Kimola, bir alıntı ekledi.
08 May 01:08 · Kitabı okudu

-Akif gibi bir vatanseveri polis niçin takib ediyor hocam?

-Akif, Millî Mücadele hareketine, İstanbul’dan gizlice çıkarak katılırken yanında Trabzon’lu Ali Şükrü Bey de vardı. Ali Şükrü Beyle yakın arkadaştılar. Ali Şükrü Bey, daha sonra Trabzon Milletvekili seçildi. Birinci BMM.mizin muhalif milletvekillerindendi. Atatürk’ün Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman Ağa, (ki o da devletimize-milletimize çok büyük hizmetlerde bulunmuş olan bir kahraman adamdır.) Ali Şükrü Beyi öldürdü. Bir askerî birliğimiz de köşkü basarak Topal Osman Ağayı öldürdü. Atatürk, Birinci Büyük Millet Meclisini bir yıl önce feshetti. Akif o Mecliste Burdur Milletvekiliydi. İkinci Meclise seçilemedi. Üstelik Ali Şükrü Beyin arkadaşı olduğu için polis takibine alındı. işsiz-güçsüz kaldı. Mısır Hıdivlerinden Abbas Halim Paşa Akif’i çok seviyordu. Onu alıp Mısır’a götürdü. Akif Mısır’da El-Ezher Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı kürsüsünde hocalık yaparak çoluk çocuğunun geçimini sağladı. Adamcağız Mısır’a gittiği zaman Türkiye’de şapka inkılâbı daha yapılmamıştı.

Arif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent BakilerArif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent Bakiler
Hasan HAKAN, bir alıntı ekledi.
 22 Nis 20:06 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Edirne'de Sükrü Paşa bekliyor nöbet!
Dumlupınar denen şeyi bilirsin elbet!
Şehitlerden elli milyon bekçisi olan
Aşılmaz bir kayadır bu ebedi Vatan!

~1940

Yolların Sonu, Hüseyin Nihal Atsız (Sayfa 32 - Davetiye)Yolların Sonu, Hüseyin Nihal Atsız (Sayfa 32 - Davetiye)

İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ KİTAP LİSTESİ
İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ VE YAKINÇAĞ TARİH ARAŞTIRMALARI İÇİN OKUNMASI GEREKEN BAZI KİTAPLAR

1- Ahmet Bedevi Kuran – İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler
2- Baki Öz – İttihat ve Terakki ve Bektaşiler
3- Cemal Paşa – Anılarım 1913- 1922
4- Emel Akal – Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki ve Bolşevizm
5- Eric Jan Zürcher – Milli Mücadelede İttihatçılık
6- Feroz Ahmad - İttihat ve Terakki
7- Fuat Dündar - İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası
8- Kazım Karabekir - İttihat ve Terakki Cemiyeti
9- Murat Çulcu - İttihat ve Terakki
10- Naci Kutlay - İttihat ve Terakki ve Kürtler
11- Sina Akşin – Jön Türkler ve İttihat ve Terakki
12- Sina Akşin – 100. Yılında Jön Türk Devrimi
13- Süleyman Kocabaş – Jön Türkler Nerede Yanıldı ?
14- Şerif Mardin – Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908
15- Şükrü Hanioğlu – Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler
16- Tarık Zafer Tunaya – Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt 1-2-3
17- Taylan Sorgun – Bitmeyen Savaş
18- Tevfik Çavdar - İttihat ve Terakki
19- Yuriy Aşatoviç Petrosyan – Sovyet Gözüyle Jön Türkler
20- Mehmet Rauf - İttihat ve Terakki ne idi ?
21- Halil Erdoğan Cengiz – Enver Paşa’nın Anıları
22- Murat Bardakçı – Enver
23- Murat Bardakçı – İttihatçının Sandığı
24- Murat Bardakçı – Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrükesi
25- Murat Bardakçı – Mahmut Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü
26- Murat Bardakçı – Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü
27- Ahmet Efe – Efsaneden Gerçeğe Kuşçubaşı Eşref
28- Hüseyin Cahit Yalçın – Talat Paşa’nın Hatıraları
29- Cemal Kutay – Prens Sebahattin Bey, II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki
30- Nevzat Köseoğlu – Şehit Enver Paşa
31- Samih Nafiz Tansu - İttihat ve Terakki
32- Samih Nafiz Tansu – Teşkilat-ı Mahsusa
33- Cemal Kutay – Enver Paşa Lenin’e Karşı
34- Örsan Öymen – Bir İhtilal Daha Var
35- İlber Ortaylı & Erol Şadi Erdinç - İttihat ve Terakki
36- Zafer Toprak - İttihat Terakki ve Cihan Harbi
37- Kazım Karabekir - İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Erkanı
38- Şevket Süreyya Aydemir – Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa Cilt 1-2-3
39- İbrahim Temo - İttihat ve Terakki Anılarım
40- Mustafa Ragıp Esatlı - İttihat ve Terakki’nin Son Günleri
41- Şevket Süreyya Aydemir – Suyu Arayan Adam
42- Şevket Süreyya Aydemir – Tek Adam
43- İttihatçılar ve İttihatçılık Sempozyumu Bildiriler
44- Hasan Babacan – Mehmet Talat Paşa
45- Şevket Süreyya Aydemir – İkinci Adam
46- Philip H. Stoddard – Teşkilat-ı Mahsusa
47- Osman Selim Kocahanoğlu – İttihat ve Terakkinin Sorgulanması ve Yargılanması
48- Benjamin Fortna – Kuşçubaşı Eşref

