• 328 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Suada Hatiboviç.O bir Boşnak kızı.Müslüman Boşnak.Üstelik yetenekli mi yetenekli piyanist adayı.Bu piyano aşkının üzerine bir de gerçek aşk eklenir.Tarık ve Suada'nın aşkı.Fakat bu aşk ve mutluluk yerini acılara bırakır.Sırplar,Boşnakları katletmeye başlar ve onları esir alırlar.Bu esirler arasında Suada ve ailesi de vardır.Sırplar annesini,teyzesini,eniştesini ve bir ablasını gözlerinin önünde öldürmüştür.Geriye sadece bir ablası,babası ve kendisi kalmıştır.Ama ablası ve babası yaşıyor mu bilmiyordur çünkü Sırplar onları farklı farklı yere götürmüştür.Çok acılar çektiler.Açlık,soğuk ve tecavüz.Gerçekten okurken ne midem ne de aklım aldı bu yapılan iğrençlikleri.Suada mı onun başı zaten yıllar önce Tarık ile aşk yaşarken ona kafayı takmış saplantılı Vukadin ile yıllar sonra bir Sırp askeri olarak karşılaşmalarıyla belaya girmiştir.Ne kadar iğrençlik varsa Suada'ya yapmıştır.Suada artık hayattan vazgeçmeye,Tarık'a olan aşkından vazgeçmeye başlar.Tabiki ona hala aşıktır ama kendisinin lekelendiğini düşündüğü için temiz,saf aşklarını düşünüp kirletmek istemez.Arada sırada Tarık'ın yaşayıp yaşamadığını düşünür tabi.Bu acılara okurken ben dayanamadım onlar nasıl dayanmış aklım almıyor.Çok beğendim kitabı.Herkesin okumasını tavsiye ederim.
  • 328 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    . . .beklenen yağmur en sonunda yağar ama savaştan geriye kalan her şeyi yağan yağmurun temizlemesi mümkün müdür acaba..?" .
    .
    🇧🇦 İncir Kuşları / Sinan Akyüz 🇧🇦 .
    .

    Selamunaleykum^^ Yakın zamanda Bosna Hersek 'e gitmek nasip oldu . Gidene kadar bildiklerim Aliya İzzetbegoviç ile kısıtlıydı. Ne Srebrenica soykırımından , ne de Sırp'tan , Boşnak 'tan haberim vardı . Gittim , gezdim , gördüm ama bence en önemlisi hissettim. İnsanlar mutlu değillerdi . Evlerin, binaların duvarlarında kurşun izleri , sokaklarda katliam yapılan yerlerde kırmızı boyalar içinde insan hissetmekten , unutmamaktan başka ne yapabilirdi ki zaten. Bosna daki yaşanmışları belki daha sonra tekrar tekrar anlatırım . Fakat şimdi lafı daha fazla uzatmadan kitaptan bahsetmeliyim. Bende unutmamak ve gidişime anlam kazandırmak için Bosna Hersek katliamı sırasında yaşananlar , yaşayanlar hakkında kitaplar okumaya başladım.

    Kitap Sırpların yaptığı katliam sırasında konservatuar öğrencisi olan Suada Hatiboviç üzerinden anlatılıyor.Aynı ırktan gelen , aynı ülkede yaşayan sadece dinleri farklı olan iki genç aşık oldu Suadaya. Biri Müslüman Boşnak diğeri Hristiyan Sırp .Bir kızı bin kişi ister bir kişi alır demişler . Biri aşkına karşılık bulup sevgisini büyüttü, diğeri ret cevabını alıp intikamla dolup taştı.

