• 100 syf.
    Yüz sayfalık bir kitabı okumak tam üç ayımı almışken üzerine bir şeyler karalamak ve elimden geldiğince anlatmaya çalışmak istiyorum, naçizane. Zira oldukça önemli bir eser benim için. Uzatmadan başlayayım..

    **Spoiler içerir!**

    Romanı anlatmaya başlığından başlamalı elbette. Pedro Paramo belli ki bir adamın adı. Peki niye o ad, diye düşünüp araştırmaya koyuluyorum. Pedro, Katolik dünyada çok yaygın bir isim, İsa’nın en önemli havarilerinden biri. Ancak Pedro taş ya da kaya gibi katı anlamına da geliyor. Bu iki anlamı unutmayalım şimdilik. Ya Paramo? Kurak toprak, çorak arazi, ot bitmeyen toprak gibi anlamları var. Dahası, bir ülkede kültürel bakımdan hiçbir verimin görülmediği dönemlere de paramo deniyormuş. Adamın adı, yani kitabın başlığının, kitabın içeriğine ilişkin belirgin anlamlar yüklediğini görüyoruz okurken.

    Yanlış saymadıysam roman 69 bölümden oluşuyor. Bölümler boşluklarla birbirlerinden ayrılmış, rakam yok. Her bölüm kendi içinde bir bütün ve çoğu da bir sahne. Başka bir deyişle bu roman tiyatro oyunu olarak düşünüldüğünde en aşağı 69 ayrı sahne kurmak gerekir, derim naçizane.

    İlkin, ‘Neden 69 bölüm?’ sorusu takıldı aklıma. Anlatının akışının bölüm sayısını belirlediği teknik açıdan verilebilecek en kolay yanıt. Ancak öyle bir kitap ki, hiçbir bulgu raslantısal değil, ve her satırda bir anlam yüklü kitapta. Bir araştırmacı, orijinal dilindeki romanda Pedro Paramo isminin 69 kez geçtiğini saptamış. Bu da yazarın gizli bir oyun oynadığını düşündürüyor yeniden. Rakamın katolik açılımlarını araştırdığımda 69. Mezmur ile karşılaştım. Özetlemek gerekirse bu bölümde, Hz. Davut düşmanlarıyla çevrili ve güç durumdadır. Tanrı’ya kendisini bataklıktan kurtarması için yakarır. Kendi günahlarını da bilir. Hem bağışlanmak hem de düşmanlarının yenilgiye uğraması için dua eder. Halkının geleceğinin parlak olmasını diler.

    Romanı okuyanların bu bağlantıyı hemencecik kurduğunu düşünüyorum. Pedro Paramo, Hz. Davut’un tam tersidir. Kötüdür, halka zulüm eden de bizzat kendisidir. Tanrı’nın onu bağışlamayacağı kesindir(!). Soyunun geleceği olamaz. Onun için bir taşın parçalanması gibi ölümü kesindir, serttir. Pedro Paramo, Hz. Davut gibi değil, Eski Ahit’te anılan Reis Abilemech gibidir. Erk için yetmiş kardeşinden altmış dokuzunu öldürür. Bir kardeşi canını kurtarabilmiştir. Birazdan açıklayacağım, romandaki üst anlatıcının o olmadığı ne malum(?).. Bir diğer yandan, bu cümlelerle birlikte akıllara, Pedro Paramo’nun babasının öcünü aldığı sahne gelmesin mi?

    Romanın içeriğine giriş yapacak olursam, ilk söylenmesi gereken anlatının türü ve teması olmalı. Çizgisel bir anlatı değil Pedro Paramo. Başka bir deyişle olaylar zamandizinsel bir düzen içinde anlatılmıyor. Bir şimdiki zaman görülüyor elbette ama sonra geçmişin değişik tabakalarına dönüşler yapılıyor. Soruların hepsine yanıt aramak pek doğru gelmiyor. Çünkü fantastik bir anlatı. Büyülü gerçekliğin başlangıcı sayılması da bu yüzden. Masalsı bir dünya. Okurken, gerçek, düşlem, gerçekdışı birbirine karışıyor bölümler arasında. Bununla birlikte gerçekdışı temaların bile oldukça gerçekçi aktarıldığını ifade etmekte bir beis duymuyorum.

    Roman geçmişte son buluyor. Sonuçlanıyor, diyemem. Şimdiki zamanın ucu açık kalıyor(?). Ya da ben yakalayacak yetkinlikte bir okur değilim. Bilmiyorum. Gerçekten zor kitap. Romandaki zaman dillimlerini açıklamadan geçmek istemiyorum. Şimdiki zamanla birlikte geçmişin farklı tabakalarına dönüşlerin olduğunu söylemiştim. Biraz daha açayım, müsaadenizle.

    Şimdiki zamanlı bölüm sayısı 25 kadar; 1, 2, 3, 4, 5, 9, 11, 17, 24, 25, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 38, 41, 42, 52, 55 ve 63.

    36. bölüme kadar anlatıcı ‘ben’, yani romanın başkişilerinden Juan Preciado, başından geçenleri di’li geçmiş zaman olarak anlatıyor. Kime anlattığı belli değil. Daha sonraki bölümler Juan’ın özellikle Dorotea ile konuşmaları halinde. Juan, Comola’ya geldikten iki gece sonra ölür ve ‘ben’ anlatısı biter. Anlatının ilk zamanı Juan ile Dorotea’nın birlikte gömüldükleri mezardaki konuşmalarıyla sürer. Komşu mezarda ise Susana yatmaktadır. Juan Comola’ya vardığı andan başlayarak, köyde geçmişte olanları öğrenmeye koyulur. Juan, Susana’nın kendi kendine konuşmalarından Susana ölünceye dek neler olmuş, onları da öğrenir. Gömüt paydaşı Dorotea kendisinin de ait olduğu geçmişi zaten bilmektedir. Susana’nın ölümünü görmüştür. Ancak daha sonra ne kadar yaşamış, neler görmüş, öğrenemeyiz (ya da ben kaçırdım)..Juan’ın da Dorotea’dan sonrasına ilişkin neler dinlediğini roman bize söylemez. Neden, diye soracak olursanız, ‘’Susana’dan sonra şimdiki zaman olabilir mi?’’ sorusu gelir akla, yanıt olarak. Susana ile birlikte gerçek hayat sönmüştür. Geriye kalan Juan’ı da kapan ölümdür.