Nihal ATSIZ, Özdeyiş, 6. Sayı, Mart 1947
Millete ve vatana bağlılık bakımından birkaç türlü vatandaş vardır. Bunların başında kahramanlar gelir. Hiçbir karşılık beklemeden kendisini her zaman millet ve vatan uğruna harcayabilenler, kahraman vatandaşlardır. Bu birinci sınıfın sayısı oldukça azdır.

İkinci sınıfı iyi vatandaşlar teşkil eder. Bunlar tek başlarına ve her zaman kendilerini kendi istekleriyle feda etmeseler bile, iyi bir ad bırakmak bahasına kendilerini feda edebilen kimselerdir. Kutlu görevler için, ülküler için kendilerini harcayan bu iyi vatandaşlar, yanlarında kendilerine benzeyenleri gördükçe cesaretlenir ve birinci sınıfa yaklaşırlar.

Üçüncü sınıf, kendilerini feda edebilecek yaratılışta olmamakla beraber, başka her hususta fedakarlığa katlanabilen, hatta kendisini feda etmek gerektiği zaman, bu fedakarlığı hiçbir istek duymadığı halde katlanan, yani kaçmayı düşünmeyen vatandaşlardır.

Dördüncü sınıf, vatan ve millet için ancak başka bir kazanç karşılığında fedakarlık yapabilen, fakat hiçbir zaman kan fedakarlığına girişemeyen ve kan fedakarlığından kaçınmak için her çareye başvuran, her hileyi yapan kötü bir sınıftır.

Bir de hainler vardır ki, onlardan bahsetmeyi lüzumsuz buluyorum. Hafızaları biraz yormakla, bunun birçok örneğini baş rolü oynayan büyük adamlar, ancak ilk iki sınıftan çıkmıştır.

Gerçekten büyük adam olanı ayırmak pek de kolay bir iş değildir. Çünkü, şahsiyetleri tarafsız olarak incelemeye engel çok şey vardır. Bu engellerin başında propaganda gelir. Propaganda kötüye kullanıldığı zaman o kadar fena şeydir ki, bazan büyük adamları değersiz kimseler olarak gösterdiği gibi, bazan da alelade kişileri büyük adam diye tanıtabilir. Hele, tek taraflı propaganda nice gerçekleri ortadan silmektedir. Bereket versin ki, bir propaganda, asıl gerçekleri hiçbir zaman sonuna kadar gizleyemiyor. Doğru olan şey ergeç ortaya çıkıyor.

