocuktan söz ediyoruz burada. bu yüzden, kendi öykülerini yazmanın en iyi yol olduğuna karar veren ve yazmaya başladığında sadece on iki yaşında olan birinden. son soru başlıklı öyküsü en sevdiği öyküdür. şunları söyler bu öyküyle ilgili: "...insan zekâsının (ya da kendi zekâmın) sınırları nereye uzanıyor diye düşünmeye başlamıştım. oturup son soru'yu yazmaya koyuldum. topu topu dört bin yedi yüz kelimeyle insanlığın, bilgisayarların ve evrenin on trilyonluk tarihini anlattım. tek cümlede dahi tereddüt etmeden öyküyü yalnızca iki oturuşta yazıverdim. daha yazmaya başlar başlamaz bunun çok özel bir öykü olacağını anlamıştım."
    bir veda: alınan kanların henüz hiv virüsü testine tabi tutulmadığı seksenli yıllarda baypas ameliyatı olur. ameliyat başarılı geçer ama aynı gece asimov ateşler içinde yanmaya başlar. sebebi yıllar sonra anlaşılacaktır: verilen kandan aids kapmıştır. gelmiş geçmiş en büyük bilimkurgu yazarlarından biri, 1992'de ancak ölümün durdurabildiği gerçek bir hümanist şu sözlerle veda eder okurlarına: "daima daktilomun başında yazı yazarken başım klavyeye düşüp, burnum iki tuşun arasında girerek ölmek istemişimdir ama bu mümkün olacak gibi görünmüyor." "gelecek nasıl olacak diye göremeyeceğim için kendime acıyor değilim. hari seldon gibi ben de yaptığım bunca işe bakıp rahatlıyorum. ileride hayatın nasıl olabileceğine dair pek çok hayal kurdum, üzerine kitaplar yazdım, çalıştım; adeta geleceği gördüm ve yaşadım ben."
  • Einstein'in bu kitabını felsefe hocam sayesinde okumuş oluyorum. Kendisi de yıllar önce okumuş; o sıralar tekrar okumaya başlamıştı. Okula kendisini ziyaret ettiğimde yeni öğrencilerine içinden bazı bölümler okuyordu. O an aklımda pek bir şey kalmamıştı ama sanırım eğitim hakkında birkaç paragraf okumuştu. Okuduğum kitapların hikayeleri olmasını sevdiğimden buraya bu hikayesini de not düşmek istedim.

    Şekil özelliklerinden bahsederek kitap ve içeriği hakkında bilgi vermek istiyorum. Kitap çok yönlü bir düşünce kitabı. 4 bölümden oluşuyor.

    1. bölümde çeşitli kişilere (meslektaşları genelde) ve grup ile topluluklara (öğrenciler, gazeteciler...) mesaj şeklinde yazılmış. Bu kısımlardan fazla bir şey kazanamayacağınızı düşünebilirsiniz, fakat Einstein, bu bölümlerde de evrensel değerlerden bahsettiği için beklemediğiniz ölçüde mesajlar alıyorsunuz kendinizce. Bunun dışında çeşitli konu başlıkları var:
    - Zenginlik Üzerine
    - Özgürlük Üzerine
    - Din Üzerine
    - Eğitim Üzerine
    - Hayatın Anlamı
    - Toplum ve Kişilik bu başlıklardan bazıları. Bu bölüm üzerine söyleyeceğim son şey de bir iki başlığın biraz zorlaması. Fizik veya felsefi konularda eğer ilgili değilseniz o kısımları anlamıyorsunuz ama bu kısımlar 50 sayfada en fazla 5 sayfa oluyor.