    Genel olarak bakıldığında, romanda iki anlatıcı var(?). Birincisi Juan, ikincisi de Juan’ın anlatmadığı bölümleri aktaran üçüncü tekil ya da anonim bir anlatıcı. Bölümlerin çoğu anlatılmaktan çok okurun konuşmalara tanıklık edilmesi yönünde. Anonim anlatıcının bunları not ederek bize aktardığını da düşünebiliriz. Bu anlatıcı henüz ikinci bölümde de şöyle bir görünmüştü. Buna dayanarak da, ikinci, yani anonim anlatıcının üst anlatıcı olduğunu, Juan’ın başından geçenleri de onun dinleyip bize aktardığını da düşünebiliriz. Aynı anlatıcı Pedro Paramo’nın Susana’nın iç dünyasına hiçbir zaman ulaşamayacağını söyleyerek de her şeyi bilenin o olduğunu belli eder. Böylelikle ikinci anlatıcıyı, asıl, üst anlatıcı olarak görüyorum.

    Geçmişe dönüşler ise zaman dilimleri biraz daha karışık. Kısaca sıralamak gerekirse; ilk geçmiş zaman dilimi olarak, Pedro Paramo’nun ilk gençliğinden Dolores ile evlenmesi ve reisleşmesine değin uzanan dönemi kapsayan, 6, 7, 8, 10, 12, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 36 ve (‘ben’ anlatısı olmaması nedeni ile buraya ait sayarsak) 27. bölümlerden oluşur.

    İkinci dilim; Pedro’nun sevgili oğlu Miguel’ın ölüm dönemidir. 13, 14, 15, 16, 37, 39 ve 40. bölümler.

    Üçüncü dilim; Susana’nın Pedro’ya gelmesinden sonraki dönemi kapsar. 43, 44, 45, 46, 47, 48, 50, 51, 53, 54, 57 ve 58. bölümler. Burada 49. bölüm Susana’nın geçmişinden bir sahneye götürdüğü için buraya ekliyorum.

    Dördüncü dilim; Susana’nın ve Pedro’nun ölümleri arasındaki dönem olarak 66, 67, 68 ve 69. Bölümler.Yani benim çıkarımlarım bu yönde.

    Böylece anlatıda beş farklı zaman dilimi saptamış oldum ve anlatı bu zamanlar arasında geçilen zikzaklarla ayrıntıları buluşturuyor. Sorular ortaya atıp yanıtını bulduruyor. Romanın içinde her ayrıntının bir karşılığı var. (Örnek vermek gerekirse; henüz ikinci bölümde, katırcı, Juan’a Pedro Paramo’nun öldüğünü söylemeden hemen önce ‘’Cehenneme kadar yolun var.’’ Gibi bir cümle kullanıyor ve daha sonra bu söylediğini herhangi bir şekilde açıklamıyor. Yorumu okura bırakılmış. Tahminince, o sıra yanlarından geçen koridor kuşu için etmiş bu lafı. Anlatıcımız dünyanın yerde en hızlı koşan kuşunu görememiştir burada. Romanda, bana kalırsa hiçbir ayrıntı vazgeçilebilir ya da rastgele olmayacak. Koridor kuşunu bir çizgi filimden biliriz. Hani tilki, çakal gibi bir hayvan sürekli küçük bir devekuşuna benzeyen kanatlıyı yakalamaya çalışır ya! Kovalayanı çakal kaçanı da bip bip diye hatırlarız. O film işte. Biz kahkahadan kırılırdık belki izlerken ama bu hayvanların Meksika mitologyasında anlamları olduğunu bulguladım. Kovalayan hayvan Meksika’ya özgüdür, kurt köpek familyasından koyote’dir. Kaçan kuş ise correcaminos, Türkçesiyle koridor kuşudur, koşan kuş. Koyote bir yakalasa kuşu, oracıkta alıverecek canını. Romanda ise, ölümün, yazgının insanı kovalamasının alegorisi gibi görülür bu kovalamaca. Anlatıcıyı kovalayan, henüz ayrımına varamadığı bir yazgı mı vardır, diye düşünmedim değil daha buralarda iken. Ne ilgisi var, diye düşünebilirsiniz. Şahsi çıkarımım. Saçmalık da olabilir, her neyse..) Yeterince anlayamadığım 27. bölüm dışında romanın altı boş olan hiçbir bölümü yok, diyebilirim.

