• 344 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    .
    ___Spoiler içerir. ___
    .
    Emika, Hideo'nun asıl amacının Nörolink aracılığıyla lensler üzerinden insanları yönetmeye çalışarak kötülük yapmalarını engellemek olduğunu öğrenir.
    .
    Yaptığı bu şeyin insanların kendi iradesi dışında kontrol etmesini saçma bulan Emika engellemek için kendini hiç beklemediği bir macerada bulur. Hideo ile yaptığı anlaşmada casusluk yaparak bazı bilgiler edinmesi gerekirdi. Fakat Emika yine ters giden birşeyler olduğunu anlar. Aslında Sıfır'ın (Hideo'nun kayıp olan kardeşi) peşindeyken bir anda Sıfır'la anlaşma yaparak Hideo'nun planlarını altüst etmek için araştırmaya başlar. Fakat Sıfır hiç de Emika'ya anlatıldığı gibi biri değildir. Onu tanıdıkça ve tesadüfen aslında yapay bir zeka olduğunu öğrendiğinde Hideo'nun ve tüm insanları bu durumdan korumak için yine kendini tehlikeye atar.
    .
    Enteresan ters köşeler var kitapta Emika hikayenin sonunda Hideo'ya iş teklifinde bulunur. Emika için zaten sıradan biri değildir. Serinin final kitabı olduğunu biliyorum ama böyle bitmemeliydi demekten kendimi alamıyorum.
    Wildcard tamamen Sıfır 'ın hayatına odaklanarak devam ediyor.Enteresan bir kurgu gerçekten ben severek okudum, sıradışı :) çok şey yazmak isterdim. Abartmamak gerek :) kurgu sevenlerdenseniz kesinlikle keyifli bir hikaye. :)
  • 261 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bu kitaba yanlış bir zamanda başladım. Beni etkilemesi uzun sürse de sonunda yaşadığım aydınlanma ve şok inanılmazdı. Çok hareketli bir kitap olmadığını düşündüm hatta benzettiğim bir klasik daha vardı aslında hiç benzemeyen. Sonundaki açıklamalar beni çok rahatlattı hatta kitaptaki olaylarla ilgili kafamda soru işaretleri kalmadı diyebilirim rahatlıkla. Fakat sonu gerçekten altın vuruş gibi öldürücü darbeyi vurdu. Başlarda geçen olaylardan çok farklı o küçük çocukların bir canavara dönüşünü takip edemedim her şey bir anda olup bitti sanki. Tempo öyle yavaştı ve öyle anı çıkış yaptı ki ilginç bir deneyim oldu. Biraz kitabın içeriğinden bahsetmek gerekirse sadece adada öyle duran çocuklar zannetmiştim başta sonra yapılan haksızlıklara olan öfkem, öldürmenin bu kadar kolay şekilde yapılması inanılmazdı. Saf kötülük, saf zeka, saf kibir, saf ego acımasızlık bu gibi terimleri insan hatta çocuk halinde görmek çok daha dehşetin boyutunu artırdı. Yaşı büyük biri olsa bu kadar acı gelmezdi belki fakat ölenlere üzülmesem de öldürenlere öfkem sonsuzdu. Çoğu psikolojik sorunu olan insan küçükken yaşadığı şeylerden dolayı o duruma gelmiş bulunur. Yontulmamızın ne kadar önemli olduğunu gösterdi bu kitap. Biz odun muyuz ki diyenler olabilir alaylı benzemem için üzgünüm ama çok yerinde olduğunu düşünüyorum. Ying yang iyinin içinde kötü kötünün içinde iyi vardır, hiç bir şey tam olarak iyi yada kötü değildir bunu çoğumuz biliyoruz bu kitap da bunu gözler önüne sermekte. Bizim tek düşmanımız kendimiziz insanlar insanların en büyük düşmanı bu yıllarca böyle sürüp gitmiştir. Sona doğru gelecek olursak kesinlikle bıkmadan okumak gereken bir kitap sonunda olan olaylar baştakileri öyle tolare ediyor ki ben inanamadım bu duruma ve mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ve bu fikirlerim kitabı bitirmeden yarım saat önce oluştu..
  • 164 syf.
    ·2 günde·7/10
    Lise yıllarında okuduğum ve beni "o zamanlar" gerçekten etkilemiş olan bu kitabı tekrar okumak istedim. Dün akşam kitap bittiğinde "Neden bu kadar fazla etkilenmişim ki?" diye düşünmeden edemedim. Bu düşüncem, kitap hakkında -daha evvel okumuş olmamdan kaynaklanan- malumatımın olmasından kaynaklanmıyordu. Ben değişmiştim ve benimle birlikte bakış açılarım, duygularımda değişmişti. Kitap hakkında konuşmadan önce spoiler uyarısı vermeden geçmeyeyim. Yazacaklarım spoiler "içerebilir".

    Raif efendi ve Maria Puder. Almanya'nın kapalı havasında, içlerindeki boşluklarını doldurmaya çalışan iki insan. Karamsar bakış açıları davranışlarına derinlemesine sirayet etmiş bu iki insan; benzer düşüncelere, benzer şekillerde yaklaştıklarını fark edince, aradıklarını bulduklarını zannediyorlar. Elbette insanın aradığı anlamı başka bir 'arayanda' bulunması ne kadar mümkünse, bu iki karakterin bulduklarının gerçek olmadığını anlamaları o kadar kısa sürüyor. "İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşluğun bana adeta maddi bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bir şey noksandı, fakat bu neydi?" (s.114)

