Bizler kahraman değiliz. Olsa olsa kahraman olmanın hayalini kuran ama atıp tuttuğumuz o ilkelerle yaşam arasında bir seçim yapmak zorunda kalan tamamen sıradan insanlarız
Kendimizle ilgili hikâye daima yarıda kesilir, hikâyenin sonu anlamsız, neticesiz, onu çözüme ulaştıracak son bir perde oynanmaksızın havada kalmaz mıydı hep? Yarısı söylenebilmiş son bir kelimenin yankısıyla unutulur giderdiniz. Unutulur, eninde sonunda hafızalardan silinirdiniz. En büyük heykel bile değiştiremezdi bunu. Olduğunuz, gerçekte olduğunuz kişi, suda yayılan halkalardan bile daha çabuk kaybolurdu. Öyleyse bu kısa ve tamamlanamayan konuk oyunculuğun anlamı neydi? Rolünüzü elinizden geldiğince iyi oynamak, hayatın hâlâ devam ediyorken size sunduğu zevkleri ve mutluluğu tatmaya bakmak mıydı? İz bırakıp bir şeylerin yönünü değiştirmek, dünyayı terk etmek zorunda kalmadan önce onu biraz daha iyi bir yer yapmak mı? Üremek, insanların günün birinde olmayı hayal ettikleri yarı tanrılara dönüşmesi umuduyla dünyaya daha fazla ona uygun küçük canlı getirmek mi? Yoksa hiçbir anlamı yok muydu? Belki de herkesin konuşup hiç kimsenin dinlemediği sonsuz bir karmaşa uğultusundan kopan cümlelerdik sadece. Ve içimize doğan en kötü düşünce sonunda gerçek oluverirdi: Yalnızdınız. Herkes yalnızdı.
Hiçbirimiz olduğumuz kişi yüzünden saygı görmeyiz, hanımefendi. Yapabildiklerimiz sayesinde görürüz. Özellikle de saygı görmeyi beklediğimiz kişi için yapabileceğimiz bir şey varsa…