En çok seni seviyoruz,” demişti Somel bana, “çünkü sen bize daha çok benziyorsun."
"Bir sürü kadına benziyorum yani?" diye düşünüp kendimden tiksinmiş, sonra onların bizim kullandığımız aşağılayıcı anlamda "kadın" olmaktan ne kadar uzak olduklarını hatırlamıştım.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Milletçe sevilen bu çocukları ülkemizdeki ortalama çocuklarla kıyaslamak, özenle yetiştirilip burcu burcu çiçek açmış güllerle rüzgârda uçuşan çalı topaklarını karşılaştırmaya benzerdi. Oysa onlar hiç de "yetiştirilmiş" gibi görünmüyordu; bu tamamen onların doğal hali olmuştu.
Biz "anne" dediğimiz insanları o büyüleyici pembe kundaklardaki bebeklerine kafayı takmış ve bütün bebeklerin ortak ihtiyaçları şöyle dursun, başka birinin bebeğine en ufak bir soyut ilgi bile duymayan kimseler olarak görmeye alışmışız. Oysa bu kadınlar en yüce görev için hep beraber çalışıyorlardı: İnsan yaratıyorlardı ve iyi insanlar yaratıyorlardı.
İşte budur. Görüyorsunuz ya, onlar da anneydi ama bizim anladığımız anlamda çaresiz, istemsiz bir doğurganlıkla ülkelerini insanla dolup taşırmaya zorlanan, sonra da oturup çocuklarının acı çekmesini, günaha girmesini, birbirleriyle dövüşerek ölmelerini izlemek zorunda kalan anneler değil, Bilinçli İnsan Yaratıcıları olan annelerdi. Onlarda anne sevgisi vahşi bir arzu, salt bir "içgüdü" değil, tamamen kişisel bir duyguydu; bu bir dindi.