    Tarih 6 Nisan 1992'ye geldiğinde bir bombayla başladı bütün acılar . Suadayla birlikte bir çok Boşnak kadının kaderi olanlar zihnimde defalarca yaşandı. Kitabın ilk sayfalarında da denildiği gibi "Bir gün ... Sıradan bir insanın başına sıra dışı bir olay geldi.Ve böylece baş karakterimizin yolculuğu başladı." Suada Hatiboviç 'in yaşadıkları daha doğrusu Boşnak kadınlarının yaşadıkları (çünkü ne diyordu " Bu kitap hayal ürünü bir roman değildir. Tamamen gerçeklere dayanmaktadır." ) beni ciddi derecede etkiledi. Bunu göze alarak , hüznün ağır bastığı zamanlarda okumaktan kaçının. Bende günlerce etkisi sürdü. .
    Doğru kelimeleri kullanamamak , kitabın gerçekliğini yansıtamamaktan korkuyorum. Nacizane tavsiyem zamanınızı ayırıp Bosna Hersek 'i araştırmaya başlayın ve hissedin. (Mesela hemen şu an)
    Selametle
  • 328 syf.
    ·376 günde·Beğendi·10/10
    Şimdi nereden başlasam bilemiyorum, bir yerden başlasam nerede bitireceğimi ise hiç bilmiyorum. Ama sizlerden ricam, bu kitabı okumadıysanız bu cümleden sonrasını okumaya devam etmeyin. Hem daha az şey anlarsınız hem de ipucu olayına girmesin.

    ‘’Bu kitap, Cefakeş Boşnak kadınlarına ithaf edilmiştir.’’ Kitabın en başındaki cümle bu. Kitabın sonunda ise o ‘’Cefakeş’’liği çok daha iyi anladım. Ve işin en kötüsü de bu romanın gerçeklere dayanması.
    Yazarımızın romana geçmeden önceki son cümlesinde de bahsettiği gibi, sıradan bir insanın başına sıra dışı bir olay geldi ve yolculuk başladı.

    Suada Hatiboviç, konservatuvarda piyano öğrencisi olarak hayatına devam ediyordu. Kitabın ilk sayfaları sıradan bir ritmde gidiyordu. Kitabın başında en çok şaşırdığım şey ise tabiki Tarık’ın acımasız Duşanka’nın oğlu olduğunu öğrenmemdi. Suada gibi ben de donup kaldıydım o kısmı okurken. Ve o arada Duşanka’ya da birazcık kötü bakıyordum, o kadar gaddar göründüğü için. Meğersem onun da acısı varmış, insan acılarıyla kolayca yaşayamıyor ne yazık ki.

    Şimdi aşağıda karakter künyesini kısaca paylaşacağım. Okuyan arkadaşlarımızın da kafasında daha belirgin olur.

    Suada Hatiboviç Begiç: Baş karakter, konservatuvarda öğrenci, piyanist. Savaştan ötürü ailesinden pek çok insanı kaybetti, defalarca tecavüz edildi. Lakin böyle bir vahşetten bile alnının akıyla çıkmasını bildi.

    İfeta: Suada’nın teyzesi. Felaket habercisi, keşke ona kulak verselerdi. (Öldü)

    Edina Hatiboviç Efendiç: Suada’nın ablası, savaş zamanında Suada gibi çok ağır tecavüzlere maruz kaldı. Sonrasında takas edildi, serbest bırakıldı ve İsveç’e yerleşti.

    Fadila: Suada’nın annesi. (Öldü)

    Emin Hatiboviç: Suada’nın babası, imam. (Savaş zamanında ağır şeyler yaşadı.)

    Fikret Efendiç: Edina’nın kocası. (Öldü)

    Tarık Begiç: Suada’nın aşkı, sonradan birbirlerini bulup evlendiler.

    Duşanka Seratliç: Tarık’ın annesi, konservatuvarın müdürü. Savaş başlamadan önce Suada’nın hocalığını yapıyordu. Kitapta açıkça belirtilmemişti lakin sanırsam Sırpların ülkeye dönüş teklifini reddetti.

    Borislav Milunoviç: İtin teki, desem köpeklere hakaret olur. Ama nasıl söveceğimi bile bilemiyorum. Sırp General, kafayı savaşmakla bozmuş. Sanat’ı bir zırvalık olarak gören, faşizanlığın dibine vuran, beyni küflenmiş bir varlık işte.