Mesela Osmanlı sadrazamlarından Gedik Ahmed Paşa büyük fetihler yapmış büyük bir vezir gibi gösterilir. Bu yanlış telakki iyice yerleşmiş, hatta şair Yahya Kemal “Gedik Ahmed Paşa’ya Gazel” diye güzel bir şiir bile yazmıştır. Fakat gerçek hiç de böyle değildir. Gedik Ahmed’in fetihleri diye gösterilen şeyler, muhteşem ve yenilmez Osmanlı ordusu ile bazan savaşsız, bazan kısa bir savaşla elde edilmiş ve küçücük devletlere karşı kazanılmış ucuz başarılardır.

Değersiz Gedik Ahmed, haksız yere böyle şişirildiği gibi, II. Abdülhamid de haksız yere küçültülmüş, müstebit, zalim, hatta hain gibi gösterilmiştir. Bu da İttihatçıların propagandası sonucudur. Halbuki son zamanlarda yapılan bazı ilmi yayınlar, Sultan Abdülhamid, lehinedir. Henüz şahsiyetinin değerini tam manası ile bize bildirecek bir kitap yazılmamış olmakla beraber, şimdiden şu gerçeği kabul edebiliriz ki, ittihatçılık dokuz on yılda mahvettikleri imparatorluğu 33 yıl dağıtmadan tutabilmiş olmakla, Abdülhamid büyük bir iktidar sahibi olduğunu göstermiş ve aleyhindeki yayınların haksız olduğunu ispat etmiştir. Hele kanlı oyunlara asla girmemesi de, kıyıcı olduğu hakkındaki iddiaları çürütecek bir delildir. Bundan başka, mevkiinin sorumluluğunu iyi kavramış bir kimse idi. İstanbul’a yürüyen ve içinde düzenli kuvvetlerden çok Rumeli’nin türlü soylara mensup başıbozuk döküntüleri bulunan Hareket Ordusu’nu dağıtmak, Abdülhamid’in elinde idi. Fakat saltanatını korumak için bile olsa, buna yanaşmadı. Paşaları, çok kuvvetli muhafız kıtalarını Hareket Ordusu üzerine yürütmek için izin istemişler, fakat o, halife olmak dolayısıyla müslümanı müslümana kırdıramayacağını söyleyerek bunu reddetmişti.

Gedik Ahmed ile II. Abdülhamid örnekleri tarihin birçok ünlüleri üzerinde uygulanınca malum telakkilerden başka türlü sonuçlar alınacağı muhakkaktır. Bundan başka tarihteki şahıslardan hangisinin büyük olduğunu araştırırken zaman, çevre ve imkan şartlarını asla gözden kaçırmamak gerekir. Yavuz Sultan Selim, acaba Balkan Savaşı’nda padişah olsaydı ne yapabilirdi? Belki hiçbir şey yapamaz , belki pek az şey yapardı. Fakat davranışları ve uğraşmaları ile büyük adam olduğunu herhalde ispat ederdi. Bundan dolayıdır ki, büyüklüğü başarı derecesiyle ölçemeyiz. Başarı, zamanın, yerin, çevrenin, daha önce o şartları hazırlayanların, biraz da tesadüf ve talihin işidir.

Osmanlı padişahlarından Genç Osman, hemen hemen hiçbir şey yapamamıştır. Bununla beraber pek büyük bir şahsiyettir. Çok önemli planları vardı. Şehid edilmeseydi, bugünkü Türkiye’nin manzarası bambaşka olacaktı.

O halde, hangi şahsiyetlere büyük adam demeli? Bunun esasları şunlardır:

1. Büyük adam, her şeyden önce iyi niyet sahibi adamdır. İcraatındaki amiller, toplumun yükselmesidir. Kendisinin bir çıkar kaygısı yoktur.

2. Büyük adam, her devirde erdem ve meziyet diye tanınan vasıfların birçoğuna sahip olan adamdır.

3. Büyük adam, özel hayatında da yüksek ve temiz olan adamdır. Birtakım meziyetleri olan reziller, hiçbir zaman büyük adam değildir.

4. Mevkii için milleti feda eden değil, aksine gerektiği zaman millet uğruna mevkiini, hatta hayatını verebilen adam büyük adamdır.