    2. bölümde Einstein beni şaşırtan derecede politik konulara eğiliyor. Aslında düşündüğüm zaman neden bunu yaptığına dair iki sonuç buldum. Birinci sebebi kendisin bir iki yerde söylediği gibi atom bombası ve silahlar sorununda kendi payının az da olsa katkısı olması ve bunda kendini sorumlu hissetmesi; ikinci sebepse o zamanlar bir dünya savaşının yıkıntısı üzerinde yükselen faşist eğilimler ve yeni bir dünya savaşı tehlikesinin var oluşu. Bunları düşününce politik konulara eğilmesini haklı ve doğru buluyorum.
    Kendisi gibi bilim insanlarının politik sahada bu yıkıcı etkileri fazla olan silahların kullanımını engellemek için çaba sarf etmesinin gerekliliğinden söz ediyor Einstein.
    Sonra burada Einstein'in çok etkili bir dili olduğunu söyleyeceğim. Hem dili çok iyi ve etkili hem de çeviri bunu çok iyi yansıtmış.
    Einstein, politik sahada bu bölümde çokça tekrar ettiği - fakat bunaltacak kadar değil- silahsızlanmadan, zorunlu askerlikten, kalıcı bir barışı temin edebilmek için şovenizm gibi sığ düşüncelerden uzaklaşmamız gerektiğini anlatıyor ve kendi önerisi olan uluslar üstü bir kurumun oluşturulmasından bahsediyor. Siyaset okuyan birisi olduğum için Einstein'in uluslar üstü kurumunun gerçekleşmesinin çok zor olduğunu söylemek istiyorum. Özellikle o dönemlerde yükselen faşist rejimlerin, önceki savaşın yıkıntılarının ve İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan kutuplaşmayı da göz önünde bulundurunca pek de olmasını düşünemiyorum. Fakat Einstein'in barış yanlısı tutumunu destekliyorum. Yine de farklı çözümler gerekir.
    Bu bölümde Einstein, dönemini oldukça iyi analiz etmiş görünüyor. Özellikle olayların içinde olduğunu da düşündüğünüzde günümüz analizlerini aratmayacak olan sözleri çok iyi. Belki olayların açık seçikliği de bunu kolaylaştırmıştır.
    Bu bölüm için son olarak Einstein'in kapitalizm analizi yaptığını ve sosyalizmi incelediğini söyleyecek ve bazı örnek başlıklar ekleyeceğim:
    - Üretim ve İş
    - Zorunlu Askerlik
    - Savaş Kazanıldı: Barış Değil
    - Nükleer Savaş veya Barış
    - Barış
    - Askeri Zihniyet
    - Savaş Tehlikesini Ortadan Kaldırmak
    - Neden Sosyalizm?

    3. ve 4. bölümlerde de "Yahudi Halkı Üzerine" ve "Almanya Üzerine" Einstein 3. bölümde haklı olarak -kendisi de bir Yahudi olduğundan (bunu belirtiyor)- yaşadıkları sıkıntıları anlatıyor, Filistin'deki yerleşmelerden ve orada Araplarla olması gereken ilişkilerden bahsediyor. 4. bölümde de Almanya üzerine bazı yazdıkları var ve akademilerle olan mektuplaşmaları verilmiş. Bu iki bölüm içerik ve sayfa sayısı olarak kısa olduğundan bir arada verdim. ( 3. bölüm belki yeteri kadardır, bilemiyorum.)

    İncelememde 1. ve en çok 2. bölüme yer ayırdım, çünkü girdiğim siyaset derslerinin bazılarından daha yararlı oldu, başka açılardan baktım ve başka şeyler öğrendim. Ve tabii bu kadar yer ayırmamda bir başka etken de bu bölümlerin uzun olması ve benim siyaset okumam...

    Bu kitaptan bu incelemeyi yazmadan önce tam 185 alıntı eklemişim. Kitap, yine bu incelemeden önce 8 kişi tarafından -tabii bu sitede- okunmuş. Belki bu inceleme ve eklediğim alıntılarla bu kitabın değerinin farkına varılır.