    Neden böyle bir yol seçtiği yönünde bir fikrim yok ama eğer roman zamandizinsel ya da çizgisel bir anlatıda olsaydı, Pedro Paramo bence aynı güzel tadı vermez, gereksiz tatsız olabilirdi. Yukarıda belirttiğim sıralamaya göre okuduğum zaman gerçekten de romanın bir nebze sıradanlaştığını söylemeliyim. Üstelik anlatımın değişik zamanlardan ve açılardan yapılması konunun daha iyi irdelenmesini, didik didik edilmesini sağladı benim için. Bunu yaparken de yazar ayrıntılı betimlemelerde, anlatmalarda yitip gitmiyor. Anlattığı olayları, yaratıığı kişilikleri sürekli açıklama gereksinimi duyan romancılardan değil. Juan Rulfo’nun çok tutumlu bir dili, yalın bir biçemi var. Diri bir anlatım. Okurda yaratmak istediği etkiye göre bazen düzden, bazen de dolaylı veriyor olayları. Okuma eyleminin canlı olmasını istiyor. Bunun için de okurun merakını hep canlı tutuyor. Zikzaklı anlatım da okuru bu kitaba daha çok bağlıyor, bence. Gabriel Marquez’in bu kitaptan ve Rulfo’dan nasıl etkilendiğini biliyoruz. Nitekim kendisi de Pedro Paramo’nun parçalarının zamanlarını saptırıp onları sıkı bir zamandizinsel sıraya dizdiğini ve ortaya çıkanın farklı bir kitap olduğunu, anlatının gevşek ve yavan kaldığını söylüyor, Juan Rulfo’ya ithafen yazdığı mektupta.

    Elbette romanın konusunu zamandizinsel, çizgisel olarak da düşünebiliriz. Kitaptaki bulgulardan yola çıkarak giderek belirli tarihlere oturtabiliriz.

    Kırk üçüncü bölümde Dorotea, Pedro Paramo’nun ölümünden kısa bir süre önce Los Cristeros savaşlarının başladığını söylüyor. Söz konusu savaşlar 1926-1929 yılları arasında yaşamıştır. Demek ki Pedro, 1926 ile 1928 arasında bir günde ölmüştür. Susana’nın ölümü içinse 1917’de sonuçlanan yedi yıllık Meksika Devrimi savaşlarının son yıllarından birisinin 8 Aralık tarihinden söz edebiliriz. Fausta ve Angeles’in mır mır sohbetlerinden Susana’nın ömrünün son üç yılını Pedro’nun yanında geçirmiş olduğunu çıkarabiliriz. Pedro, anımsayalım, Susana’ya otuz yıl sonra kavuştuğunu söylüyordu. Dolayısıyla Pedro’nun Susana’dan ayrıldığı dönem 1915-1917’den otuz yıl öncesine, yani 1885’lere denk düşüyor. O dönemde Pedro Susana’ya aşık bir genç, yani on beş ile yirmi yaş arasındaydı. Demek ki Pedro Paramo 1865 – 1870 yılları arasında doğmuş olmalı. Bunca hesabı, Pedro Paramo karakterini daha iyi yorumlayabilmek adına dönemin siyasi şartlarını ve yönetim politikasını öğrenmek için yaptım tabii. Çok uzatmadan kısaca değinmek gerekir..

    Bu yıllarda Meksika, kısa süreli Fransa işgalinden ve Fransa’nın getirdiği İmparator Maksimilyen’den kurtulur. İşgal öncesi ve sonrasının Cumhurbaşkanı, büyük reformcu Benito Suarez, Meksika’nın modernleşmesine büyük katkı yapmıştır. Ancak Meksika 1877’den başlayarak Porfuria Diaz’ın yönetimine girmiştir. Bu dönemlerde Diaz art arda seçilmeyi beceren bir aydınlanmış despot görüntüsü çizer. Ülkenin sanayileşmesinde, güzel sanatların gelişmesinde, eğitim kurumlarının açılmasında önemli hizmetleri olur. Bizi ilgilendiren yanı ise, Diaz, bunlarla birlikte sosyal adalet ilkesini göz ardı eder. Onun döneminde gelir dağılımındaki eşitsizlik artar. Özellikle köylülerin koşulları gittikçe kötüleşir. 1894 yılında kamuya ait toprakların ucuza satılması yönünde bir yasa çıkarır. Satın almaya sınır koymamıştır bu yasa ve zengini daha zengin yapar. Pedro Paramo’nun da bu dönemlerde palazlandığını görüyoruz. O da yerel bir reis konumunda olur. Yönettiği topraklarda mutlak egemendir. Her türlü hile ve şere başvurarak, insansal değerleri hiçe sayarak,karşısındakini sindirmek için cana kıymaktan bile çekinmeyerek reislik konumuna gelir. Ancak burada sorulması gereken soru, o topraklardaki insanların buna nasıl izin verdikleridir. Romanda, bu insanların pek azının Pedro’ya karşı çıktığını gördüm. Çoğunluk ise Pedro’nun reisliğini kolayca içselleştirir. İnsan doğasında bazı karanlık yönler bulunur. Bazı koşullarda belirli bir şef, diktatör ya da reisin peşine kolayca takılabilirler. Onsuz yaşayamaz olurlar. Sempati, empati kavramlarını sıkça kullanırız ancak burada iyi bellememiz gereken bir kavram daha mevcut; apati. İnsanın çevreye patolojik ilgisizliği demek. Reisçilik ortamında insanın ruhunu apati sarar. Sorunları görmez, geleceği düşünemez, eleştirilere kulak vermezler. (Pis pis sırıtıyorsunuz değil mi, günümüzü düşünerek? Hayır, o konuya girmeyeceğim.)

    Romanda, bir reisin yönetiminde, toplumun, insanların, insanlığın ne hale gelebileceği anlatılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında romanın güçlü bir siyasi boyutu olduğu çıkarımına ulaşmak işten bile değil. Latin Amerika tarihinde çok görülen, ancak yalnızca Latin Amerika ile sınırlı olmayan tek adam yönetiminin yergisidir Pedro Paramo. Tek adamın egosu uçsuz bucaksız olduğu, kendini dünyaya özdeş gördüğü, dünyanın onsuz yapamayacağını düşündüğü için, tutkuları sınır tanımaz. Herkes, her şey onun güdümüne girsin, her beden, her ruh onun bir parçası olsun ister. Ancak reis de bir insandır. Ne kadar bastırsa, geriye itse de bir insan doğası taşımaktadır. O da sevmek ve sevilmek ister. Yaşadığı hayatın gerçek hayat olmadığını için için bilir ve gerçek hayata karşı konulmaz bir özlem duyar.