    Vukadin Milunoviç: İt oğlu it desem yeridir, ama demeye de vicdanım kolay kolay el vermiyor. Konservatuvarda öğrenci. Sırp. Suada’ya aşıktı. Savaş zamanında Suada’yı esir alıp yapmadığını bırakmadı, soysuz. (Geberdi)

    Onun dışında Kerima, Ramiza, kendisinin ve ablasının çocuğu Katarina ve Almir de var tabi. Savaşın kan dökücü safında yer alan diğer soysuzları ise (General MacKenzie vs.) yazasım hiç gelmiyor.


    Aslında bahsedilecek çok şey var ve tam olarak nasıl toparlayacağımı da bilmiyorum. Suada ve sevdiklerinin sıradan hayatı başta çok güzel gidiyordu. Fakat Sırpların nefret kusma vakti geldiğinde her şey darmadağın oldu.

    Burada bir millet, bir din, bir cinsiyet açıkça aşağılanmıştır. Kendilerini çok üstün gören Sırplar, hem İslamofobi’yi hem de zamanında kaybettikleri bir savaşı (1.Kosova), usülsüz bir şekilde ve yanlış kişilerden aldılar.

    1.Kosova Meydan Muharebesinde iki tarafta da otuz binin üstünde asker savaşmıştır. Lakin bu Sırpların alacağı intikam bir savaş değil düpedüz bir ‘’soykırım’’ olmuştur ki o dönemde Birleşmiş Milletler bunu bir ‘’soykırım’’ olarak kabul etmiştir fakat Sırbistan’ı suçlamamıştır. Ortada bir tecavüz var ama kimin ettiği belli değil gibi bir şey. Saçmalığa bakın hele…

    Medya aracılığıyla kandırılan Sırp halkı.
    ‘’Foça kenti yeni Mekke olacak.’’ ‘’Benim iki oğlum da domuzlar gibi katledilmek üzere listeye alınmıştı. Ben de tecavüz edilecekler listesindeydim.’’ Hıhı, oldu canım görürsem söylerim.

    Radovan Karaçiç (Karadžić)’in kitapta da belirtiği üzere, şiir kitabı varmış. Ve ondan bir örnek:
    ‘’Acımak yok
    Haydi gidelim
    Şehirdeki Soysuzu
    Gebertelim…’’

    Pek de olumlu duygular beslemediği ve bunu şiir yoluyla empoze etmeye çalıştığı kesin.


    178. sayfalardan dizeler (Çetniklerin söylediği şarkılar)

    ‘’Kaldır kadehleri vur birbirine
    İçelim hepimiz Tanrı Slobodan’ın şerefine
    Cennetten bize bak söyle ey tanrı babamız
    Şeytan bile yarışabilir mi bizimle…’’

    Hani bir söz vardır , ‘’İyi insanları melekler bile kıskanır. Kötü insanlara şeytan bile imrenir.’’ Diye. O misal…

    Bir başka şarkı,

    ‘’Oh, Tanrı Slobodan
    Cennetten bize bak
    Büyük Sırbistan’ına
    Kutsal Sırp bir oğul hediye et…’’

    Sırbistan küçük olmayacak tabi, yoksa kendilerini ezik hissederler. Ve dualarını da Tanrıları olarak gördüğü Slobodan Miloşeviç’e yapıyorlar. O da -yanlış araştırmadıysam- bir savaş suçlusudur.
    181. sayfada geçen daha iğrenç bir şarkı, hani nasıl bir kuyruk acıları varsa…

    ‘’Kim yalan söylüyor
    Kim ağlıyor
    Sırbistan küçük diye
    Bugün ne kadar Müslümanı hamile bırakırsak o kadar ala
    Şimdi Büyük Sırbistan’ı kuralım
    Türkleri kucağımıza oturtup hamile bırakalım…’’

    229. sayfadan bir dize,

    ‘’Sırbistan’ın küçük olduğu bir yalan
    Daha büyük bir Sırbistan için
    Canla başla savaşıyoruz
    Türkleri bir bir avlayıp öldürüyoruz…’’


    186. sayfada Bir Çetniğin Suada’nın ablası Ayşa’ya tecavüz ederken söylediği bir söz,
    ‘’Gerçek bir erkek, bir kadını altında zevkten bayıltan erkektir.’’ Nasıl bir anlayışsa artık…

    191. sayfada bir kadın askerin rahatlığı, günlük bir işmiş gibi rastgele bir yere roket fırlatıp insan öldürmek ve hiçbir sızı duymamak. Vicdan yoksunu diyorum anca.