5. Gerçekleri görebilen, acı gerçeklere cesaretle bakabilen, haksızlık bilmeyen adam büyük adamdır.

6. Sözü ile işi arasında zıtlıklar bulunmayan, yalan ve hiyleden payı bulunmayan adam büyük adamdır.

7. Büyüklüğün şartlarından biri de zekadır. Ahmaklardan büyük adam çıktığını tarih kaydetmemiştir.

8. Adam seçmesini, her işin ehlini bulmasını bilen adam büyük adamdır.

9. Büyük adam olmak için ailevi şartlar da vardır. Her aileden büyük adam yetişmez. Soysuzlaşmış, çürümüş, morfinoman veya alkolik ailelerden büyük adam çıkmaz.

10. Büyük adam, şeref hususunda çok titizdir. Verdiği sözden asla dönmez. Bu hususta, Hindenburg misali çok manalıdır. Mareşal Von Hindenburg, Almanya cumhurbaşkanlığına seçileceği zaman, o aralık Hollanda’da sürgün hayatı yaşayan Kayzer Wilhelm’den müsaade almış, subay çıkarken imparatora sadık kalacağına dair yeminle cumhurbaşkanı olmak arasına ahlaki bir tezat görerek onun fikrini sormuştur. Hindenburg, Kayzer Wilhelm’in, üzerinden yemin şartını kaldırması üzerine cumhurbaşkanlığını kabul etmiştir. Sözüne bu kadar sadık olan adam, elbette büyük adamdır.

11. Büyük adam, sorumluluktan kaçmaz. Balkan Savaşı’nda Edirne’yi savunan merhûm Şükrü Paşa, kahramanca döğüşüp de tutsak düştükten sonra, adı bütün dünyayı tuttuğu halde, kendisini yine sorumlu saymış, esirlikten döndüğü zaman kendisini “divân-ı harb”e verilmesini istemiştir. Şükrü Paşa da bunun için büyüktür.

***

Sözün kısası, büyük adam pek seyrek yetişir. Bir millet için büyük adam yetiştirmek ne kadar büyük bir mutluluksa, yetiştirmemek de o kadar büyük bir felakettir. Bundan daha büyük ve korkunç olan felaket ise, alelade adamları büyük sanacak kadar gafilleşmektir.

Ademî oldur kim anun şükri var
Kendü hâlin bilmek üzre fikri var

|| Âşık Paşa


İnsan, verilen nimetlere 'şükrü' ve kendi hakkında 'fikri' olan kişiye denir.

Şeyma Öztürk, Duvardaki Kan'ı inceledi.
18 Mar 19:50 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Tarihseverler toplaşın bakalım, Talat Paşa ve Ermeni meselesine dair önemli şeyler konuşacağız :) Hepimizin bildiği gibi tarihi konular, hele ki bizim tarihimiz söz konusu ise, her zaman çetrefilli konular olmuştur. Kiminin ak dediğine kimi kara demiş; bazısı objektif davranmaya çalışırken bazısı da subjektifliğin doruklarına çıkmıştır. Konu ne olursa olsun her daim objektif olmayı şiar edinerek esere dair zihnimdeki düşünceleri taze taze aktarmak isterim kitabı okumayı düşünenlere.

Öncelikle eserin TRT tarafından 1986 yılında on bölüm halinde bir dizisi ve 2005 yılında ise sinema filmi yapıldığını belirtmek istiyorum. Ben diziyi ve filmi izleme fırsatı bulamadım henüz, o yüzden bunlar hakkında herhangi bir yorum yapamıyorum. Esere gelecek olursak Osmanlı sadrazamlarından Talat Paşa'nın, bir Ermeni tarafından öldürülmesiyle birlikte katilin yargılanması için oluşturulan mahkemede Ermeni tehciri meselesinin tartışılmasını konu edinmektedir. Zira Ermeni tehciri sırasında sadrazamlık yapan Talat Paşa 15 Mart 1921'de Berlin Charlottenburg Caddesi'nde, Sogomon Tehleryan tarafından vurularak öldürülmüştür. Oluşturulan mahkemede ise aslında yargılanması gereken Tehleryan iken Türkiye'nin yargılandığı bir tablo ortaya çıkmıştır. Zira Talat Paşa gibi tehciri hazırlayan diğer insanları da cezalandırmak üzere operasyonları düzenleyen Şahan Natali'nin, Sogomon Tehleryan'a şunları söylemesi bunu kanıtlayan ifadelerdir:

''Talat'a ateş edip kafatasını parçalayacaksın. Vurduktan sonra kaçmayacak, ayağın ile cesedinin üzerine basacak ve polisin gelip seni almasını bekleyeceksin. Bu sayede Ermeniler'in yaşadığı büyük trajediyi bütün dünya öğrenmiş olacak.''