    Pedro Paramo’nun Susana’da özlediği tam da budur, zannımca. Ancak reis ya, özlemini gidermesi, Susana’yı her ne pahasına olursa olsun yanına getirmek biçiminde olacaktır. Böylece Susana’yı ele geçirdiğini sanır. Ancak, kısa sürede Susana’nın ruhuna, iç dünyasına hiç ulaşamadığını anlar. Susana’ya ulaşamadığı sürece özlemini duyduğu mutluluğa da ulaşamayacağını bilir. Susana’sız hayat gerçek hayat olmayacağına göre, reis insanca yaşamaya hasret gidecektir. Bunu bilmek korkunç bir bilinçtir. Bu şekilde yaşamak, Pedro için yalnızca Susana’ya da değil genel olarak insanca yaşamaya ve Meksika’nın ruhuna dauzak kalmak anlamına gelir. Bir reisin Meksika’nın ruhunda yeri olmamalıdır. Toplumun reisleşmesi yalnızca insanca değerlere, insanca yaşamaya değil, kendi özüne, kimliğine de yabancılaşmasının sonucudur. Reisleşen toplumların sonu hüsrandır. Yerel ve ulusal düzeyde çeşitli reis deneyimlerini yaşamış Meksika’dan yükselen son derece evrensel bir iletidir Pedro Paramo.

    Böylesi bir romanı okumak, başta söylediğim gibi üç ayımı almış olsa da bu kitap ile ilgilenmekten, üzerine düşünmekten, birçok gece onunla birlikte uyumaktan, bazı çözümlemeler için -tabiri caizse- kafa patlatmaktan inanılmaz keyif aldığımı vurgulamam gerekir. Gerçekten zor. Okuyup geçmek değil de satır satır irdelenmesi gereken bir eser. Bahsettiğim tüm bu şeylerle birlikte zaten oldukça önemli bir anlatı iken, bir de benim için çok özel bir yere sahip olan sevgili Diotima tarafından hediye edilmiş olması kitabın önemli katbekat arttırıyor. İyi ki hediye ettin ve tanıştırdın Rulfo ile, iyi ki varsın. Tavsiyelerinin devamını beklerim. :))

    İyi okumalar olsun..
  • 313 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    “Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey değildirler.”
    - Isidore Ducasse/Lautreamont


    “Şiir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir.” der Mahmud Derviş...Bu sözün- daha önceki bir incelemeye başlangıç olarak kullansam da -tam olarak bu esere layık olduğunu düşünüyorum artık ama tek farkla; Maldoror’un Şarkıları...yok edebilir isterse bir uçağı...


    Şimdi ben, burada, dünyanın şahsi merkezinde dururken, hadsiz denemelerin bir esiri ve bazı zamanlar efendisiyken, ellerim yine cüretkar ve endişeli. Ellerime bulanmış kanı temizlemeye çabaladığım her gün güneş tekrar ve tekrar bütün kızıllığıyla doğdu. Kapladığım boşluğu sorguluyorken ve bebek mavisi sabahların herkesin üstüne doğuşu dünyaya iyiliği emrederken, ben sadece içimdeki karanlıkta boğuldum. Dünyada aradığımı kendimde buldum. Bundandır çabalarım, bundandır kazanamayacağım savaşa kalkışmam ve yine bundandır yazdıklarımın her kişide aynı etkiyi yapmaması...kimileri açtığım savaşın Tanrı’ya olduğunu düşünücek, kimileri Tanrı’yı kötülemekten bir an olsun vazgeçmediğimi, kimileri kendimi beğenmişliğin denizinde batıp çıkmamı gereksiz bulacak...ancak biliyorum kendimi.. bütün çabam budur; sefilliğin, kötülüğün hüküm sürdüğü topraklarda onların alenen yapmaya cesaret edemediği ama gizli gizli yaptığı şeyleri söyleme cesaretine sahip olarak geçicem her birinin üstünden..ve bir umut bekleyeceğim aralarından çıkar belki beni anlayan ve dinleyen.
    ***


    Öncelikle çorak arazilerde savrulup duruşları anlatmak icap eder...bir oraya bir buraya alan, ne dediğini kendisi bilen, okuyanı çoğu zaman bilmeyen- kendi adıma döner burada dilim, yazar parmaklarım-, sürrealizmin İncili kabul edilen bir eser, anlayabildiğim kısımlarıyla tümevarım yaparak “Adını Şaheser Koydum” listeme ön sıralardan intikal eder...Zdzislaw Bekinski’nin resimlerinin yazıya yansıması ya da -bu daha doğru- Bekinski ‘nin resimleri onun şarkılarının yansıması...İkisi de sürrealizmin uçları...

    Andre Gide’nin “okuduktan sonra kendi yazdıklarından utandığını”, Louis Aragon’un “biraz tadına bakınca diğer şiirlerin yavanlaştığını” söylediği bir kalemden bahsediyoruz burada. Bu şahısların söylemlerine yer verdim çünkü, kendi sıfatsızlığımın yazarı boş övgülere tuttuğunu düşünmenizi istemem...