    (Kadın elinde tuttuğu sigarayı Vukadin’e uzattı. ‘’Tut şunu,’’ dedi hızlı bir şekilde hareket ederek. ‘’Şu roketi ateşleyip geliyorum.’’
    Dehşete kapıldım. Kadın tetiğe bastı ve Saraybosna’nın rastgele bir yerine doğru roketi fırlattı. Birkaç saniye sonra şehrin bir yerinde patlama sesi duyuldu. ‘’Tamamdır,’’ dedi gülerek. ‘’Roketi adresine teslim ettim.’’)

    210. sayfada –sanırsam- bir Çetniğin söylediği bir söz, şarkı.

    ‘’Hem Ustaşalar hem de Baliyalar
    Tanrılarını iyi bilirler
    Cennet Sırplara aittir
    Tanrı Slobodan da Sırptır’’

    Kafa uçmuş tabi.

    213. sayfada Vukadin’in kadın tanımı,
    ‘’Kadın dediğin uysal bir kısrak gibi olmalı.’’ Nasıl bir eril tahakküm oluşmuşsa artık, bir erkek olarak utanıyorum.


    269. sayfada Sırp bir kadının kendisinden olmayanı nasıl aşağıladığını gösteren bir bölüm.
    ‘’Kara suratlı Sırp bir kadın, Ramiza ablanın yanına geldi. Ona alıcı gözüyle baktı. ‘’Bugünleri rüyamda görsem inanmazdım,’’ dedi gururlu bir şekilde. ‘’Siz Müslüman Türklerin bizim temizlik işlerimizi yapacağınızı ve bizim de sizin patronlarınız olacağımızı hayal bile edemezdim.’’

    270. sayfadan bir bölüm.
    ‘’Kadın başını çevirdi. Eliyle küçük oğlunu işaret etti. ‘’Şu oğlanı görüyor musun?’’ dedi. ‘’Bir Müslümandan geriye kalan o kuru kafayı tekmeleyen benim oğlum. Ben böyle bir anneyim işte. Düşmanlarımıza karşı bir oğlumu cepheye gönderdim. Diğer oğlumu da Müslümanlara karşı Çetnik intikamıyla yetiştiriyorum.’’

    ‘’Böyle’’ bir anneymiş.


    Esir kadınlardan birinin mırıldandığı bir bölüm, (sayfa 274)

    ‘’Sırplar yüreğimi ateşe attılar
    Ben hiç yanmadım
    Geceleri soyunup koynuma girdiler
    Ben hiç sevişmedim
    Atalarıma küfürler savurdular
    Ben hiç duymadım
    En sonunda beni hamile bıraktılar
    Ben hiç doğurmadım’’



    Kitabı okuyalı birkaç gün oluyor. Lakin aldığım notları toparlamam vs. biraz daha zamanımı aldı. Yani bu böyle sıradan bir kitap değil arkadaşlar, yaşananların gerçek olması ise çok çok daha üzücü. Üzerine söylenecek daha çok şey var ki inanın kolay kolay toparlayamıyorum. Kitabın ortalarına geldiğimde ise bazı yerleri çok zor okudum. Kitabı kapatıp bir düşüncelere daldım. ''Bir topluluk nasıl bu kadar acımasız olabilir?'' diye düşündüm. Bunu burada tam olarak aktaramadım lakin eklediğim alıntılarla, ve bazı cümlelerde sizlere aktarmaya çalıştım. İsrail ile birlikte Sırbistan'dan da haz edemem. Ve dilerim o ülkede yaşayan Sırp halkı da gözünü açar ve sorarlar kendilerine ''Biz napıyoruz?'' diye.


