Krişna bilgisine göre et, tavuk, balık ve yumurta yemiyoruz. Daha önce et yediğim günlerde hep yüreğime bir korku saplanırdı. Ben bu hissin nereden geldiğini bir türlü anlamaz ve nasıl yok edeceğimi de bilemezdim. Sonra Ayurveda bilgisinde, hayvanın kesileceğini anladığında korkudan adrenalin hormonu salgıladığını ve bunun da hayvanın kanına geçtiğini öğrendim. Eti yiyene de o korku geçermiş. Eti bıraktıktan sonra içsel korkularımdan eser kalmadı. Bu da bilincimde büyük bir değişim yarattı; daha dingin, mutlu ve yufka yürekli oldum. Etten uzaklaştıkça arı bir bilinç ve huzur duyumsanabildiğini fark ettim. Yine Ayurveda’ya göre insan bağırsakları uzun; o yüzden et yemeye uygun değil. Kaplan, aslan vs. gibi et oburların bağırsakları kısa ve onlar ağızlarından soluyor, bizim gibi burunlarından değil. Dişlerimiz sebze ve meyve yemek için uygun, et oburlarınki gibi sivri ve keskin değil. Krişna bilgisinde hayvanlarda da ruh olduğunu öğrendim. Onları kesmek evrimlerini durduruyor. Bu da günah sayılıyor.
Birden omuzlarım ağırlaştı; sırtımda sanki patates dolu bir çuval taşıyordum. İçim daraldı. “Yaşam bu mu? Yoksa görüp bildiğim; bana öğretilen ya da benden beklenenler dışında daha başka bir şeyler var mı?” diye sorular geçti karman çorman olmuş zihnimden.
Yaşam bu kadar mı? Daha değişik bir şey yok mu? Yaşamıma hep başkasının beklenti ve isteğine göre yön verdim. Dahası bir karar verirken de ‘Başkası ne der, ne düşünür?’ diye çoğu kez kararsız kaldım. Şimdiye kadar hep aile ve toplumun benden beklediğini yaptım.
Onlara kendimi sevdirmek için daha ne kadar uğraşacağım? Annem, küçük bir kızken kendimi sevdirmek için insanların gözünün içine baktığımı söyler. Hala yapıyorum bunu, biliyorum. Bambaşka bir ülkede bambaşka bir hayat yaşıyor olsam da ben yine kendimle birlikteyim. Gözlerinin içine bakmıyorum artık ama gözlerine girmeye çalışıyorum. Onaylanma ve sevilme gereksinimim bir kıyıda, bıkmadan usanmadan duruyor. Sonra beni yeterince sevmedikleri için kırılıyorum onlara...