    Yaşama ve yaşamaya karşı geliştirdikleri (kendilerini dışarıya karşı koruduğunu zannettikleri) kabuklar ile adeta psikolojik anlamda kendilerine işkence eden Maria ve Raif, bildiklerini sandıkları ama esasen bilemedikleri bir "şeyin" peşinden koşarken, tamamen yalıtılmış olarak içlerine kapanarak yaşıyorlar. "Bu sondu... Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim. Belki bu noksandı, diye düşündüm. Ama değil.. İçimde hep o boşluk var... Daha büyümüş olarak.." (s.115)
    " O da aradığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu. Fakat bu neydi? Bende, daha doğrusu aramızdaki münasebette eksik olan neydi?" (s.118) Kitapta karakterlerin bu anlam arayışlarını okurken aklıma, bir kaç sene önce annemle oturup çay-TV keyfi yaparken aramızda cereyan eden konuşma geldi. TV'de kum tepelerden motoruyla akrobatik hareketler yaparak atlayan bir sporcunun antrenmanları v.s. anlatılıyordu. Bu sporcu antrenmanlar ve denemeler sırasında bir çok kez sakatlandığını, feci yaralar aldığını anlatırken, sesli olarak "Bütün bunun amacı ne ola ki acep? Bu denli acıya ve tek gerçek olan ölüme karşı bu umursamazlığın sebebi nedir? Bu adam neyin peşinde?" minvalinde ki düşüncemi dile getirdim. Annem gayet sakin bir şekilde " Hepsi kaybettiği bir şeyi arıyor." dedi. Bu cümle o zaman çok mantıklı gelmemişti ama bugün sanırım ne anlama geldiğini anlayabiliyorum. Dünyanın cevaplanması en güç sorusu bence "neden?" sorusudur. Raif Efendi ve Maria Puder'in 'içindeki boşluğu' yaratan mefhum işte bu sorudur. Bu, ademoğlunun da ortak sorunu: Hayatına bir anlam kazandırma ve neden sorusunun neden olduğu boşluğu doldurma arzusu. Peki burada esas soru/mesele nedir? Bu boşluğun nasıl oluştuğu mu yoksa neyle doldurulması gerektiği mi? Sorunun ikinci kısmı öznel olsa da ilk kısmı biraz kafa karıştırıcı. Ama neticede benim bu iki soruya da verebilecek bir cevabım yok. İşte tam da bu sebepten dolayı Raif Efendi'yi bazı noktalarda çok iyi anlıyorum. Yine de yaşama karşı geliştirdiği pesimist tutumunu tasvip etmiyorum.

    Bazen çevremdekiler kitapları veyahut filmleri haddinden fazla ciddiye aldığımı, üzerine çok düşündüğümü söylerler. Haklı olabilecekleri bir kısım olmakla beraber, tamamen kurgu diye bir şey olmayacağını düşündüğümden, bu sözlere pek aldırmam. En ütopik en kurgusal kitapta bile yazarın hayatından izler bulunur. Kürk Mantolu Madonna'yı okurken bazı sayfalarda öyle duygusal betimlemelere denk geldim ki, kendi kendime şöyle düşündüm: "Bu duygular yaşanmadan asla yazılamaz." Bir yazar ne kadar iyi gözlemci olursa olsun, dışarıdan gördüğü bir duyguyu 'tam olarak' anlatamaz. İşte bu nedenle kitaplar veya filmler üzerine biraz fazla düşünüyorum. Yazarın bunları kaleme alırken ya da gerçekten yaşarken neler hissetmiş olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum. Öte yandan bu düşüncem sebebiyle kitabı okurken Sabahattin Ali adına üzüldüm.

    Kitaptaki insan bağımlılığına değinmeden de bitirmek olmaz sanırım. Raif Efendi'nin evdeki durumu; karısı ve çocukları ile olan vaziyeti anlatılırken aklıma Ezel dizisinde ki Ramiz Dayı'nın gençliğinde karısı ve çocukları ile olan ilişkisi aklıma geldi. Sevdiği kadını/erkeği unutamama konusu her ne kadar "reyting alacak" bir konu olsa da, eğer bu kişi, içerisinde hala unutamadığı birini yaşatıyor ve bunun yanına bir başkasını daha eklemek istiyorsa; yakınındakilere yani asıl cefayı çekenlere çok büyük haksızlık yapıyordur. Benzer bir durum için Masumiyet filminde Haluk Bilginer'in efsane tiradını dinleyebilirsiniz. İnsan bağımlılığı bu şekilde yaşanıyorsa, bence artık rahatsızlık halini almıştır ve müdahale edilmesi gerekmektedir. Buna rağmen bunun hala sadakat ya da vefa olduğunu iddia edenlerde çıkacaktır. Ancak arabesk diye bir müzik türünün bu kadar fazla dinleyicisinin olduğu güzel ülkemde, acıdan (fiziksel ve çoğunlukla ruhsal) zevk alan bu kişilerin varlığının tekrar farkına varmak bu meyanda beni şaşırtmaz. Aslında kitabı bu yönüyle bir tavsiye metni olarak da ele alabiliriz. İnsana körü körüne bağlanmayın. 'Ağaca dayanma çürür, insana dayanma ölür' demiş atalar. Mutlak mutluluk yoktur. Hele ki aynı mutluluğun peşinde olan başka bir insan bu mutluluğu kati suretle bize sağlayamaz. Bilincinde yaşamak lazım.

    Kitap incelemesi falan derken epey saptım konudan. Kitabı okuyacak olanlara tavsiyem; bence okumayın. İnsanın canının sıkılması için yeteri kadar malzeme var dünyada. Bunun için ayrıca saatler harcayıp kitap okumaya gerek yok. En son olarak da Sansar Salvo'nun bir şarkısından alıntı yaparak bitireyim:

    “Şeytana bulaşan kendini bulur mu?
    İnsana bulanan tam insan olur mu?”
  • Öncelikle uyarayım bol bol spoiler var.



    Neva Bulvarı;
    Neva bulvarı ilk öykü olarak bence çok iyiydi. Öykü, bence İstiklal Caddesine benzeyen Neva Bulvarı'nı iyi bir şekilde betimleyerek başlıyor. Daha sonra iki arkadaşın konuşmalarına konuk oluyoruz. Birisi sarışın bayanın diğeri ise esmer bayanın peşinden gidiyor ve ilk önce esmer bayanının peşinden giden genç Ressam Piskarev'i anlatıyor Gogol. Bu genç adam fakir ancak yetenekli bir ressam. Esmer bayanı takip ediyor ve yolda yüzünü görüyor orada adeta şoka uğrayıp hayatı boyunca görmediğini düşündüğü bir güzellikle karşılaştığına inanıyor. Daha sonra esmer bayan bir apartmanın merdivenini çıktığını görüyor. Girdiğinde oranın bir genelev olduğunu görünce elbette çok üzülüyor ve evine dönüyor. Çeşitli buhranlar hayaller görüyor ve onu tekrar görmeye gidiyor. Onunla evlenmek istediğini söylüyor ve kendisini buradan kurtarmak istediğini söylüyor ama kız kabul etmiyor. Ve Piskarev tekrar evine gidiyor. Ve uzun bir süre dışarı çıkmıyor. Onu merak edenler odasına girdiğinde intihar ettiğini görüyorlar.
    Diğer hikayeyi çok anlatmak istemiyorum çünkü diğer genç adam bence Piskarev'in tam tersi oradaki sarışın bayanı elde etmeye çalışıyor vs. O genç adamın bir "Teğmen" olması bence Gogol'ün sistematik ve rütbe için bir eleştirisi. Belki de sanatçıları övmüştür.