Olay tek bir anlatıcı üzerinden ilerlemeyip olaya müdahil olan farklı farklı karakterlerin ağzından anlatılmıştır. Talat Paşa'nın anlatımıyla başlayan eser, Turgut Bleda, Bahattin Şakir, Bogos Nubar Paşa gibi pek çok ismin kendi pencerelerinden gördüklerini anlatmasıyla devam eder. Son kısımda ise anlatıcı olarak Yazar yer alır ve okuyucuyu bir sürprizle karşılar. Eserde anlatılan olayları iyi analiz edebilmek adına Talat Paşa'dan genel olarak bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Zira tehcir meselesi Batılı devletlerin her fırsatta sığındıkları bir konudur ve milletimize mensup her bireyin bu iddialara sessiz kalmamak adına bu konuda donanımlı olması gerekir.

Talat Paşa genç yaşlarında iken eniştesinin vesilesi ile Jön Türk fikrinden haberdar olmuş ve ilerleyen zamanlarda da muhalefet hareketlerine katılmıştır. Bu durumdan haberdar olan hükümet tarafından tutuklanarak üç yıl hapis hayatı yaşamış ve ardından çıkan af ile birlikte Selanik'e sürgüne gönderilmiştir. Bu dönemde Makedonya Risorta Mason Locası'na da dahil olmuştur. 1906 yılında İsmail Canbolat ve Mithat Şükrü Bleda ile birlikte ismi daha sonradan 'Osmanlı Hürriyet Cemiyeti' olarak değiştirilen 'Hilal' isimli cemiyeti kurarak pek çok üye toplamıştır. Zamanla ismi farklı şekillere evrilen cemiyet, 1908 ihtilali sonrasında 'Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti' olarak tanınmaya başlamıştır.

1908 İhtilali sonrası İttihatçıların yönetime sahip olduğu süre boyunca (1908-1918) Talat Paşa siyasi zeminde pek çok görevde yer almıştır. I. Dünya Savaşı'na girilip girilmemesi konusunda da girilmesi gerektiğini savunmuş; 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu'nun çıkarılması ve uygulanmasında etkin bir konuma sahip olmuştur. Hatta Dünya Savaşı'na dahil olma noktasında dönemin sadrazamı Said Halim Paşa ile fikir ayrılığına düşmüşler ve İttihatçıların da baskısıyla Halim Paşa istifa etmiştir. Yerine ise sadrazam olarak Talat Paşa geçirilmiştir. Sultan Reşad'ın ölümüyle beraber sadrazamlıktan istifa eden Talat Paşa, Mehmed Vahideddin tarafından tekrar sadrazamlığa getirilmiştir. Tekrar istifa eden Talat Paşa, 1918 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni de fesh ederek cemiyetin liderleriyle birlikte ülkeyi terk etmiş ve Berlin'e gitmiştir. Berlin'de ise Ermeni asıllı Sogomon Tehleryan tarafından katledilmiştir.

Ermeni meselesine gelecek olursak, bu konu pek çok ülkenin istismarına maruz kalmış bir alandır. Vurun abalıya misali her fırsatta ortaya saçılmıştır. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti bünyesinde farklı pek çok etnik unsur yaşamıştır. Ermeniler de bu unsurlardan sadece biridir. Tarihin farklı dönemlerinde bu etnik unsurlar Batılı devletlerin bitmek tükenmek bilmeyen kışkırtmaları sonucu Osmanlı'ya karşı muhalif hareketlere kalkışmışlardır. Bağımsızlık hevesleri uğruna Osmanlı'ya karşı Batılı devletlerin yanında yer almışlardır kimi zaman. Mesela 1828-29 savaşında Rusların Doğu Anadolu'yu işgal etmelerine karşılık burada yaşayan Ermenilerin bir kısmı Rusların yanında yer almıştır. Daha savaş meydana gelmeden ve tehcirden yıllar önce sınırda yaşayan Ermenilere güvenilmediği ve Ermenilerin iç kısımlara nakledilerek yerlerine Türk aşiretlerinin yerleştirilmesi gerektiği hükümete bildirilmiştir. Sonraki yıllarda da Ermeniler çeteler kurarak pek çok insanı katletmiş, pek çok insana eziyet etmiş; II. Abdülhamid döneminde ise isyanlar çıkararak padişaha bombalı bir suikast düzenlemişlerdir.

