Herkes bu şehrin üstünü biliyor. Taş binalarını ve tepelerini. Kaldırımlarını ve ağaçlarını. Saraylarını ve gemilerini. Ama ben altını görüyorum. Ağaçların ıslak köklerini. Fareleri. Lağımları. Bunca insandan çıkma günahı ve pisliği. Akan kirli suları. Burada yediklerini sindirdiklerinde sabaha çıkardıklarını ve tüm bu irin, kan ve dışkıyı içine alan yer altını. Şehrin altına sakladıklarını. Ben biliyorum. Bana yalnız bir bulaşıkçı diyemezsiniz. Ben geceleri ışıklar içinde yanan, kaynayan ve karanlık ve derin, yaz kış buz gibi bir suyun ikiye böldüğü bu güzeller güzeli ama karman çorman şehrin anaforuyum.
İşte vardık, dedim. Tamamız, dedim. Çünkü yeryüzündeki bütün öteki yaşam biçimlerini mümkün kılan, bağrında toplayan bu şehirdir. Burası olanaksızlara olanak, yersizlere yurt veren tek yerdir. Kimsesizlere kimsesizliğini bile kaybettirecek kadar büyük kalabalığın içinde bizim de kaybolduğumuzu anladığımda, bütün suretler, bütün olmaklar bir anlama kavuştu. Hepsi birden İstanbul oldu. Hepimiz artık İstanbul'duk. Burada kalacaklılar. Buraya niyetliler. Biz.