    Burun;
    Burun hikayesi İvan Yakovleiç'in ekmeğinden bir burun çıkması ile başlıyor. Aslında burada -yani hikayede baştan sona- burun bir kibir aracı olarak gösteriliyor. Ekmeğin yani emeğin içine kibir girmesi yani burun girmesi berber İvan Bey'in eşiyle tartışmasına sebebiyet veriyor. Aynı şekilde burnu kayıp olan Kovalev'in burnunu değil de burnu yüzünden gidemeyeceği ulaşamayacağı sosyeteyi düşünmesi de bir eleştiridir. Daha sonrasında Kovalev'in burunun yanına gidip "Sen benim burnumsun bana geri dönmelisin." demesi, aslında tam olarak böyle demedi ama böyle demeye getirdi, ama burunun onu küçümsemesi yine burada "burun=kibir" sonucu çıkıyor.


    Portre;
    Gelgelelim Ressam Çartkov'a, kendisinden nefret ederim güzel yeteneklerini para uğruna kaybeden ve hırs, para, sosyete uğruna o güzelim resim yeteneğinden vazgeçmesi insanın gerçekten sinir uçlarına dokunuyor. Yani sadece resimde değil sanatın tüm dallarında, edebiyatta veya hayatın herhangi bir şeyinde bizim bence en büyük düşmanımız para hırsımızdır. Mamafih bu hırstan vazgeçmesine rağmen yeteneği kaybolan Çartkov ağır buhranlar yaşar ve ölür. Öykünün 2. kısmı çok epik ve güzel onu anlatmayayım siz okuyun.


    Palto;
    Buraya herkesin yaptığı gibi "Hepimiz Gogol'ün paltosundan çıktık" demeyeceğim ama çok önemli ve bu denli bir öykü zor bulunur. Bay Akaki Akakiyeviç'in hikayesini herkes okumalı. Çok uzun anlatmak istemiyorum -Neva Bulvarınını niye bu kadar anlattım ki?- Bay Akaki Akakiyeviç'in paltosu eskir ve bu paltoyu yamalatmaya gider ancak terzi bu paltonun iflah olmaycağını söyler. Bay Akaki Akakiyeviç yaptıklarından kısarak ve tutumlu bir şekilde para biriktirir. Ve yepyeni bir palto yaptırır ve iş arkadaşları ile yeni palto almasını kutlarlar ancak eve dönerken bu paltoyu çaldırır. Bütün mercileri gider ancak hiç kimse paltosunun umrunda olmadığını söyler ve onu aratmazlar. Daha sonra önemli bir şahsiyete giden Akaki Akakiyevic ondan büyük bir azar işitir ve eve yine paltosuz döner. Ve hastlanır, kısa sürede ölür. Daha sonra ortalıkta Akaki Akakiyevic'in hayaleti gezer ve o önemli şahsiyetin paltosunu alarak intikam alır. Öykü'de bürokrasinin, rütbelerin iyi bir şekilde eleştirildiğini söylemek mümkün...

    Benden bu kadar! Buraya kadar sıkılmadan okuyanlara teşekkür ediyorum.
  • 456 syf.
    Berna Moran'ın amacı edebiyat üzerine düşünceleri açıklığa çıkarma üzerine... Bir sanat olayında rol oynayan dört unsur var burda,Sanatçı,eser, okur ve toplumdan meydana geliyor. "Sanatın özünü eserin başka şeylerle ilişkisinde değil de doğrudan doğruya eserin kendisinde arayan biçimci kuramlar var Bunlara göre sanat eserini diğer yapıtlardan ayıran özellik, sanat eserlerine özgü bir yapıdır." Dış dünyaya, sanatçıya, okura ve esere dönük yöntemler olarak ele alıyor bu kitabında...

    "Kimi, eseri açıklamak ve değerlendirmek için yazarın yaşam öyküsüne; kimi, eserin yazıldığı dönemdeki tarihsel ve toplumsal koşullara; kimi de eserdeki ahlaksal, siyasal, ya da dinsel bildiriye" İşte "Yeni Eleştiri "ise bunları bir tarafa bırakıyor, metnin kendine eğilmekten, onu bir sanat eseri olarak incelemek ve yorumlamaktan yana oluyor...Marcel Proust, James Joyce, V. Woolf ve daha başka yazarlar, ağırlığı olay örgüsüne, öykü yönüne vermeyen yeni bir roman getirmiş. Bu romanlarda aksiyon pek yok onun yerine anlatım, ritm, simge, örüntü ve bilinç akışı öğeleri ön plana geçiyor. Bunlarda eleştirilirken yeni eleştiri kuramını kullanılıyor...

    "Edebiyat toplumu yansıtmak, ya da duygulan dile getirmek ve duygular uyandırmak değilse nedir?"

    "Eleştirmen genellikle kendi bilgi ve sanat anlayışına en uygun eleştiri yöntemini esas yöntem seçerek, diğerlerinden de yararlanır. Hangi yöntemi kullanırsa kullansın bir eleştirmen üç boyutta bir eseri eleştirir: Betimleyici, açıklayıcı (yorumlayıcı) ve değerlendirici. Açıklama (yorumlama) betimleme gibi cevabı kesin olan bir boyut olmadığından tartışmalara açıktır. Sanattaki ölçütleri belirleyebilmek için öncelikle sanatın ne olduğu açıklanmalıdır. Fakat böyle bir açıklamanın varlığından söz etmek mümkün değildir. Aynı durum edebiyat için de söz konusudur. Edebiyatın tanımını bulmaya çalışanlar bütün edebiyat eserlerinin ortak bir paydasını bulmaya çalışırlar. Mevcut edebiyat kuramlarından hiçbiri herkes tarafından onaylanmış değildir. Çünkü hiçbir kuram edebiyatın gerekliliklerini tespit edememiştir. Bir sanat eseri değerlendirilirken herkes tarafından kabul edilmiş nesnel değer ölçütlerinden söz edilemez."

    Gerçek sanat eseri nasıl olmalı? En aşağa tabakadan bir insana seslenmesi ve duygusunu en basite indirgemesi gerekiyor.Sanat eserinde aradığımız fikirler, düşünceler, dünya görüşü hepsi bir yana atılmakta, geriye elimizde sadece üslup, dil güzelliği, kuruluş gibi şeyler kalıyor...

    "Edebiyatı yansıtıcı bir ayna olarak görmek yanlıştır; edebiyat bir üretimdir ve ürettiği şey de, “dönüştürülmüş”, görünürlük kazanmış ve dolayısıyla kendini ele vermiş ideolojidir.