    Fazlasıyla uzattığımı biliyorum ve o yüzden son olarak şunları eklemek istiyorum. Yaptığım alıntılar o an için tam istediğim şekilde beğenilmedi. Fakat genel olarak düşününce oldukça etkili oldu. Kitap zaten kendisinin çok yönlülüğü sayesinde ( bilim, politika, eğitim, kültür-sanat alanlarından bahsetmesi) gereken hakkı kazanacaktır. Tabii benim daha fazla ilgilenileceğini düşündüğüm alıntılar ters etki yaptı bazı yerlerde ama olsun. İyi okumalar.
  • ÜLKESİ İÇİN AYAKLANMIŞ YÜREKLER-
    Her sabah olduğu gibi Uğur erkenden kalkmış,sabah namazını kılmış ve oğlu Umut ile oynadıktan sonra evden çıkmıştı. Babasından yadiğâr, küçük olsada kendilerine yeten bir de bakkal dükkanları vardı. Bakkal dükkanlarına doğru giderken kafasında çocuğunun bugün doğum günü olduğunu ve buna rağmen daha bir hediye almadığını düşünüyordu. Bunlar aklından geçerken aile dostları da olan Komiser Yılmaz, arabanın kornasına basarak Uğur'u durdurdu. Ve devam etti:
    -Ooo Uğur. Nasılsın kardeşim?
    -İyiyim Yılmaz Komiserim. Sizi sormalı?
    -İyiyim bende Uğur. Sağolsın.
    -Bu arada dün seni aradım ama sanırım duymadın telefonu. Herhalde görevdeydin. Akşam Umut'un 7. doğum günü var. Gelin sizde. Hem Aligil de geliyor.
    Yılmaz Komiserin bu daveti kabul etmesinin ardından yollarına devam ettiler. Uğur bakkal dükkanına geldi. Yerleri süpürdü, ürünlerin tarihini kontrol etti. Kendini işine kaptırdı, dükkan müşteri ile dolup taştı. Havanın karardığını fark edince saatine baktı. Yandaki oyuncakçı dükkanı kapatmadan hızlı adımlarla oraya gitti. Oğlu Umut için eğiminde de kullanabileceği eğitici tarzda bir oyuncak alıp hızlı adımlarla henüz kapatmadığı bakkal dükkanına gitti. Daha sonra bakkal dükkanından meşrubatları alıp evinin yolunu tuttu. Eve geldiğinde ise daha kimsenin gelmediğini gördü. Kayınbabası salonda oturuyor; kayınvalidesi ve eşi Rüzgâr Hanım ise Umut'u akşam için hazırlıyorlardı. Rüzgâr Hanım görmeden ağzına bir kurabiye atıp kayınbabasının yanına geçti. Aralarında şu konuşma geçtikten sonra Uğur oradan ayrıldı.
    -Selamün aleyküm baba.
    -Aleyküm selam evladım. Hoşgelmişsin. İşlerin nasıldı?
    -Hoşbuldum babacım. İşler bugün her zamankinden daha iyiydi çok şükür.
    -Öyle mi evladım çok sevindim. Allah bundan geri koymasın.
    -Amin babacım. İzninle ben bir namazımı kılıp geleyim.
    Uğur namazını kıldıktan sonra tekrar salona geldi. Salona geldiğinde misafirlerinin gelmiş olduğunu gördü. Demin kalktığı koltağa geri oturdu ve kayınbabasıyla arkadaşlarının ülke hakkında olan konuşmasına dahil oldu. Bu konuşmalarda ise, ülkemizin diğer ülkeler tarafından kıskanıldığı ve onların nasıl bize gıpta ile bakıldığı konuşuluyordu. Tüm bu konular konuşulurken Yılmaz Komiser'in aniden telefonu çaldı. Yılmaz Komiser panik olsada etrafındakilere belli etmeden konuşmaya çalıştı. Telefon kapandıktan sonra ise Uğur ve eşi Rüzgâr Hanımdan özür dileyip göreve çağrıldığını ve acil olarak gitmasi gerektiğini söyledi. Merak ve telaş içinde bakan eşini sardı ve oğlunu bir daha göremeyecekmişçesine sarılıp öptü. Sanki ilerleyen saatlerde yaşanacak kötü olayları bilir gibi... Ev halkı ile vedalaşıp onlara baktı ve " Her şey güzel olacak!" dedi. Yılmaz Komiser gittikten sonra eşi Zeynep Hanım içindeki huzursuzluğu ve korkuyu dile getirip çocuklara bakma bahanesiyle dışarı çıktı. Asıl dışarı çıkmasının altındaki neden ise gözlerinin dolması ve onların yanında ağlamak istememesiydi. Geri geldiğinde ise Yılmaz Komiser'in