    “On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” diyerek açılışı yapar Lautreamont. Sonrasında ise eserin içinde gezinecek yolcu için uyarıda bulunur, kitabın zehirli olduğunu ve zehirin size bulaşacağını bildirir...Yolunuzu kaybetmemeniz için sizi üst bir dikkate çağırır ki yazdıklarının dehlizlerinde yanlış, sapkın düşüncelere kapılmayasınız ancak bu söylendiği kadar kolay olmayacaktır, gerçekten sizi çok zorlayabilir...

    İçinde barınan kötülükten, kötülüğün hüküm sürdüğü çorak arazilerden, bu kötülüğü dünyaya salan tanrıya* karşı savaşa girer...kötülük ve iğrençliğin bütün kitapta bir an olsun eksilmediğini belirtmek şarttır. Ama sonrasında şöyle bir kesit sunulur bize kitabın son kısınlarında( bu kısımları bir spoiler olarak düşünmeyin..çünkü birisi bana kitabı okumaya sondan başlamamı söyleseydi eğer, çoğu imgelem ve betimleme daha net olurdu. O yüzden haddim olmadan, size kitabın okunmasında yarar sunacağını düşündüğüm kısımları dile getirdim inceleme içerisinde.);

    “ Sözsüz bir anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre birincisi kendine hasta adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran şairdir! Zorla değişti roller.”

    Toplumun ne kadar bozulduğunu,insanlığın giderek umutsuz duruma düştüğünü, kötülükler ve marazların içinde bir bataklıkta olduğunu, şiirin yanlış eller tarafından yazıldığını ve artık hasta bakıcının hasta konumuna düştüğünü bu cümlelerden başkası nasıl daha iyi tarif edebilirdi ki...Üstüne vazifemiymiş gibi bu ithamlar nereden çıkıyor derseniz?

    “...zeka eğer gelenek, doğa ve eğitimin ağırlıklarıyla kendisini kısmen bunaltmalarına yardımcı olan yanlışlara karşı yeterince üstün gelirse iyidir.” cümlesinin bir yansıması olarak alır eline kalemi,sessiz kalmaz artık...Toplumun çoğunluğunun benimsediği o kötülükler kimse ses çıkarmıyor diye ne kadar başkaları tarafından iyi olarak nitelendirilebilir ki? O da sesini yükseltmiş ve Rimbaud, Mallarme ile şiire yön vermiştir... Bu yön verişle kalmayıp, içinde bulunduğu dönemin tüm kötülüklerini insanların yüzüne kendisinin hisleriymiş gibi vurmuştur... gerçekten “-miş gibi” mi yoksa gerçekten kendi hisleri mi karar okuyanların, ben sadece bende uyandırdığı hisleri düşünerek yazıyorum tüm incelemeyi...


    Şarkılarda ilerledikçe yazarın değiştiğini, kalemin ve hitabetin değişmesinden fark edebiliyorsunuz... Her şarkı sanki farklı bir benlikle yazılmış gibi.. İnsanların içsel dönüşlerini, kişiliklerinin tutarsızlıklarını yazarın kaleme indirgeyebilmesi ve size bunu aktarabilmesi...her bir şarkı içeriği, derinliği bakımından farklı ama bir bütün olarak aynı... kendisi de itiraf etmekten kaçınmamış şarkılarını oluştururken yazdığı değişimi...”Nicedir benzemiyorum artık kendime” Trevanian’ın söylediği gibi usta kalemler aynı zamanda usta oyuncular olmak zorundadır... Bu kişisel bir değişimin kaleme yansıması mı yoksa eleştirdiği toplumun kendi gerçeğini görebilmesi adına bu role mi bürünmüş, karar vermek zor. Belki de zaten içinde olan kötünün -topluma madem siz kendinizi saklıyorsunuz ben kendimi ilan edeyim diyerek- bir serzenişidir... Okunan şarkılarla yazarın kötülüğün prensi rolüne büründüğünü çok rahatça fark ediyorsunuz...

    Kötülüğün iyiliğe açtığı savaşın kötülük tarafının lideriymişçesine davranarak, bütün dünyadaki iğrençlikler tek vücutta- kendisinde- toplanmış gibi kaleme alır her şeyi..kimi zaman iyi taraflarının küçük yansımaları çıkar karşımıza cümlelerde ama tüm kitaba oranlandığında bunları konuşmaya gerek bile yoktur.. Kötünün içinde iyi, iyinin içinde kötü felsefesinin kurmuş olduğunu sandığımız dengeyi yok edermişçesine kötüyü ortaya çıkartmaya çalışır... Ancak küçük nüanslar onun içinde bir kırpıntının - belki bir umudun- hala olduğunu göstermek istemişçesine oraya koyulmuştur... Ama öylesine büyülenmiştir ki öncesinde maruz kalınan cümlelerle bilinç ve gözler, bunu görebilmek her sayfada dahada zorlaşır...Yapmaya çalıştığı şeyin bilinçli yapıldığını düşünmek istiyorum kendi adıma çünkü, henüz 22 yaşında bir genç adamın kaleme aldığı bu eserin her cümlesi bir zekanın ürünü, tesadüf ya da raslantısallıklardan çok uzakta...Gelelim o ince iyiliği göremeyişimize....Nedeni zaten alenen ortada değil mi? Alışkınızdır hale etkisinin köleliğine... iki güzel sözle, iki güzel hareketle karşımızdakinin iyi olduğunu inanmaya şartlanmışızdır ya da tam tersi... ama gerçekten de böyle mi? Kim bütünüyle iyi, kim bütünüyle kötü ki? İçimizde beslediğimiz tarafa göre oluşmuyor mu tüm benliğimiz? Bir tarafı çok besledik diye diğer taraf ölmüş mü oluyor... ben buna inanmıyorum...bir insan hem iyi hem kötü olabilir...zira bu da insanın en basit en öznel ama bir türlü kendimize kabul ettiremediğimiz tarafı... bizi biz yapan iyiliklerimizin ve kötülüklerimizin harmonisi değil mi? “Yalan söylemek kötüdür.” O halde iyi insanlar yalan söylemez tarzı yaptığımız tüm genellemeler boş laf olmaz mı? Doya doya insanlığın keyfini çıkartmak varken insanları küçük zindanlara sokmak neden? “ doğmuş olmaktan daha büyük bir lütuf tanımıyorum” diyemez miyiz biz de? Sanırım bütün düşüncelerimiz insanın özünü kavrayamamamızdan...en kötü özelliklerine rağmen birisini sevebilmek nedir bilmeyenlerdeniz, ya da kötünün iyiliği- iyinin de kötülüğü aynı anda içinde barındırabileceğini kabullenemiyoruz..