    İyi bir edebiyat eserinde düşünsel öğe, metnin bağlamından çıkarıldığında tek başına taşıyacağı göndergesel anlamı metnin kapalı dünyasında taşımaz. Gerçek dünyaya değil, eserin kapalı dünyasına gönderme yapar ve imge, ritm, simge gibi diğer öğelerin yanında alır yerini. Bu durumda, eseri değerlendirirken düşünsel öğenin kendi değerini hiç göz önüne almayacak mıyız? Eğer bir eserde içerik, gerçek hayatta önemli ve değerli saydığımız şeylerden oluşuyorsa, felsefi derinliği, toplumsal önemi, ahlaksal inceliği varsa, bu özellik değerlendirmede nasıl hesaba katılacaktır?"

    Bütün kuramları tek tek okudum, anladığım kadarıyla çıkarımda bulunayım,kuramların hiçbiri herkes tarafından kabul görmüyor çünkü hiçbiri edebiyatın yeterli ve gerekli yönlerini tespit etmiş değildir..Gerçi bunların hiçbiri edebiyatın doğru tanımını veremiyor,ama kendilerine göre önemli gördükleri ölçütlerin savunmasını yaparken her biri diğer kuramların ihmal ettikleri yönlere dikkatimizi çekiyor...
    Peki Edebiyatın işlevi ne ve bize ne kazadırır?
    Edebiyat eğitir,öğretir, heyecan ve zevk verir, iyi ve kötü duygular aşılar,cinselliği dürtüler vs..Kimi okur bir şeyler öğrenmek için, kimi vakit geçirmek için,hatta gece uykusunu getirsin diye roman okuyanlarda oluyor,ben arada yaparım romanda değilde şiirde misal şiir okuyorum onu dinlemek içinde kulağıma kulaklığı alıp dalıyorum...Bazılarımız belli bir heyecanı tatmak için okur..

    "Tiyatroya tiyatro zevki için gidenler olduğu gibi kendini göstermek ya da sosyal bir görevi yerine getirmek için gidenler de bulunur. Denecektir ki bunlardan bazıları eseri asıl maksata aykırı şekilde kullanmaktır; sanat eserlerini yerinde kullanış vardır, yersiz kullanış vardır. Nitekim bir baltanın da nerelerde kullanıldığına bakarsak, çeşitli kullanışlarla karşılaşırız. Adam, kalkar baltayı karısını öldürmek için kullanır; arkeolog ise filan çağda yaşayan insanların uygarlık düzeyini tayin için; savcı suç delili olarak kullanabilir. Ne ki bu çokişlevlilik hali baltanın asıl işlevi diye bir şey olmadığı anlamına gelmez, çünkü aletler belli amaçlarla, belli sonuçlan almak, belli yerlerde kullanılmak için yapılır. Diğer işlevler ikinci derece, sonradan doğma işlevleridir."

    Eleştiri- Edebiyat Kuramlarını çok az kişi okuyor dikkat ettim. Bundan sonra daha sık okumayı düşünüyorum. Yol gösterici oluyor kitabı okuyarak bilgilendim. Mesela esere dönük eleştiri nasıl olmalı, okur Merkezli Kuramlar yani odak noktası yapan kuramları nasıl olmalı, okurdan yola çıkan eleştiriler nasıl olmalı?Bunun gibi bir çok eleştiri var kitapta. Bana göre en önemlileriydi. Diğerleri de önemli,okur olarak düşününce bu eleştireler daha önem arz ediyor... Tavsiye ederim... Yalnız uzun sürede okumam sizi yanıltmasın. Güzel güzel not alarak okuyordum. ilk defa okumama rağmen güzel örnekler üzerinde durarak bize anlatıyor olması,bir edebiyatçınında bizim gibi okurların ihtiyacı var böyle kitaplara.. Bence kaçırmadan anlayarak okuyun ve eleştirel okuyunuz.Bir kaç kitap notu aldım bunu ekleyeyim belki faydalanan olur. Keyifli Okumalar. :)


    Not:Bir kaç bilgi edindiğim kuramları ile ilgili örnek üzerinden anlatılan Kitaplar: (Tabii spoiler de yedik afiyet olsun. ;)) ) bayağı not aldıklarım var ama bu kadar paylaştım çünkü duyulmamış yazarlarda var arasında burda dursun. :)
    1.Aşkın Bedeli
    2.Decameron
    3.Altın Dal 1
    4.Dört Arketip
    5.Kahramanın Sonsuz Yolculuğu
    6.Cinsel Politika
  • 384 syf.
    ·7/10
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 1849’da I.Nikola’nın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Tam 10 ay, neyle suçlandığı söylenmeden bir kalenin hücresinde tutulup hakkında verilecek hükmü bekledi. Ve bekleyişten sonra karar açıklandı. Karar bıçak gibiydi: Ölüm… Diğer isyancılarla meydanda kurşuna dizilerek öldürülecekti. 9 arkadaşıyla idam gömleği giyip meydanda ölümü beklerken, son anda bir şey oldu. Emri verecek olan subay, idama dakikalar kala elini kaldırdı ve ölüm cezasını hapis cezasına çevrildiği kararını okudu. Cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Cezasını tamamlayıp Sibirya’dan döndükten sonra Petersburg’da Vremya adlı bir edebiyat dergisini çıkartmaya başladı. Sürgün yıllarında geçirdiği anılarını bu dergide yayımladı.

    Dostoyevski kendi sürgün hayatını eski bir mahkûm olan "Aleksander Petroviç"in günlüğündeymiş gibi anlattığı romanıdır. Anlatılanlar Dostoyevski’nin sürgün hayatında başından geçen gerçek anılardır. Aradaki tek bir fark şudur: Dostoyevski 4 yıl kürek cezası almıştır ve siyasi suçtan dolayı sürgün hayatı yaşamıştır. Romandaki bahsedilen karakter ‘Aleksandr Petroviç Goryançikov’ ise Rusya'da soylu ve toprak ağası olarak doğmuş ve karısını kıskançlık yüzünden öldürerek 10 yıllık kürek cezasına çarptırılmış bir mahkûmdur. Aleksandr Petroviç Cezası bittikten sonra sürgündeki anılarını kaleme almıştır.

    (SPOİLER) Sürgündeki kampını "Ölüler evine" benzeten yazar. Esaret içerisinde geçirdiği o yıllarda özgürlüğe olan özlemlerini şu cümlelerle ile dile getiriyordu. "Bu kapıların ardında, özgür dünya vardı, her yerde olduğu gibi insanlar yaşıyordu. Ama duvarın bu yanında o dünyayı hiç olmayacak bir masal gibi hayal ediyorduk."