giderken söylediği cümleye aklının takıldığını söyledi. Sahi neden giderken öyle demişti. Neden " Her şey güzel olacak!" demişti? Kesin bir şeyler biliyor ama söylemiyor diye geçirdi aklından. Pastanın kesileceğini haber vermek için tekrar çocukların yanına gitti. Mutlu ve gözleri ışıl ışıldı çocukların. İçerdekiler de dahil herkes Yılmaz Komiser'in ani gidişini düşünürken çocukların oynadıkları oyunu kimin kazanacağını düşünmesi nasıl bir şeydi? Bencillik mi yoksa umursamazlık mı? Hayır! İkisi de değildi. Çocuktu onlar çocuk. Tabii oynadıkları oyunu düşüneceklerdi üstelikte hiçbir şeyden de haberleri yoktu. Zeynep Hanım'ın aklından bunlar geçerken Uğur odaya gelmiş herkesi pastayı kesmek için salona çağırmıştı. Pastayı kestikten sonra herkes korkusunu belli etmemek için birşey olmamış gibi davrandılar. Bu çaba nafileydi ama... Akşam aniden görve çağrılan bir polis memuru ve göreve giderken söylediği o sözü kim unutabilirdi ki... Bu olanları kim normal karşılayabilirdi ki. Yine akıllarda korkunç senaryolar, yine kötü haberlerle dolu bir gece olacağını kim bilebilirdi ki... Ama hal böyle olunca ağızlarda bilinen tüm dua ve senaryolar. Herkes bunları düşünürken Ali'nin telefonu çaldı. Arayan İlayda Hanım idi.(Yani Ali'nin annesi.) "Haberleri açın oğlum haberleri!" diyordu endişeli ve korku dolu bir sesle. "Bazı kişiler ülkedeki bütünlüğünü ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var evladım. Bu millet ülkesi için canını bile verir. Hadi sizde çıkın sokağa!" dedi ve telefonu kapattı. Neler olup bittiğini anlamak adına televizyonu açtırdı Ali. Bir son dakika haberi adı altında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı ve bu olayların terör alarmı mı yoksa darbe girişimi mi olduğu konuşuyordu. bu kötü haberlerin ardından gelen haber ise Genelkurmay ve MİT binasına yapılan hain saldırıydı. Bu olanlardan sonra, Ali'nin aklında sadece iki soru vardı. Birincisi Yılmaz Komiser bu saate kadar neden onları daha aramamıştı? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? İkincisi ise ülkeyi,vatanı nerede savunacaklardı? Peki şimdi bunları düşünmenin zamanı mıydı? Bunları düşünmek elbette gerekiyordu ama şimdi değil. Şu an yapılması ve düşünülmesi gereken tek şey şanlı bayrağımızı alıp meydanlara,sokaklara,caddelere çıkmaktı. Tam televizyonu kapatacakken bir son dakika haberi daha. Atatürk Havaalanı'na askerlerin baskın yaptığı ve uçuşların iptal edildiği idi. Uçuşları iptal edilen yolcular, korkarak ve telaşlanarak etrafa bakıyor; ardından gelen patlama ve bomba sesleri içinde daha da korkuyorlardı. Tüm olanları öğrenen insanlar vatanı korumak amacıyla sokağa atıldılar. Tabii ki Uğur ve diğer kişilerde...Akıllarına merkezde olmasa da merkeze yakın olan bakkal dükkanına gitmek geldi. Hem orada insanlara su falan da vererek yardımcı olabilirlerdi. Yoldayken Zeynep Hanım'ın aklına eşini aramak geldi. Biraz korkarak biraz da umutlanarak aldı telefonu eline. Elinde duran telefondan aradı eşini. Aradı,aradı,aradı. Açan olmadı. Tam ümidini kaybetmişken telefonu çaldı. Arayan eşiydi.Belkide eşine bir şey olmuştu ve bunu haber vermek isteyen başka biride olabilirdi. Neden kötü düşüneyim diye geçirdi aklından ve telefondakinin Yılmaz Komiser olduğunu biliyormuş gibi açtı telefonunu.
    -Alo! Yılmaz!
    -Zeynebim. Güzel karım. Korkma ben iyiyim. Nasılsınız?
    -İyiyiz biz. Sen iyisin dimi yalan söylemiyorsun?