Bir soykırım olarak yansıtılan tehcir olayı aslında devletin her fırsatta sorun çıkaran Ermenileri, savaş döneminde aksi bir durumla karşılaşmamak adına dönemin şartları gereği elden geldiğince güvenli bir şekilde başka bir yere nakletmesi durumudur. Bu nakil esnasında gerekli ihtimam gösterilerek kadın, çocuk, hasta ve yaşlıların ulaşımı demiryolu ile sağlanmıştır. Eserde de mahkeme sırasında Ermeni soykırımına dair ortaya atılan iddiaların nasıl çürütüldüğünü okuyup görebilirsiniz.

Eserde yer alan bir karakter dışında bütün karakterlerin gerçek olması ve herkesin kendi yaşadıklarını anlatması eseri akıcı kılan bir unsur. Bunun yanı sıra eserde Talat Paşa'nın biraz göklere çıkarıldığını düşünüyorum. Zira İttihat ve Terakki'nin devlete verdiği zarar herkesçe malumdur. Yine de mühim bir konuyu bu denli akıcı bir üslupla ve pek çok tarihi realiteye sadık kalarak anlatması açısından okunmaya değer, kaliteli bir eser.

İddia :
Said Nursi ve Şeyh Said, İngilizler tarafından doğudaki vatandaşları kullanmak için kurulan “Kürt Teali Cemiyeti”ne mensuptular.

Cevap:

Şeyh Said’in, Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) üyesi olduğuna dair bugüne kadar hiçbir belge ortaya konulamamıştır. KTC’nin tespit edilebilen üyelerinin listesi bilinmektedir ve bu listede Şeyh Said’in ismi yoktur.[16]

Bu sloganzedelerin iddiasına göre adı geçen Cemiyeti Ingilizler kurdurtmuş!.. Bu arkadaşlar ya sahtekardır, ya da kandırıldıklarının farkına varamayacak kadar kendilerini kaybetmişler. İşte insanlarımız maalesef böyle aldatılıyor.

Mahmut Çetin, İtilaf güçlerinin, Ermeni ve Arapları öne çıkaran ve bazı yerleri onlara verme düşüncesi ile yaptıkları faaliyetlere karşı olarak, İstanbul hükümetinin ustaca bir manevra ile Kürdistan Teali Cemiyeti’ni kurdurarak, Kürt ve Zazaları aktif hale geçirdiğini belirtmektedir.[17]

Yani bu cemiyeti Osmanlı Hükumeti kurdurtmuştur.

Şimdi bu arkadaşlar “hadi canım sen de” deyip Yeşilçam’ın kötü adamı Erol Taş vari sinir bozucu kahkahalar atarken, biz başka bir delil daha sunalım…

İttihat ve Terakkici Tarık Zafer Tunaya bile, bu cemiyetin Tevfik Paşa hükümeti tarafından kurdurulduğunu belirtmektedir. Tunaya’ya göre, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin Itilaf devletlerince Ermeniler ve Araplar arasında paylaştırılması için çalışmalar yapılması üzerine, ilerde anlaşma yapılması daha kolay olduğu düşünülen Kürtlerin bu hususta çalışmalara girmesi hükümetçe istenmiş ve bunun sonucunda Kürdistan Teali Cemiyeti kurulmuştur.[18]

Ayrıca bu cemiyetin bütün üyeleri arasında fikir birliği olduğunu sanmak, herhalde İttihat ve Terakkicilere mahsus bir düşüncenin ürünü olsa gerek. Bilakis, cemiyet içinde hizipleşme vardı. Bazı üyeler bağımsız bir Kürdistan taraftarı iken, bazıları buna karşıydı. Cemiyetin kurucularından Şeyh Abdülkadir bile belirli bir Türk taraftarlığı göstermektedir.