    Kampta tutuklular, sınıflara ayrılmış halde bulunurlar. Kampın ortasında düzgün oldukça büyük bir meydan bulunur. Sabah, öğle ve akşam mahkûmlar sayılır ve yoklama alınır.
    Bu kampta bulunan tutukluların kendi vicdan muhasebelerini yazar şu cümleler ile dile getiriyor: "Bu insanlar arasında geçirdiğim yıllar boyunca en ufak pişmanlık belirtisi görmedim. Büyük kısmı kendini içten içe kesinlikle haklı görürler."
    Yazar kamplardaki ceza sisteminin suçlu üzerindeki etkisini ise şu gözlemlerinde belirtmiştir: " Kamplar ve zorunlu çalışma sistemi suçluyu düzeltmiyor; sadece onu cezalandırıyor ve toplumu caninin onun huzuruna yapacağı başka saldırılardan koruyor bu sistem. Kamp ve zorunlu kürek çalışması suçluda sadece nefret, yasaklanan zevklere açlık ve korkunç bir düşüncesizlik yaratıyor."

    Yazar, kampın mahkûmlar üzerinde bıraktığı olumlu özelliklerine ise şu cümleyle değiniyordu: "Tutukluların çoğu kampa hiçbir şey bilmeden giriyor ama başkalarından bir şeyler öğrenip sonra usta olmuş bir halde kavuşuyorlardı özgürlüğüne.”

    Kampta her suçtan insan bulunuyordu. Mahkûmlar genellikle geçmişini gizlemekle beraber yazar bazı mahkûmların suçlarına da kulak misafiri olmuştur: “Fakat kampta en korkunç, en akıl almaz davranışlarla, en canavarca cinayetlerle ilgili hikâyeleri en dizginsiz en çocuksu neşeyle kahkalarla anlatılan hikâyeleri dinledim. Özellikle bir baba katili hiç aklımdan çıkmıyor.” “Soylulardandı, memurluk yapıyordu, altmış yaşındaki babasının yanında bir tür evlat gibi kalıyordu. Davranışları kesinlikle ahlaksızdı, çok borç yapmıştı. Babası ona engel olmuş, ona öğütler vermişti. Babasının evi vardı, küçük çiftliği vardı, para lazımdı ve oğlu miras hevesiyle onu öldürdü. Suç ancak bir ay sonra ortaya çıktı. Polis cesedi buldu. Avluda hayvanların pislemesi için boydan boya bir kanal uzanıyordu, üzeri tahtayla kapatılmıştı. Ceset bu kanaldaydı. Giyinikti ve üstü başı düzgündü, ak saçlı kafası kesilmiş altına bir de yastık koyulmuş." "Hatırlıyorum, bir keresinde bir haydut, sarhoş olunca beş yaşındaki bir çocuğu nasıl kesip doğradığını çocuğu nasıl bir oyuncakla kandırıp boş bir kulübeye götürdüğünü, sonra da kesip doğradığını anlatmıştı."
    Tutuklular geçmişteki yaşantılarını neredeyse her gece rüyalarında sayıklarlardı. "Biz kayıp insanlarız." derlerdi. "Özgür yaşamayı beceremedik, bari yeşil yola girme." Yeşil yol, kamp mahkûmlarına verilen ağır cezalardan biridir. Bu cezada iki sıra dizilmiş, elinde sopa olan askerlerin arasında kalan yoldan geçmeye zorlanılırdı.

    Genel olarak kampta herkes birbirinden korkunç hırsızlık yapardı. Hemen herkesin kilitli sandığı vardı, resmi eşyaları orada saklanırdı. Ancak o sandıklarda hırsızlığa engel olamazdı.

    Kamptaki yemek şartlarını ise yazar şu cümlelerinde dile getirmiştir: "Ekmeğimiz kendine özgü bir lezzete sahipti ve bütün şehre bunula ün salmıştı. Kamp fırınlarının başarılı bir şekilde yapılmış olmasına atfederlerdi bunu. Çorbaysa lezzetsizdi. Ortak kazanda kaynatılır, içine azıcık bulgur konur ve özellikle de sıradan günlerde, yağlı, sulu olurdu. İçinde çok sayıda karafatma olmasından dehşete kapılmıştım. Tutuklular buna pek aldırmazlardı. "

    Kürek cezasının ise mahkûmlar üzerindeki psikolojik etkisini şu cümleleriyle anlatmıştır yazar: "Bir keresinde aklıma şu geldi, eğer bir insanı tümüyle ezmek, yıkmak istiyorsanız, ona en dehşet verici katili bile titretecek türden korkunç bir ceza verecekseniz, o zaman kesinlikle, her açıdan yararsız ve anlamsız bir iş vermek yeter. Bugünkü kürek çalışması kürek mahkûmuna hem ilgi çekici olmayan hem de sıkıcı bir iş gibi gelse bile iş olarak akıllıcadır: Tutuklu kerpiç yapar, toprağı kazar, sıva yapar, inşaat yapar; bu çalışmada anlam ve hedef vardır. Kürek işçisi hatta bazen kendini ona kaptırır. Daha becerikli, daha sağlam, iyi çalışmak ister. Ama eğer söz gelimi suyu bir kovadan başka bir kovaya, o kovadan tekrar ilk kovaya dökmek, kum dökmek, bir kumu bir yerden başka yere dökmek, oradan geriye dökmek gibi işlere zorlarsanız bence tutuklu birkaç gün sonra kendini asar."

    Kampı yöneten Binbaşı vardı. Acımasız ve sertti. Bütün mahkûmlar ondan korkar ve hem de nefret ederdi. Binbaşı tutukluları düşman gibi görürdü. Mahkûmların sık sık kırbaç ile cezalandırırdı. Binbaşı kampta ani aramalar yapar. Mahkûmların bulduğu paralarına el koyardı. Binbaşıyı mahkûmlar defalarca öldürmek istemişlerdir. Bunlardan bir tanesini yazar şöyle anlatmıştır. "Bana Binbaşımızı nasıl öldürmek istediklerini ayrıntısıyla anlatmışlardı. Kampta bir tutuklu vardı. Birkaç yıldır bizleydi ve içekapanık halleriyle dikkat çekiyordu. Hemen hiç kimseyle konuşmadığı da fark ediliyordu. Onu bir tür meczup sayıyorlardı. Bir gün kalkıp çavuşa çalışmaya gitmek istemediğini söylemiş, Binbaşıya bildirmişler; o da küplere binip hemen bizzat gelmiş. Tutuklu daha önceden hazırladığı tuğlayı ona atmış ama tutturamamış. Onu yakalamışlar, yargılayıp cezalandırmışlar. Üç gün sonrada hastanede öldü.

    Mahkûmların tek eğlenceleri içki içmek ve kumar oynamaktı. Mahkûmlar aylarca çalışır para kazanırdı. Ve bu parayla kampa gizlice sokulan içkilerden satın alıp kumar oynarlardı. Bu eğlencenin ardından bunu bir daha gerçekleştirmek hayaliyle tekrardan 2 ay çalışırlardı.