    -İyiyim canım. Çok vaktim yok. Telefona Ömer'imi de verde onunda bir sesini duyayım.Ne olacağı belli değil sonuçta. Hakkını helal et Zeynebim!..
    -O nasıl söz Yılmaz'ım hakkımız sana her zaman helal-i hoş olsun. Ama bunları konuşmanın sırası değil. Ömer'e veriyorum yine ara bizi...
    Zeynep Hanım telefonu tam Ömer'e verirken, Yılmaz Komiser'in telefonuna kurşun isabet etti. Eee hal böyle oluncada doğal olarak telefon kapandı. Ömer telefonu aldı; konuştu,konuştu,konuştu. Baktı ki ses yok, telefonu annesine verdi. Zeynep Hanım da telefonun kapandığını ve eşini arayacağını söyledi oğluna. Aradı ama telefon kapalıydı. İşte o anda içindeki korku heyelana dönüştü ve Zeynep Hanım'ın içindeki her şeyi alıp götürdü. Önce aklına eşinin vurduğu geldi, sonra ise gözünün önü karardı ve olduğu yere yılıp kaldı. Ömer korkup ağlamaya başladı. Ömer'i Umut sakinleştiriken; Rüzâr Hanım ise Zeynep Hanım ile ilgilendi. Çantasından su alıp ona içirdi. Yüzünü yıkadı. Bir süre sonra Zeynep Hanım kendine geldi. Ve yürümenin ona iyi geleceğini söyleyip yürümeye başladı. Yılmaz Komiser hayatında ilk defa korkmuştu böyle. Yanlış anlamayın sakın! Ölmekten değil, ailesinden haber alamamaktan korkmuştu. Yılmaz Komiser, Başkomiser'inin yanına gitti ve olanları anlatıp oğlunu aramak için telefonunu istedi. Başkomiser ise az kalsın vurulacakmışsın diye başlayıp sitem dolu bir konuşma yaptı. Sitemi ailesi ile konuşmasına değil, konuşurken dikkatli olmamasınaydı. Yılmaz Komiser susamıştı ve bir bakkal vardı ilerde. Bu bakkalı görünce aklına Uğur geldi,eşi geldi. Saate baktı. Gece yarısını geçmesine rağmen insanlar hâlâ sokaktaydı. Bakkala girdiğinde televizyonda bir haber vardı. Darbe yapmaya çalışan -ama yapamayan- askerler bir haber kanalını basıp, spikere yalan yanlış şeyler söyletiyordu. Verdiği paranın bile üstünü almayı unutan Yılmaz Komiser suyunu alıp dışarı çıktı. Tam suyunu açmış bir yudum alacakken şiddetli bir ses duydu. Bomba sesiydi bu. Evet bomba sesiydi. İleri baktı. Etraf kıpkırmızı olmuştu sadece bu da değil. Yerde parçalanmış vücutlar, ağır yaralı insanlar... Yanlarına doğru giderken arkadan bir ses geldi. "Kaldır ellerini havaya yoksa olacakları biliyorsun." Arkaya döndüğünde meslektaşı Adil'i gördü. Adil, Yılmaz Komiser'i önce bombayı patlatıp sonra ölen olmuş mu diye bakmaya gelen insanlardan sandı. Gayet normaldi. Çünkü, Yılmaz Komiser'in üzerinde üniforma yoktu. Acil olarak çıkınca sivil vatandaş sanılma ihtimali yüksekti. Yılmaz Komiser bunları yaşarken, Uğurgil çoktan bakkal dükkanına gelmişti. Hatta insanlara yiyecek bile dağıtıyorlardı.Ama kimsenin ne bir şey yemeye meceali vardı ne de bir şey içmeye... Söz konusu vatan olunca insanlar her şeyi unutuyorlardı. Gece böyle geçmiş, vakit çoktan öğlen olmuştu. Başbakan ve Cumhurbaşkanımız önderliğinde, kahraman Türk polisleri ve askerler tarafından savunulmayla ve tabii ki sivil vatandaşlarının da katkısıyla TÜRKİYE büyük bir felaketten kurtulmuştu. Aslında her şerde bir hayır vardır dedikleri burada anlam kazanıyor. Bu olaylar evet kötü şeylerdi. İnkar etmiyorum. Ama bir de şu pencereden bakalım.
    Hani amaçları ülkemizdeki huzuru ve bütünlüğü bozmak isteyen insanlar varya işte bu olay asıl onlara acı verirken aynı zamanda da bir şey öğretti. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan her vatandaş (dil,din,ırk farketmeksizin) bu vatan için malını,mülkünü hatta canını bile verir. Ne demişler "MEVZUBAHİS OLAN VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUATTIR".
    BİR DAHA YAŞAMAMAK ÜMİDİYLE...