    Aslına bakarsak Lautreamont’un şarkıları, iğrençliğin yazıya dökülmüş halinden çok,insanlığın tarifidir...öyle odaklanmışız ki başkalarının marazlarına kendimizdekileri görememekteyiz...cehennemin dumanı üstünde tüterken cennetin yolunu gözlemekte, hiçbir kusuru kendimizde görmeden ilerlemekteyiz...Ve bir şairin bize kendimizi gösterme denemesini bile görmezden gelmekte, gördüğümüzde de tüm pisliği şaire yüklemekteyiz...başkalarının marazlarına odaklanmış kişiliklerimiz dönüpte bakamaz kendi pisliğimize o halde bir şair bunu göstermek için çabalayıp harekete geçmekte...artık vazgeçelim insanların cehennemlik mi cennetlik mi olduğunun kararını vermekten...her ne kadar herkes en iyisini kendisine biçse de kimse merak etmemeli çünkü “bilir tabut gideceği yeri.”
  • 332 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Serinin ikinci kitabıyla geldim. Heyecanın giderek arttığı, Claire Danvers ve arkadaşlarının yeni maceralarına konuk oluyoruz.
    Dikkat SPOİLER bulunur!!


    İlk kitap Shane Collins’in psikopat babasının motorcu çetesiyle birlikte ortaya çıkıp büyük bir kaos yaratmasıyla bitmişti.
    Ve ikinci kitap kaldı yerden aynı hızla devam ediyor..
    Shane’in geçmişini ve ailesi hakkındaki gerçekleri öğreniyoruz
    Babası ve arkadaşları arasında kalan Shane’in yanlış yola sapacağı konusunda endişelerim vardı. Bir yandan arkadaşlarının hayatını kurtarmak isterken diğer yandan da psikopat babasının kaybetmemek için çabalayan Shane’i, Claire ve arkadaşları yalnız bırakmadı ve bazı önemli karalar alıp geri dönülmez yola girdiler.
    Kitap yine tüm akıcılığıyla ve aksiyonun, heyecanın giderek artmasıyla bir solukta bitti; şimdi üçüncüsüne başlayacağım ara vermeden.
  • 412 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var.

    Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi -

    Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir.

    Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz.


    ORTA DÜNYA NEDİR?
    Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?"

    İşte İki Kule ismi buradan geliyor.

    Sauron ve Barad-dûr
    ile
    Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu;

    Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü.

    Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı.

    Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu.

    Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741

    Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor.

    Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir.

    #38687892

    Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor.

    Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.


    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :((


    Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))


    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı.

    Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte.

    #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı.

    Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.

    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.

    #38836904

    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar.


    Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü."

    şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir.

    Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.

    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti.

    Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu.

    Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :(

    Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar?

    Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar.

    Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu.

    Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.

    Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler.

    Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha.

    Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar.

    Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(

    Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı.

    Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için.

    Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.

    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı.

    Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu.

    Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı.

    Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı.

    Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"

    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."

    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"

    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''

    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."

    Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.

    Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.
  • 686 syf.
    ·10 günde·9/10
    “Brandenburg Kapısı Almanya'nın Berlin şehrinin ana sembollerinden biridir. Hemen kuzeyinde Reichstag bulunur. Soğuk Savaş boyunca, Reichstag Batı Berlin'de, Brandenburger Kapısı Doğu Berlin'de bulunmuştur. Kapı 1788-1791 yılları arasında yapılmıştır.”
    *Vikipedi


    Tarihi kurgu, komplo teorisi severler beri gelsin!

    Özellikle Avrupa’da ve dünya genelinde milliyetçiliğin son yıllarda yükselişe geçtiği dikkatinizi çekmiştir. Kimse ülkesinde göçmen, mülteci istemiyor, biraz daha ileri gidip göçmenlere yönelik çirkin saldırılarda bulunanları hemen hepiniz izlemişsinizdir.

    2.Dünya savaşından sonra toparlanma sürecine geçen Almanya vasıflı işçi sıkıntısı çektiği için bir çok ülkeden işçi göçü almıştır. Almanya nüfusunun yaklaşık %7’si göçmendir, bu oran 2.Dünya savaşında Almanya’da bulunan yahudi sayısından daha fazla ve bu göçmenlerin çoğu yoksulluk sınırında yer alıyor. Kendi ülkesindeki, çoğunlukla geçim sıkıntısından buralara göç etmiş binlerce insan kıt kanaat bu ülke kurallara uyum sağlamaya kendilerine ayrılan gettolarda hayatlarını sürdürmeye çabalamaktadır.