    Kamp yaşamının ilk günlerinde tutuklulara karşı olan ön yargılı bakış açısı yazarın dikkatini çok çekmişti. Bunu şu cümlelerinde şöyle dile getirmiştir: "Tutuklu olmayan herkes, kim olursa olsun, tutuklar ile en doğrudan ilişkisi olan muhafızlar, nöbetçi askerler gibi kürek cezası hayatıyla herhangi bir işi olanlara kadar herkes, tutukluları gözünde büyütürdü. Sanki her dakika huzursuzluk içinde tutuklunun durup dururken içlerinden birine bıçakla saldırmasını beklerlerdi. Ama en dikkat çekici olan tuttuklarında onlardan korkulduğunu bilmesi ve bunun da onlara cesaret gibi bir şey katmasıydı."

    Yazar kampa çok para götürmemişti. Buna rağmen mahkûmlar defalarca yazardan para istemişlerdi. Yeni girdiği bu ortamdan çok çekinmişti. Buradaki insanlar ile nasıl anlaşabileceği konusunda iç düşünce savaşı yaşıyordu. Kampa yeni katılan tutuklulara ilk 3 gün dinlenme hakkı verilirdi. 4. Gün ilk iş gününe çıkarıldı. Yazar ilk iş gününü ruhsal çöküntü içinde yolun sonu olarak tanımlamıştır. İlk gün işi, nehirde bulunan eski bir kayığı parçalamaktı. Ancak iş sırasında da diğer mahkûmlar ile anlaşamamıştı. Soylu sınıfından olmasından ötürü hor görülüyordu.

    Esaret altındaki günlere girince özgürlüğün biz insanlar için ne kadar kıymetli olduğunu anladı. Ve bunu şu cümleleriyle dile getirdi: "Bütün bunlarda yaşamın bir hayali, özgürlüğün uzak bir hayali vardır. Zaten özgürlük için neler verilmez? Boğazına ip geçirilmiş olsa, tek bir nefes daha alabilmek için milyonlarından vazgeçmeyecek bir milyoner var mı?"
    Yazar kamptaki yaşama alışmaya başlayınca. Çevresi genişlemeye başlıyordu. Kamp sürecinde belleğinde iz bırakan kişileri günlüğünde yer verdi. İlk olarak Dağıstanlı Müslüman genç Aley. Yazar, kamp sürecinde ona Rusça'yı öğrettiğinden arada kurulan yakın sevgi bağını anlatıyor. Kamp hayatının sonuna kadar arkadaşlık kurduğu Akim Akimiç... Kampta çok sevdiği köpek Şarik... "Hatırlıyorum, kendi acım yüzünden, bütün yeryüzünde benim için artık beni seven, bana sadık, dostum olan, benim biricik dostum olan tek bir varlık, sadık köpeğim Şarik." Ve Petrov. Sürekli yazara yardım etmeye çalışması, onla sürekli konuşmaya çalışması bir süre sonra ikili arasında iletişimin sürekliliğini sağladı. " Petrov'la arkadaşlığım birkaç yıl devam etti, hemen her gün konuştum onunla; bütün bu süreç boyunca bana samimiyetle bağlıydı." Alman bir kıza âşık olup cinayetle biten aşk hikâyesi sonucu kampa düşen Bakluşin... Kampın tefeci Yahudisi İsay Fomiç...

    Yazar zaman geçtikçe kampa alıştı. Kendi deyişiyle kampta artık evdeymiş gibi geziyordu. Mahkûmların her cumartesi günü saçları kazınırdı. Bu günleri şu cümleler ile anlatmıştır: " Her cumartesi bizi sırayla kamptan inzibat karakoluna çağırırlardı ve orada taburlardan gelen berberler kafalarımızı soğuk suyla sabunlayıp kör usturalarla acımadan kazırlardı onları, hatta bu işkenceyi hatırladıkça şimdi bile için ürperiyor."
    İsa'nın doğum günü geldiğinde o gün mahkûmlar işe gönderilmezdi. Bayram günü halk, mahkûmlar için kampa yiyecek gönderirlerdi. O gün mahkûmlar güzel yemek yer, içkiler içer, sarhoş olur ve şarkılar söylerdi.

    Bayramın devamındaki günlerde kampta mahkûmlar tarafından tiyatro sahnelendi. Ve sanatın insan üzerindeki evrensel gücünü gözlemleyen yazar şu cümleler ile bu gözlemlerini anlatmıştır: "Bu kazınmış, damgalanmış kafalarda ve yanaklarda, daha önce karamsar ve kasvetli olan bu insanların bakışlarında, bazen korkunç bir alevle parlayan bu gözlerde çocukça bir mutluluğun tuhaf ışıltısı, tatlı, temiz bir hoşnutluk parlıyordu!" "Hepsi burada rahatlamıştı. Kendilerine dizginsizce keyfe bırakmışlardı." "Bu zavallı insanlara biraz kendince yaşamaya, insan gibi eğlenmeye, bir saat olsun kamptaki gibi yaşamamaya izin vermek yeter; insan ahlaken değişiyor, birkaç dakika için olsa bile..."

    Bayramdan kısa bir süre hastalanan yazar askeri hastaneye yatırılıyor. Buradaki gözlemlerinden şöyle bahsediyor. "Sık sık hastaneye gitmeye başlamıştım. Her gittiğimde hastalıklı, güvensizlikle giyerdim önlüğü. Özellikle önlüklerde ara sıra iri ve oldukça yağlı bitlerle karşılamaktan hiç hoşlanmazdım. Tutuklular zevkle öldürürdü onları, bu şişko, hantal, resmî devlet böceğini iki tırnağının arasında ezen, avcının yüzüne bakıp bu işten ne kadar zevk aldığını görmek mümkündü.'
    Hastane günlerinde yazarı en derinden etkileyen şey sopa cezasından gelen mahkûmların sırtlarındaki yara ve ruhlarına işleyen acıyı gözlemlemek olmuştu. Genelde mahkûmlar işledikleri suça göre 1000, 2000, 3000 tane sopa cezası alırdı. Mahkûmlar bir kerede cezasını tamamlayamadı. Hayati tehlike baş gösterdiğinde hekim kararı ile ceza günlere bölünürdü. Mahkûm hastaneye gönderilir. Sırtındaki yaralar iyileştiğinde tekrar cezasını çekmesi için infaz alanına geri getirilirdi. Kalan sopalarını yerdi. Sopayla dövecek olan kişiye cellat denirdi. Cellat mahkûm akrabalarından rüşvet alırdı. Aldığı rüşvetin çokluğu ve azlığına göre sopa darbelerini hızlı ya da yavaş vururdu. Cellat rüşvet alsa bile yine de her zaman ilk vuruşu en sert şekilde yapardı. " Ne olursa olsun cellat amir infaz başlamadan önce kendisini heyecanlı bir ruh halinde bulur, gücünü hisseder, kendini iktidar sahibi sayar; o sırada aktördür; seyirciler ona şaşar ve ondan korkar ve elbette, ilk vuruşu indirmeden önce kurbanına zevkle bağırır: "Hazır ol, yanacaksın!"