    Gökçen Kız
  • https://filmhafizasi.com/...em-for-a-dream-2000/

    998 Sundance Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü daha önce kimsenin adını duymadığı genç yönetmen Darren Aronofsky kazandı. Yönetmenin aile üyeleri ve arkadaşlarından yüzer dolar borç alarak çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan Pi (1998), bağımsız yapım şirketi Artisan Entertainment’ın dikkatini çekti ve şirket sadece filmin dağıtım haklarını satın almakla kalmayıp Aronofsky’ye bir sonraki projesinde fon sağlamayı da teklif etti. Yönetmen Aronofsky ilk filmiyle psikolojik gerilim türünün ustalarından biri olacağının sinyalini vermiş, yönetmenin bir sonraki projesi merakla beklenmeye başlanmıştı.

    İki yıl sonra takvimler 2000 yılını gösterirken merakla beklenen ikinci film Requiem For A Dream izleyiciyle buluşur. Filmin senaryosu Hubert Selby Jr.’ın aynı adlı romanından uyarlanırken yazar ve Aronofsky birlikte çalışmış, temelde dört bireyin eroin, kokain ve diyet haplarına olan bağımlılıkları işlenmiştir. Ama filmin isminden de anlaşıldığı üzere ana tema bir düşe, bir umuda olarak olan bağımlılık ve bunun tehlikeli sonuçlarıdır.

    Başrolleri paylaşan Ellen Burstyn, Jared Leto ve Jennifer Connelly gibi isimlerin performansları, kurgusu ve görüntü yönetmenliğiyle kült statüsüne ulaşan filmde Aronofsky ile kariyerinin başından beri işbirliği yapan, gelecekte de bu işbirliğine devam edecek olan olan Clint Mansell’in müzikleri, karakterlerin duygularını filmin doğasına uyan ham ve işlenmemiş bir şekilde seyirciye aktarmaktadır.

    Geçtiğimiz 18 yıl içinde film defalarca analiz edilmiş, üzerine okumalar yapılmıştır. Yönetmen Aronofsky’nin tarzı yıllar içinde çektiği The Fountain, The Wrestler, Black Swan ve son olarak Mother! ile daha da oturmuş ve artık Requiem For A Dream’in yönetmenin filmografisi içindeki yeri incelenmeye başlanmıştır.

    Beni yıllar sonra Requiem For A Dream üzerine bu okumayı yapmaya iten ise -kulağa ne kadar ilgisiz gelse de- bir biyoloji makalesiydi. Pek sık yan yana gelmeyen üç kavram olan sinema, benlik ve biyoloji üçgeninde bir yazı yazma fikri heyecan vericiydi. Yönetmen Aronofsky’nin yanı sıra bunu mümkün kalan bir diğer isim ise akademik çevre dışında ismi çok bilinmeyen bir profesör olan Alfred Tauber. Boston Üniversitesi’nde ders veren 1947 doğumlu Alfred I. Tauber, özellikle biyokimya ve felsefe üzerine çığır açıcı olarak nitelendirebilecek bazı makaleler yazmıştı. Ona göre bağışıklık sistemi ve insan psikolojisindeki benlik algısı düşündüğümüzden daha çok birbirine benzer. İmmünoloji yani bağışıklık bilimi sadece biyolojinin bir alt türünden ibaret değildir. İçinde psikoloji ve sosyolojiyi de harmanlayan, insan doğasına dair bir disiplindir. Bu da akla hemen sinemayı getiriyor tabii ki. Acaba Tauber’in insan doğasına dair yazdıklarını, filmleri okurken kullanabilir miydik? Aklıma Requiem For A Dream’in gelmesiyle eureka anını yaşadım. Karakterlerde ve onların hikâyelerinde bunların hepsini görebildiğimizi fark ettim. Hatta birebir örtüşüyorlardı, bu fikirleri keşfetmek için belki de daha uygun bir film yoktu. Bu sayede hikâyedeki bazı taşlar yerlerine daha iyi oturuyor ve karakterlerin motivasyonlarında değişiklikler daha rahat gözlemlenebiliyordu.