    Bundan sonra da anlamını yeni öğrendiğim kelimeler veya kişileri not ettim. Hiç yoktan genel kültür olur.

    Dimiye: Genellikle köylerde yaşayan Boşnak kadınların giydiği bir tür şalvar.
    Barçarşı: Saraybosna’nın en eski semti.
    Josip Broz Tito: Yugoslav eski devlet ve siyaset adamı.
    (Tito’nun adını önceden de duymuştum ama tam adını bilmiyordum, Yugoslavya’nın kurucusu sayılır. Lakin ölümünden sonra ortada bir Yugoslavya da kalmadı.)
    Solfej: Konservatuvarlarda okutulan müzik teorisi dersi. (Solfej’i çoğu kez duymuştum da ne olduğunu bilmezdim.)
    Pita: İnce açılmış yufkayla yapılan, böreğe benzer bir yiyecek.
    Boşnak Böreği: Pita’nın sadece et ile yapılanı.

    Çetnikler: Radikal milliyetçi, monarşist Sırp gerillalar.
    Ustaşalar: 2.Dünya Savaşı’nda Yugoslavya topraklarında etkinlik gösteren Hırvat faşist hareketi üyeleri.

    Sevdalinka: Aşk şarkıları.
    Evnuh: Dağ bölgelerinde yaşayan Sırplar tarafından, Müslüman Boşnaklarla beraber yaşayan Sırplar için kullanılan argo bir söz. Osmanlıda hadım edilmiş erkeklere ne gözle bakılıyorsa, Boşnaklarla beraber yaşayan Sırplara da savaş döneminde aynı gözle bakılırdı.

    Fikret Abdiç: Bosna Savaşı’nda Krayina bölgesinde bulunan Velika Kladuşa kentinde kendisine bağlı birliklerle Saraybosna yönetimine isyan eden ve Sırpların desteğinde özerk bir cumhuriyet kuran hain Müslüman Boşnak siyaset adamı. Savaş zamanında Abdiç’in birliğindeki askerler Sırplarla bir olup birçok esir Boşnak kadına çeşitli işkenceler yapmış ve tecavüz etmişlerdir.

    Drina Nehri: Drina nehri ismini Osmanlılardan almıştır. Osmanlı askerleri nehri ilk gördüklerinde ‘derin, derin’ demişler. Nehrin etrafında yaşayan halk ise nehre ‘Derina’ adını vermiş. Fakat daha sonra nehrin adı ‘Drina’ olarak kalmış.

    Balinkura: Sırpların ya da Hırvatların, Müslüman Boşnak kadınları aşağılamak için kullandıkları, hakaret içerikli bir kelime.
    Baliya: Sırpların ya da Hırvatların, Müslüman Boşnak erkekleri aşağılamak için kullandıkları, hakaret içerikli bir kelime.
    Lepa Brena: Ünlü bir Sırp kadın sanatçı. (Asıl adı Fahreta Jahić, Tuzla, Bosna-Hersek, Yugoslavya SFC doğumlu.)

    Şöyle şarkıları var, beğenilecek cinsten.
    Stakleno zvono: https://www.youtube.com/watch?v=c_bGtU0olCM
    Biber: https://www.youtube.com/watch?v=TIvGjR5yfX8
    Buradan da albüm isimlerine vs. bakabilirsiniz.
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Lepa_Brena


    Geçen dönem bir dersim için ''Srebrenitsa''yı konu almıştım. Lakin bu kitabı okuduktan sonra oradakilerin acısını biraz daha iyi anlamaya başladım.