    Yaz mevsimi gelmişti. Ve yaz mevsimi geldiğinde kamptaki değişen ruh halinden şöyle bahsetmiştir yazar: "Herhalde insan parlak güneş ışınları altında, kasvetli bir ya da sonbahar gününde olduğundan daha çok özlem duyar özgürlüğe ve bu bütün tutuklularda görülür." Yaz çalışmaları kış çalışmalarından daha ağır olurdu. Tutuklular yazları inşaat yapmak, toprak kazmak ve kerpiç dizmek gibi işlerle uğraştırılırdı. Yazar ise yazın 2 ay boyunca kerpiç taşıma işini yapmıştı.
    Petersburg'dan bir müfettişin Sibirya’daki hastaneleri denetleyeceği söylentileri ortaya çıktı. Çok geçmeden bu söylentilerin doğru olduğu ortaya çıktı. Kampta mahkûmlar arasında tek bir cümle dilleniyordu. "Yani kardeşler bizim binbaşıyı değiştirme fırsatımız olacak."
    Sonunda müfettiş gelmişti. Kampı da ziyaret etti. Ancak binbaşı ile ilgili herhangi bir soruşturma yaşanmadı, hiçbir iddia bile konuşulmadı. Beklentiler hayal kırıklığına dönüşmüştü.

    Kampta mahkûmlar ile beraber bazı hayvanlarda bulunuyordu. Bunlar Gredka adında bir at, kazlar, bir keçi, bir karga ve köpekler. Kamptaki köpeklerin birinin başına gelen korkunç bir olaydan şöyle bahsetmiştir yazar: “Daha önce Kultyapka'yı hiç sevmemiş olan Neustroyev birdenbire bir şeyinden etkilenmiş olmalı onu çağırıp tüylerini okşamaya başladı. Hiçbir şeyden kuşkulanmayan Kultyapka mutluluktan ciyakladı. Ama ertesi sabah ortadan kaybolmuştu. Uzun zaman aradım onu. Sanki buhar olup uçmuştu. İki hafta sonra ise her şey anlaşılmıştı. Neustroyev, Kultyapka'nın kürkünü beğenmişti. Derisini yüzmüş, işlemden geçirmiş ve amirlerden birinin ısmarladığı kışlık kadife ayakkabının altına koymuştu. Hazır oldukları zaman bana da gösterdi yarım botları. Tüyleri enfesti. Zavallı Kultyapka!"

    Kampta bir gün çıkarılan yemeklerin kötü olmasından dolayı mahkûmlar arasında küme küme toplanmalar başlanmıştı. Ve sonunda isyan çıkmıştı. Mahkûmlardan büyük çoğunluğu kapıya dayanmıştı. Mutfakta soylular ve onların dışında bir sürü insan vardı, toplam otuz kişi kadar. Hepsi geride kaldı. Şikâyet etmek istemiyordu. Bazısı korkaklıktan, diğerleri ise şikâyetlerin bir işe yaramayacağına kesinlikle inandıklarından. Nöbetçi Çavuş’tan Binbaşı ile konuşmak istediklerini söyledi. Durum karşısında telaşa kapılan Çavuş Binbaşına haber etmeye koştu. Herkes heyecanlı ve öfkeliydi. Hatta bazılarının beti benzi atmıştı. Binbaşı şeytan kadar sinirli bir şekilde uçup gelmişti. Binbaşı mahkûmlara bağırdı, cezalandırdı. Ve şikâyet kalkışması başarılı olmadan kapandı.

    Yazarın kamp hayatındaki son yıllara doğru binbaşı mahkemeye düştü ve emekliye ayrılması emredildi. Binbaşı zoraki emekliye ayrıldıktan sonra bütün mülkünü satmış ve sefalete düşmüş. Yazar binbaşının emekliye ayrıldıktan sonraki durumunu şu sözlerle özetliyordu: “Onunla daha sonra karşılaştığımızda yıpranmış bir resmi ceket, kokartlı bir kasket giyiyordu. Kötü kötü baktı tutuklulara. Ama bütün büyüsü üniformayı çıkarır çıkarmaz kaybolmuştu. Ceketle birdenbire tam bir hiç olmuştu ve uşak gibi görünüyordu. Üniformanın bu insanlarda bu kadar çok şey değiştirmesi hayret verici bir şeydi.”

    Binbaşı değiştikten bir süre sonra kampta köklü değişiklikler oldu. Kürek cezası kaldırıldı ve onun yerine askeri idareye bağlı tutuklu bölüğü kuruldu.

    10 yıllık sürgün hayatı boyunca sadece tek bir kez kaçma girişimi görmüştü. Kaçıştan sonraki sekizinci gün ise bu kaçan iki mahkûm yetmiş kilometre uzaktaki bir köyde yakalanmışlardı. Hemen akşamına elleri ayakları bağlı şekilde kampa geri getirildiler. Kaçaklar gizlice kapatıldı. Zincire vuruldu ve ertesi gün de mahkemeye çıktılar.

    Artık yazar tutukluluk yıllarının son zamanlarına gelmişti. Bu sürgün hayatının anılarını acı bir şekilde hatırlarken bu yalnızlığa düştüğü için de kadere teşekkür ediyordu. Burada eski hayatını rahatça sorgulayabilme fırsatı bulmuştu. Ve yeni hayatı için kendine yeni yaşam planları yapmıştı. “Kampa kışın gelmiştim ve bu yüzden kışın, geldiğim tarihte özgürlüğe çıkacaktım. Kışı nasıl bir sabırsızlıkla bekledim, nasıl bir umutla seyrettim yazın sona ermesini, yaprakların ağaçlardan dökülmesini ve bozkırda otların sararmasını. Ama işte artık yaz geçmişti, sonbahar rüzgârı esiyordu; işte artık ilk kar düşmeye başlamıştı…” “Ama tuhaf şey; zaman ne kadar çok akar ve süre ne kadar yakına gelirse, o kadar sabırsız hale geliyorum.”
    Yazar son gün herkesle vedalaşır. Ve davul çalar. Herkes çalışmaya giderken o özgürlüğe doğru yol alır.
    “Evet, uğurlar olsun! Özgürlük, yeni bir yaşam, ölüler arasından diriliş… Ne şanlı bir an!”

