• Şiirin ortasında striptiz yapan kadına da
    Bir şiir ithaf etmeye karar verdim.
  • Niyetleri Kütüphanelerimizi Gömmek: Öztürkçe Masalı

    Daha çok Küçük Ağa adlı romanı ve televizyon dizisiyle tanıdığınız Tarık Buğra gerçekte bir fikir işçisiydi de. Tercüman gazetesinde kaleme aldığı, sanatçı sezgisiyle mütefekkir kumaşını birleştiren denemelerinin tadı hâlâ damaklarda. Türkçeye yapılan barbarlığı ele aldığı, tadına doyulmaz bir yazısından bölümler alıyoruz (Hisar, 1967).

    Biz de biliyoruz “şehir” yerine “kent” dersek kıyâmet kopmaz; hattâ bir köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama “şehir” kelimesini bir kere gömdük mü, Tanpınar’ın bir büyük eseri yâni Türk kültürünün o eşsiz Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi, Hayâl Şehir’den tutun da “şehir kâhyası”ndan Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde.

    Üstelik “köylü kentli” sözünde tutunan o kelime Türkçe de değildir. Soruyorlar: Arapça “hakikat”ın yerine Türkçe “gerçek” kullanılsa ne kaybederiz? Ah kurnaz bebek, ne mi kaybederiz? Hakikat’ı hakikat’ı! Hem de “hakikatlı yâr” ile birlikte, o güzelim, o cânım türkülerimiz ve atasözlerimizle birlikte. Naziler kitap yakmışlardı. Komünistler aynı barbarlığı hâlâ yapıyorlar; üstelik daha yaygın, daha sistemli bir şekilde. Ama inan olsun, öztürkçeci denilen ırkçılık sahtekârları onlara taş çıkartıyor; çünkü bunlar bütün Türk kütüphânelerini gömmek niyetindeler: Bir kelimeyi, ölümünü beklemeden fırına atmakla ne mi çıkar? O kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak kastı çıkar.

    Bir öztürkçeci “dâhi” yerine “zirek” diyordu. Hangi bölgede rastla-mışsa rastlamış ve -samimî ise- halk kullanıyor diye Türkçe sanmış, dâhi’ye yakıştırmış. İlim, milim’miş gibi geliyor diyelim haydi bu dil zirekine. Ama birazcık, minnacık “hakikat” ve “doğru” kaygısı da mı olmaz insanda? Olsaydı, sözlük değil, bir lügat açar ve bu kelimenin Farsça olduğunu, “halk”ın bunu “zeyrek”den bozduğunu, aslında da “açıkgöz”, “kurnaz” mânalarına geldiğini görürdü. Buyrun şimdi “Zirek Atatürk”ü… ve üzülün üzülebileceğiniz kadar. Dil’i sanatçılar yaparmış… halk yaparmış… kafatasçı Dil Kurumu ağaları yaparmış.

    Yok canım? Papuç mu yapıyorsunuz? Kaç Tevfik Fikret, kaç Ahmet Hâşim veya Cenab Şehâbeddin var öztürkçecilerin arasında? Ve kaç “halk” nesli? Ne oldu onların yaptıkları diller? Biz bugün Mai ve Siyah’ı, Tiryaki Sözleri’ni, Rübâb-ı Şikeste’yi Türkoloji bölümle- rinde ölümsüz Türkçe’ye çevirterek okutuyoruz. Öztürkçeciler de gelecek nesillere aynı yoldan okutulacak. Yeter ki okutulmaya değecek üç beş parça bırakabilsinler. (…) Tarihine, kültürüne, medeniyet ve san’atına yabancı bir yaratık için bütün kalleşlikler, bütün züppelikler, bütün inkârlar, kısacası mutlak bencillik ve yıkma zevki mümkün görünür, kolay görünür.

    Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. Gider, görür ve daha güzel ırmakları, yeşili daha göz alıcı ovaları, daha büyük şehirleri düşünür geçer. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de “kent”i “şehir”, “koşul”u “şart”, Farsça “zor”dan zorlama “zorunluluk” ucubesini “mecburiyet”, Ermenice ve Ermenice çeşnili “örneğin”i “mesela” yerine koymaktan çekinmiyor, ama bir barbar veya bir baltacı, bir baltacıyı pervâsızlığı ile çekinmiyorlar.

    Mısralar yaratmış, türküler, atasözleri donatmış, romanlar, hikâyeler ve kültür eserleri, ilim eserleri doğmasına sebep olmuş, Ömer Seyfeddin’den, Yakup Kadri’ye, Yusuf Ziya Ortaç’a, Falih Rıfkı’ya kadar bunca kalem yetiştirmiş on binlerce Türkçe kelimeye saldırır dururlar da, neden, acaba neden, evet neden “füze” gibi “roket” gibi, “striptiz, kafeter- ya, ruf veya televizyon” gibi daha dünkü gümrük kaçakçılarına Türkçe karşılık aramazlar? (…)

    Sözü fazla uzatmaya lüzum yok. Biz her şeyden önce şunu bilmeli-yiz: öztürkçeciler umdukları neticeyi alacak olurlarsa, bu da, ilme karşı,medeniliğimize karşı, kısacası millet’e karşı kazanılmış haydut baskınlarına bir yenisini daha eklemesinden, barbarlıklar tarihinde yeni bir sayfanın daha açılmasından başka bir mâna taşımayacaktır. Biz, bunların bugüne kadar elde ettikleri başarılara da bu gözle bak- malıyız. Bu bir haysiyet, bir medeniyet, bir hayat vazifesidir.

    Derin Tarih Ocak 2020
  • Bizi kimi kitaplara, mektuplara, yapılara
    Çeken, kendimizden dışarı çıkmak.
    Yürür kaplumbağa bir yolu sessiz
    Yaprakları sonbahar, ölü park.

    işte ancak bir yerde birazcık oturmak
    Ve ayrılmak çıkınca, yollar, dünya!
    Siz dolaşırken gece sokaklarında
    Striptiz evlerinde bir delikanlı
    Sorar: Çıkalım mı? Belki aşk bu!
  • Bir kabare tiyatrosunda müzik eşliğinde striptiz yapan kadınları izledik; küçük bir zenci kulübünde caz müziği dinledik; düşkünler evini andıran bir barda içki içtik.
  • ÇIKMAK

    Bizi kimi kitaplara, mektuplara, yapılara
    Çeken, kendimizden dışarı çıkmak.
    Yürür kaplumbağa bir yolu sessiz
    Yaprakları sonbahar, ölü park.

    İşte ancak bir yerde birazcık oturmak
    Ve ayrılmak çıkınca, yollar, dünya!
    Siz dolaşırken gece sokaklarında
    Striptiz evlerinde bir delikanlı
    Sorar: Çıkalım mı? Belki aşk bu!

    Bir gün bakar ilerde kendi gibi biri
    Ama artık çok geç!
    Işık söner, karanlık karşı kıyı
    Ve dolaşır labirentte yumak.

    O ki bir gözüpekliği yiğit şövalyelerde
    O ki dağlarda Ferhat yalın ayak.
    Bu çağlar kıt zamanlar bizi bize komazlar
    O ki aşk, ürkmüş ceylân ve tutsak.

    Açar üzgün, kumaşlar hışırtıyla yanarsa
    Urban kırk mı, kırkını da çıkarmak – – Çöz!
    Açar göze aldın mı, tut ki açtı:
    Çık kısa bir süre – – başlar güz.

    Dünya! Yu ellerini yalnızlık sularında.
    Behçet Necatigil
    Sayfa 207 - yky