    Öncelikle Requiem For A Dream’in bağımlılıkla ilgili olduğu kadar benlikle de ilgili bir film olduğu ön kabulüyle yola çıkmalıydık. Çünkü bağımlılıklarımız, benliğimizle olan ilişkimiz hakkında çok fazla şey söylüyordu. Filmdeki karakterlerin bağımlılıkları, aslında kimliklerini devam ettirmek için süregelen bir adaptasyon savaşından ibaretti. Tıpkı her hücrenin varlığına devam etmek için verdiği mücadele gibi.

    Yapısalcılık ekolüne göre her şeyin temelinde yer alan ben ve diğeri ayrımı, eski hücre tanımında da vardır: hücrenin saldırmadığı her şey benliğin bir parçasıdır. Akademisyen Tauber’ın katkıları ise işte bu noktada gerçekleşir. En basit tanımıyla özbağışıklık kavramı, benlik konusunda çok daha esnek bir çerçeve çizer. Dinamik kimlikler ön plandadır. İçsel ve dışsal faktörler göz önünde bulundurularak benliğin değiştiği vurgulanır. İstisnalar önemlidir; normalde verilen tepkilerin bazı koşullarda verilmediği ya da verilmeyen tepkilerin bazı koşullarda verildiği anlaşılır. Requiem For A Dream’e baktığımızda bu istisnaların filmin hikâyesinin başlangıç noktalarını, benliğe yabancı durum ile nasıl başa çıkıldığının ise köşe taşlarını oluşturduğunu görürüz.

    Filmin karakterleri Sara, Harry, Marion ve Tyrone hikâyenin başında oldukça sabit kişiliklere sahiplerdir.

    Sara kocası öldüğünden beri yapayalnız olan, bütün zamanını televizyon karşısında doldurmaya çalışan yaşlı bir kadındır.

    Harry, bir serseri mayındır. Hayata dair geniş çaplı bir planı yoktur. Günü gününe yetecek kadar para kazanıp aynı zamanda kısa yoldan köşeyi dönme hayalleri kurar.

    Tyrone tıpkı Harry gibi zaman öldüren biridir. İstediği, bir gün başarılı olup annesini memnun etmektir, annesi artık hayatta olmasa da.

    Marion ise güzelliği ve tarzı ile ön plana çıkarılan, ailesiyle sorunlar yaşayan genç bir kadındır.

    Harry, Tyrone ve Marion karakterleri filmdeki ilk sahnelerinden itibaren uyuşturucu kullanırken gösterilir. Sara’nın durumunda ise herhangi bir uyuşturucu madde kullanmadığı halde bağımlı olmaya müsait bir kişiliğin ipuçları verilir.

    Filmin başlangıç noktalarını oluşturan istisnalardan ilki hamilelik sürecidir. Tauber, anneden farklı bir DNA dizilimine sahip olmasından dolayı yabancı olarak algılanan fetüsün saldırıya uğramamasını bir mucize olarak tanımlar. Bunu sosyal hayata uyarladığımızda, sadece hamilelik değil bütün ebeveyn-çocuk ilişkisi boyunca görebiliriz. Sara ve Harry’nin ilişkisi, yaşadıkları bakımından bunun ekstrem bir örneğidir. Kocasının en sevdiği elbiseye sığmak için diyete giren naif bir kadından elektroşok tedavisine giden çöküşü boyunca Sara, Harry’e asla zarar vermez. Sara, Harry’nin bütün sorularına rağmen hiçbir şey yokmuş gibi davranır ve asla ondan yardım istemez. Üstelik fetüsün anneye zarar verdiği bir sürü durum olmasına rağmen, örneğin filmin başında Harry ile tanışmamız annesinin televizyonunu kiralamak için onu dolaba kilitlemesiyle olur.

    Simbiyoz bunlardan diğeridir. Ortak yaşam olarak da çevrilebilecek olan simbiyoz kavramı, her ne kadar birbirlerinden farklı olsalar da yaşamlarına devam etmek için birbirlerine ihtiyaç duyan hücreler anlamına gelir. Tauber bu iki hücrenin birbirine saldırmamasını bağışıklığın bir istisnası olarak görmektedir. Filmde bunun karşılığı Harry ve Marion’ın ilişkisidir. Seyirci olarak ilişkilerini gözlemleyebildiğimiz kadarıyla hayatlarında uyuşturucu hep olmasına rağmen beraber olmayı başarırlar ve birbirlerine iyi gelen enerjileri vardır. Birbirlerinden kopmaya başladıklarında ise gerçek anlamda çöküşleri gerçekleşir.