    Sansür yüzünde kitaba 3 bölüm girmemiştir. Politik suçluların, Polonyalı sürgünlerin günlük hayatlarının anlatıldığı bölümlere el konulmuştur. ‘Yoldaşlar’ adlı bölüm ise önce birkaç satır olarak yayımlandı, daha sonra tamamlandı. Diğer dikkat çeken bir husus ise yazar kampta geçen soylu sınıfındaki mahkûmların isimlerini yazmamış onlardan bahsederken sadece baş harfleri ile hitap edilmiştir.

    Tolstoy "Ölüler Evinden Anılar" kitabını okuduktan sonra Dostoyevski'yi Puşkin'den bile üstün tutarak, modern Rus edebiyatında Puşkin'in eserleri dahil, böylesine iyi bir kitap hiç okumadığını söyler.
  • 432 syf.
    ·1 günde·8/10
    Shadow and Bone üçlemesinin sonuna gelmiş bulunuyoruz, dostlar. Baştan söyleyeyim, uzun mu uzun bir inceleme olacak. Birinci kitabı bitirdiğimde beraberinde diğerlerini de almadığım için pişman olmuş ve yeterlilik sınavımın da yaklaşmasıyla seriye ara vermek zorunda kalmıştım. Halbuki bana Rusça grameri ve klasik dünya edebiyatının arasında sıkıştığım bir dönemde "oh" çekmek gibi gelmiş, beni rahatlatmıştı. Bir arkadaş daha incelemesinde bahsetmiş, serinin ilk kitabını beğensem de fazla etkilenmemiştim ama son iki kitabı bitirene kadar uyuyamadım. Ciddiyim, son kitabı öğlen okumaya başlayıp sabah dört sularında bitirip uyudum. Grishaverse geniş bir evren ve sevilen YA (Young Adult/Yetişkin Edebiyatı) roman yazarlarının da (Rick Riordan ve Veronica Roth) desteğini almış yazılma sürecinde. Ülkemizde fazla bilinmese de dünyada hatırı sayılır bir popülaritesi olan bir seriden bahsediyoruz. O yüzden hakkını vermek gerekiyor, Leigh Bardugo'nun usta karakter yaratıcılığının eşliğinde gayet keyif alınabilir bir seri. Şimdi gelelim son kitabın incelemesine, SPOILER uyarımızı da yapalım.
    Kitabın böyle bitmesini beklemiyordum. Gerçekten. Darkling'in (Evet, Karanlıklar Efendisi demeyi reddediyorum çünkü bu çeviri karaktere hakkını vermiyor), bir şekilde yenilmesi gerekiyordu ama Alina'nın, göğsüne Malyen'in kanı bulaşmış bir bıçağı saplamasıyla öleceğini düşünmemiştim. Dramatik bir son olduğu kesin, özellikle ölürken katilinin gözyaşlarını silip kendisinin ismini söylemesini ve onu yalnız bırakmamasını istemesiyle en sevdiğim villian ölümleri arasına girdi. Darkling zaten başından beri çok iyi bir villiandı. Soğukkanlı, karizmatik ve kararlı olması onun genel "kötü karakter" sınıfına koyarken, onu diğerlerinden ayıran şey gereksiz yere kan dökmemesi oldu. Alina'yı acımasız ve amacı uğruna her şeyi yapabileceğine inandırarak kendine bir avantaj sağlamıştı ve bence çok da dahiceydi. Alina ve arkadaşları öğrencileri kurtarmak için gizlice gemiye girerken, Darkling öğrencilere zarar vermeyi hiçbir zaman düşünmemiş ve onları güvende tutmuştu, gemide bile değillerdi. Sarayda öğle yemeklerini yiyorlardı. Ekibimiz için güzel bir tuzaktı. Bu yaptıklarını aklamasa da özgün bir villian olduğunu bize kanıtlamış oldu. Darkling'i seviyor muyum? Kesinlikle. Peki kendisinden aynı zamanda nefret de ediyor muyum? Kesinlikle. Bunu da Leigh ablamızın güçlü karakter yaratıcılığına borçluyuz. Öte yandan Malyen ve Alina'nın mutlu sonları beni şaşırtmasa da gülümsetti. Alina'nın güçlerini tamamiyle kaybetmesi ve diğer Güneşin Elçileri'ni yaratması hoş bir dokunuş olsa da içimde bir burukluk yaratmadı değil. Belki de bu, Darkling'in aksine, Malyen ve Alina'yı birbirlerinin "eşitleri'' yapmak içindi. Riskli ama etkileyici bir seçim olmuş. Malyen'in gerçekten ölmesini beklemiyordum, bir çözümü bulunur ve gerek kalmaz diye düşünmüştüm ama Malyen parmaklarını Alina'nınkilere dolayıp Grisha bıçağını göğsüne sapladığında tüylerim diken diken oldu. Geri dönüşü biraz aceleci olmuş ama şikayetçi değilim. Nikolai'ın trajik hikayesine gelecek olursak, Darkling'in merhametsiz oluşunu kanıtlar nitelikteydi. Prensimizi bir kahraman olarak öldürmek yerine onu en çok nefret ettiği şeye, bir Nichevoya'ya dönüştürmüş olması şok ediciydi. Leigh Bardugo okuyuculara bu şekilde bir tokat atmış diyebiliriz. Sonunda istediği tahta oturmuş olsa da gerçek anlamda bu olay onda (parmaklarında) karanlık bir iz bırakmış ve kraliçesiz kalmış oldu. Daha sonra Malyen ve Alina'nın kurduğu yetimhaneye yaptığı ziyaretlerde hiç çıkarmadığı eldivenlerin altının çizilmesi de güzel bir detaydı. Zaten Nikolai'ın hikayesi de bitmiş değil, hatta kendi serisi var (zamanı gelince onu da okuyacağım). Diğer yan karakterlere değinirsek, hepsinin sonları gayet tatmin ediciydi. Özellikle Zoya'nın karakter gelişimi önemli bir detaydı. Bu güzel seriyi okuduğuma çok mutlu oldum ve bitirdiğimde de içimde de tatlı bir burukluk hissi bıraktı. Olay örgüsü çok özgün olmasa da karakterleri kesinlikle öyleydi. Bitirir bitirmez Grishaverse serisinin Six of Crows ikilemesine başladım. Bu arada Netflix, Shadow and Bone ismi altında iki seriyi harmanlamış ve dizinin bu sene yayınlanması bekleniyormuş. Bence dizi gelmeden hazırlığınızı yapın ve o seriye de göz atın. Eğer şimdiye kadar bu uzun incelememi okuduysanız teşekkür ediyor ve iyi okumalar diliyorum.