    **Yazının bu kısmından sonrası spoiler içerir.**

    Konumuz, dünya tarihine adını diktatörler listesinin en üstüne yazdıran Adolf Hitler! Adolf Hitler’in üvey ablasının kızıyla olan ilişkisini biliyor muydunuz? Bu konuda bir çok spekülasyon olmasına rağmen ilişiklerinin olduğu bir çok kaynakta doğrulanıyor. Geli Raubal, kendisinden yaklaşık 20 yaş büyük dayısına aşık oluyor. Bu seçim çalışmaları sırasında Almanya’nın yönetimini ele almaya hazırlanan Hitler’in başına dert açacağı farkedildiğinde Geli Raubal, Hitler’in evinde intihar etmiş olarak bulunuyor. Kimi kaynaklar bunu Himmler’in yaptırdığını yazıyor, kimi kaynaklar Geli’nin, Eva Braun sebebiyle ruhsal bunalımda olduğunu intihar etmiş olabileceğini yazıyor. Cenazesi Viyana Merkez mezarlığına gömülüyor. 1951 yılında nereden geldiği hala bilinmeyen bir kararla Viyana merkez mezarlığı ve çevresindeki bütün mezarlar yok ediliyor. Geli’nin cenazesine otopsi yapılmasına izin verilmediği için, mezarlık yerle bir edildikten sonra kemiklerine de ulaşılamıyor. Bunların dışında bir iddia var ki, Geli’nin Hitler’in çocuğunu doğurduğu yönünde. Elbette bunların hepsi komplo teorisi olabilir fakat bu konuya o dönemde yazılarında değinen herkes şiddet sonucu öldürülmüş tarihçilerden, gazetecilere kadar. Ve bu olaydan tam bir ay sonra, henüz Hitler iktidara gelmeden evvel en yakın arkadaşlarından fanatik bir Nazi olan Erhard Johann Sebastian Schmeltz ablası ile ortadan kayboluyor. 17 yıl sonra yani savaş bittikten iki yıl sonra Amerika’lı yetkililerin Nazi altınlarının Güney Amerika’ya taşınmasını araştırmaları sırasında bir SS subayının yazdığı bir mektupta Paraguay’ın başkentinin kuzeyinde ıssız bir bölgede savaş öncesi tanıdığı bir arkadaşının ablasını ve yanında 17 yaşlarında esmer bir gencin bulunduğunu yazdığını tespit ediyor, yani Hitler’in oğlu olduğu düşünelen genç.

    Kitap bu verdiğim bilgiler çerçevesinde kurgulanmış. Paraguay’dan İngiltere’ye, İtalya’dan Almanya’ya baş döndürücü bir kurgusu var. Glenn Meade’in okuduğum 4. kitabı. Bu kitapta yer yer çok sıkıldım, kurgu gereksiz uzatılmış gibi hissettiğim çok oldu. Fakat sonunu iyi bağladığı için 9 puan verdim.

    Dünya üzerinde insanın insana tahammülü olmadığı sürece bu kurgunun gerçek olması içten bile değil, adı Hitler olmazda Merkel olur farketmez. Yaşadığım dünyaya dönüp baktığımda hiç bir ülkenin geçmişinden ders çıkarmadığını görüyorum. Bunca yıl kandan beslenen ülkelerin daha fazla ileri gitmemesini diliyorum ama sanmıyorum. Türümün sonunu getireceği güne yaklaşmakta olduğumuzun farkındayım. Geri sayım devam ediyor..
  • 304 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Dikkat spoiler içerir.
    Matematik profesörü Emin Köklü karısı Akın ile konuşurken yeni bir cinayet çözeceğini söyler. Karısı da iddi olarak sinema aktris Aysel Aslan'ın kocası Ateş Altındal cinayetini söyler. Katil hala bulunamamıştır. Polis teşkilatındaki dostu Haydar Bilir dosyayı rafa kaldırmak üzeredir. Emin bey soruşturmaya girişir ve Ruşen Kaya adında birine ulaşır ama bu adam da ölü bulunur. Karısı bir köye gitmiş ve Gokhan adında biri ile eve dönmüştür. Emin bey bu Gökhan'dan şüphelenir ama elinde delil yoktur. Zamanında Aysel'e şantaj yapan Tarık adında bir adam olduğunu düşünür. Bu arada bir theorem geliştirir. Katil Gökhan'dır ve cinayetlerin sebebi santajdır. Bu arada karısı Gokhan ile ortadan kaybolur. Haydar Bilir haftalar sonra yanına gelir ve kendi teorisini anlatır. Katil Aysel'dir ve eski şaşalı hayatına dönmek için bu cinayetleri işlemiş ve azmettirmiştir. Acaba hangi teori doğrudur? Akın kocası Emin Bey'e dönecek midir? Gökhan gerçekten Tarık mıdır? Tarık'ın başına ne gelecektir? Keyifle bir solukta okunan bir roman.
  • 224 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Herkese merhabalar. Öncelikle incelememe başlamadan belirtmek istediğim bazı şeyler var. Uzun zamandır burayı sadece arşiv olarak kullanıyorum. Yazdığım incelemeleri ve paylaştığım alıntıları burası için, okunulsun ya da beğenilsin diye yapmıyorum. Çokça zaman geçince insan okuduklarını unutabiliyor. Hatırlamak isteyebiliyor. Geri dönüp baktığımda okuduğum kitapları hatırlamak istiyorum. Bu nedenle şimdi yazacağım kitapta çokça spoiler olabilir. Olur da bu incelemem karşınıza çıkar, okumak isterseniz bundan haberiniz olsun :)



    Halide Edib'i Halide Edib yaptığı söylenen eserlerinden biri de Handan. Halide Edib okumamıştım daha önce. İlk defa okuyorum ve Handan tanışma kitabımız oldu. Dediğim gibi Halide Edib'i tanımıyordum. Filmlerde, dizilerde Halide Edib'i canlandıran karakterlerden vs yola çıkarak Halide Edib'in tutucu bir Anadolu kadını olduğunu sanıyordum. Aslında tam olarak öyle değilmiş. Handan benim bu konuda yeniden fikir sahibi olmamı sağladı.