    Bu istisnalardan sonuncusu hücrenin kendi kendine saldırması durumudur. Bu, filmin ‘‘kış’’ segmentinin başladığı bölüme tekabül eder, yani Requiem For A Dream’i Requiem For A Dream yapan sahnelere. Simbiyoz, anne-çocuk ilişkisi gibi umut veren mucizelerden sonra bu değişim seyircide şok etkisi yaratmaktadır.

    Film ilerledikçe baştaki statik kişilikler yabancı bir durumla karşılaşıp dinamik hale gelirler. Bu durumun ‘‘iyi’’ veya ‘’kötü’’ olması önemli değildir, bağışıklık sistemi yapısı gereği bir şekilde tepki vermek zorundadır.

    Sara, sonunda koltuktan diğer tarafa geçme fırsatı yakalar. En sevdiği yarışma programlarının birinden davet alır.

    Uyuşturucu ticareti sayesinde Harry ve Tyrone’un eline birden köşeyi dönebilecek miktarda yüklü para geçer.

    Marion ise yine bu para sayesinde hayalindeki gibi bir butik açabilecek duruma gelir.

    Ancak benlik karşılaştığı bu fırsatları ve bunların olası sonuçlarını birer tehdit olarak algılar. Karakterleri umutlarını yitirmemek adına normalde asla yapmayacaklarını düşündükleri şeyleri yaparken izleriz; bağlılıklarını devam ettirme, yani benlikleriyle olan ilişkilerini sürdürme uğruna değişim süreçlerinden geçerler. Bu, kendine saldırmaya kadar giden yıkıcı bir değişimdir. Elektroşok tedavisi gören Sara’yı ziyarete gelen arkadaşları, Sara’nın eski haliyle alakası olmadığını ve bir daha da asla olamayacağını fark edip durakta ağlamaya başlarlar, çünkü o kurtulmak uğruna kendi benliğini yok etmiştir. Eroin kullanmaktan iltihaplanan kolu son çare ameliyatla kesilen Harry, hemşirenin ona kız arkadaşını getireceğine söz vermesine rağmen onu dinlemez. Kilometrelerce ötede fuhuş yaptıktan sonra evine dönen Marion ile ortak yaşamlarının bittiğini fark etmesi ile kendi sonu da gelmiştir; gerçekten de bir parçası, bir uzvu kopmuştur.

    Tyrone ise hapishanenin vahşi ortamından yine benliğinden fedakarlık yaparak kurtulmaya çalışır, annesiyle olan bağının onu her zaman korumayacağını bilerek.

    Seyirci olarak filmin sinema tarihine geçmiş son sahnesini defalarca izlememize rağmen zor hazmederiz. Bütün karakterler cenin pozisyonuna geçip bize anne karnındaki zarar görmedikleri huzurlu ortama geri dönmek istediklerini anlatır.

    Aradan geçen yıllara rağmen Requiem For A Dream’i başka bir açıdan izleyip yorumlayabilmenin hâlâ mümkün olduğunu görüp Aronofksy ve Tauber gibi isimlere, birbirinden uzak düşündüğümüz alanların aslında ne kadar yakın olabileceklerini göstermeleri ile bir kez daha hayran oluruz.

    Çağla Demirbaş
  • Bir taşın damarlarına kan vermek için
    Kendimi dünyaya atmam gerekti
    Suyun her damlası şimdi çiçek açıyor
    Toprağın tek bir zerresini bile sürüp ekebilirim şu an
    Sözün tokezlediği yerlerde bütün anlamlarından
    Sıyrılıp, bir nesneye dönüşüyor sözcükler
    Doğayım ben, saçımı ödünç aldı denizler
    Bir yaprakla değiş tokuş ettim yüreğimi
    Çiçekler fışkırdı dişlerimin köklerinden
    Gözlerim dağın yamacında bir buhurdan gibi tütüyor
    Bütün acılarımı toprağa gömdüm şimdi
    Orada bir zeytin ağacı büyüyor
    Yalnızlıktan söz etme ona, anlamaz senin dilinden
    Bir beşik gibi kavuşturmuş dallarını
    Her sabah koynunda güneşi sallıyor