    TRT Diyanet'in hazırlamış olduğu 20.Yıl Belgeselini de izleyebilirsiniz.
    https://www.youtube.com/watch?v=ylSKyuUdR2M

    Haluk Levent'in birkaç yıl önce Srebrenitsa için yazdığı şarkı.
    https://www.youtube.com/watch?v=6Q28TAM3bGE

    Kitabı okuyan arkadaşlar, konu üzerine konuşabiliriz, tartışabiliriz. Daha burada aktaramadığım bolca şey vardır inanın ki.
  • 328 syf.
    "KADINLARA ZORLA UZANAN ELLERİ DEĞİL,ELLERİN UZANDIĞI BEDENLER YOK EDİLMELİ!!!

    Yazar 1972 yılında Iğdır'da dünyaya geldi. Son 10 yılda, özellikle 2012 yılında yayımladığı incir kuşu romanı ile adından sıkça söz ettiren yazar, çoğunluğu adın olan büyük bir okuyucu kitlesine sahip. Yazar romanında 150 bin masum insanın canını nasıl kıyıldığını, 40 bin kadar kadına hunharca ve sistematik bir şekilde nasıl zulüm ve işkencelere maruz bırakıldığını anlatıyor.
    1992-95 yıllarında ki savaşta Ortadoks olan Sırplar Rusların, Katolik olan hırvatlar ise Almanların desteğinde idi. Birinci Murat'ın birinci Kosova'daki başarısının(Allah'ım bir daha böyle zafer gösterme,diyerek dua ettiği savaş)kinini sinelerinde saklı tutan sırpların,müslümanlar üzerine, Avrupa'nın göbeğinde, haksızca kin ve nefret kusuşları ancak bu kadar muhteşem ötesi bir şekilde anlatılabilir. Diğer tarihi romanlara nazaran tekdüzelikten ve monotonluktan arınmış, sürükleyici bir roman. Okuyucuyu tarihi sayılara boğmayan, sade ve akıcı bir üslupla anlatılmıştır şaheser. Şu ana kadar kitabı okuyanlardan edindiğim bilgilere dayanarak, kitabı okuyan on kişiden onun da beğeneceğini, beğenmekten öte duygu seline kapılacağına hiç şüphem yok.
    Konular aşkla, özlemle, imanla,inançla ve vatan sevgisi ile yoğrulmuş. Bazı yerlerinde duygulanmamak gerçekten elde değil. Kendi kendime diyorum" Allah'ım, bütün insanları bu duruma düşmekten koru." Özgürlüğün zalim, gaddar,yosma...düşmanların; mazlumların kanının koktuğu leş dudaklarının arasında olması ne kadar acı ve ne kadar içler acısı durum. Soykırım ve soy dönüştürme hedefleyen sırpların gaddarlığı bu roman da pes dedirtiyor.
    Hayatımda şu ana kadar okuduğum en iyi romanlardan birisi diyebilirim. Kendi cazibeliğini hikayenin yaşanmışlığını daha da artırıyor. Romanın baş kahramanı olan Suada Hatiboviç şu anda yaşıyor ve kendi hayatını anlatan bu romanı okuyamamış. Nasıl bir kitap olduğunu siz anlayın. Bu ne muhteşem bir yazar, bu ne muhteşem bir eser. Çoğu romanın gerçek hayattan bazı alıntılar ya da sadece esintiler aldığı için pek önemsemezdim fakat birebir gerçek hayattan esinlenen ve bu derece muhteşem ötesi anlatım tarz olan bu romanı es geçmek, hem yazara hem esere hem de Bosna Hersek'e büyük ayıp olur.
    "KADINLARA ZORLA UZANAN ELLERİ DEĞİL,ELLERİN UZADIĞI BEDENLER YOK EDİLMELİ!!!ان
  • Ben de her genç kız gibi günü geldiğinde evlenip anne olmayı arzuluyordum. Fakat artık ne bir erkekle evlenmek ne de anne olmak istiyordum. Çünkü erkekler tutsak bedenime korku ve ağrı veren kaba güçlerdi. Belki bütün erkekler böyle olmayabilirdi ama benim gözümdeki erkek fotoğrafı ne yazık ki böyleydi artık. Bu günlerde sahip olduğum erkek korkusu rasyonel düşüncenin çok ötesinde bir şeydi.