    Bu kitabın adı her ne kadar Handan ise, o kadar da Refik Cemal, o kadar da Neriman. Neriman Cemal Bey'in yeğeni ve Handan da Cemal Bey'in üvey kızı. Kitapta Handan'ı Neriman'ın yeğeni olarak tanıtıyor fakat aslında kuzeni oluyor. Refik Cemal de Neriman'ın kocası. Refik Cemal'in arkadaşı Server, Handan'ın kocası Hüsnü Paşa ve bir de Doktor Şe var. Kitap bu karakterlerin mektuplaşmalarından, mektuplarından oluşuyor. Zaman olarak 1900'lerin başı, Abdülhamid'in dönemine tekabül ediyor. Zaman yavaş ilerleyen fakat çok harcayan bir zaman. Mekan gizlenmemiştir. Londra, Paris, İstanbul ve İtalya'da geçer. Aşırıya kaçmadan betimlemelere yer verilmiştir mekanlarla ilgili.

    Bu kitap hakkında bir aşk dörtgeni desem yanlış olmaz diye düşünüyorum... Handan kitabın başlarında yurtdışındadır. Neriman ve Refik Cemal evlenirken yurtdışından müdahalelerde bulunur. Gelinlik ve eşya seçimlerine kadar karışır. Ailede sözü geçen bir kadındır. Neriman, Handan'a tarifsiz duygularla bağlılık ve sevgi duyar. Refik Cemal bundan epey rahatsız olur. Neriman'ı çok seviyordur ve bu sebepten Handan'ı içten içe kıskanır. Neriman çok güzel Handan ise güzel olmayıp da albenisi olan kadınlardandır. Neriman ile Refik Cemal evlendiği sırada, Handan Hüsnü Paşa adlı bir zengin koca ile evlidir. Öncesinde ise(ki bu sonraları ortaya çıkar) Handan'ın Nazım adında bir hocası vardır ve Handan'a aşık olur. Handan da ona karşı boş değildir. Fakat Nazım adı gibi kavgada, sokakta, İsyanda olan, emelleri olan devrim yanlısı bir adam. Handan'ı da bu uğurda sevilebilecek tek kadın olarak görür. Lakin Handan bunu kabullenemez. Onu kendisi olduğu için sevmediğini düşünür. En sonunda Hüsnü Paşa ile evlendiğinde Nazım hapishanededir. Ve Handan'a bir mektup yazar, kendini asarak intihar eder.

    Refik Cemal sosyoloji, siyaset, toplumsal konular hakkında donanımlı bir adamdır. Okumayı ve tartışmayı sever. Karısı Neriman ise onunla tamamen zıttır bu konuda. Refik Cemal ne zaman konuşmak istese Neriman sıkılır. Handan ise tam Refik Cemal'in kafasındadır. Bir gün Handan ve kocası Hüsnü Paşa'yı ziyarete gider Paris'e. Orada ilk defa Handan ile sohbet ederler. Ve Refik Cemal Handan'a sempati duymaya başlar. Konuşmaları, bilgisi onu çok etkiler.
    Daha sonraları Nazım'ın Handan yüzünden intihar ettiğini öğrenince tekrar ona karşı kin duymaya başlar.

    Refik Cemal ile Neriman birbirine sadakatle bağlı bir çifttir. Gelelim Handan ve Hüsnü Paşa evliliğine...Hüsnü Paşa Handan'ı birçok kadınla aldatır. Bunu alenen yapar. Bir gün yine bir metresi ile gider ve Handan'a İstanbul'a babasının yanına gitmesini söyler. Handan ise Londra'da Nerimanlarda kalır. 3 aylık bir süredir bu. Bu sürede Handan sürekli Hüsnü Paşa'ya yazar ve ondan gelecek haberi bekler. Ümitle kendisine dönmesini bekler. Aynı zamanda Neriman'ı kıskanmadan edemez. Refik Cemal'e olan hayranlığı gittikçe artar. Refik Cemal de Handan'a karşı bu tür duygular içerisindedir lakin bunları kendine bile itiraf etmekten kaçınır. Handan Hüsnü Paşa'nın dönmesini bir yandan da Refik Cemal'e karşı hissettiklerini dizginlemek için ister. Aslında Hüsnü Paşa'ya tam anlamıyla bir aşk duymaz. Alışkanlıktan gelen bir bağlılıktır bu. Hüsnü Paşa Handan'a dönmeyeceğini açıklar. Evliliğin ona göre olmadığını, rahat bir yaşam istediğini belirtir. "Beni bekleme" der. Handan kahrından yataklara düşer ve ateşli spazmlar geçirmeye başlar. Sonunda tanısı konulur: "menenjit"
    Handan menenjite yakalanmıştır ve belki de ölecektir. Bu hastalık süresince onunla hep Refik Cemal ilgilenmiştir. Neriman tam bu sırada ikinci çocuğunu doğurur çünkü. Bir de hasta bakıcı tutarlar. Refik Cemal ve hasta bakıcı Handan'ın ihtiyaçlarını giderir. Handan gittikçe kötüleşir ve bilincini devamında hafızasını yitirir. Doktor Şe'nin isteği üzere İtalya'ya götürülür ve Handan'ın hafızası yavaş yavaş geri gelmeye başlar. Ama Handan hafızasını yitirmiş olduğu o süre zarfında da her şeyi hatırlamaya başladıktan sonra da Refik Cemal'i çok sever...Hatta Neriman'ın kocası olmasına rağmen! Tam iyileşmişken yattığı hastanede Neriman'a olan ihanetin ağırlığına dayanamayarak ölür...