Şeyh Abdülkadir, 1919 yılında, “…Türklerin şu düşkün zamanında onlara darbe indirmekliğimiz Kürtlük şiarına yakışmaz…” diyerek Türklere karşı mücadele edilmesine karşı çıkmıştır.[19]

Cemiyet’te etkin rol oynayan Şükrü Mehmet Sebkan’ın daha sonraki dönemde yazdıklarına bakılırsa, ayrı bir Kürt devletinin kurulması, Kürt halkının gerçek menfaatleri yönünden bir felakettir.[20]

Prof.Robert Olson ise Cemiyet içindeki bir kısım Kürtler’in Pan-İslamist olduğunu ve bunların İngiliz karşıtı faaliyetlerde bulunan Türk gruplarıyla işbirliği içinde çalıştıklarını yazmaktadır.[21]

Madem Kürt Teali Cemiyeti’ne üye olmak “hainlik” idi, o halde neden M.Kemal Meclis’te Said Nursi’ye “hoşgeldin” karşılaması yaptı? Neden ona ihtiram etti?[22]

[22] no’lu dipnot ile alakalı… Said Nursi 9 Kasım 1922 Perşembe günü Meclis’te alkışlarla karşılanıyor…

**********
KAYNAKLAR:
[1] Celal Bayar’ın bankanın ilk Genel Müdürü olduğuna dair bakınız; Uygur Kocabaşoğlu, G. Sak, F. Erkal, S. Sönmez, Ö. Gökmen, N. Şeker, M. Uluğtekin, “Iş Bankası Tarihi”, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2001,

[2] Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 112, 113.

[3] Feroz Ahmad, Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 16, 17.

[4] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 131.

[5] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 136.

Ahmet Emin Yalman da Bayar’ın bu tutumunu methediyor. Bakınız; Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1945-1971), cild 4, Rey Yayınları, Istanbul, sayfa 39, 40.

[6] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 144.

[7] Inönü’nün Hatıra Defteri’nden sayfalar. (Metin 11), Hürriyet gazetesi, 23 Ocak 1974.

Ayrıca bakınız;

Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 227.

[8] Mahir Iz, Yılların Izi, Irfan Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 334.

[9] Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı (1923-2023), 9. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 160.

[11] Yavuz Güler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi” Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, cild 5, sayı 1, (2004), sayfa 102

[12] Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi.

[13] Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi.

[16] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 39-45.

[17] Mahmut Çetin, Isyancı Bedirhan Bey’in Yaramaz Çocukları ve Bir Kardeşlik Poetikası Kart-Kurt Sesleri, Biyografi.net, Istanbul 2005, sayfa 40.

[18] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cild 2, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1986, sayfa 188, 189.

[19] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 190.

Naci Kutlay, Ittihat ve Terakki ve Kürtler, Beybun Yayınları, Ankara 1992, sayfa 330.

[20] Şükrü Mehmet Sekban, Kürt Sorunu, Kamer Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 28, 29.

Yaşar Ertürk, Doğu Güneydoğu ve Musul Üçgeni (1918-1923) Büyük Oyunun Eski Perdesi, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Istanbul 2007, sayfa 162.

[21] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said Isyanı 1880-1925, (Tercüme: Bülent Peker-Nevzat Kıraç), Öz-Ge Yayınları, Ankara 1992, sayfa 47.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 24, Içtima 135, 9 Kasım 1922, sayfa 439.

[23] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.

İddia :
En çok toprak kaybeden Sultan II.Abdülhamid idi. Kıbrıs ve 12 adalar İngilizlere verildi.

Cevap:

Tarihlere dikkat… Sultan II.Abdülhamid Han “31 Ağustos 1876″da tahta geçti. Aradan çok geçmeden yani “1877”de ise 93 Harbi denilen Osmanlı-Rus harbi başladı. Sultan II.Abdülhamid’in karşı olmasına rağmen İttihat ve Terakkicilerin iftihar ettikleri mason Mithat Paşa ve avenesinin ısrarlarıyla harbe girildi. Bu mason güruh, Sultan Abdülaziz’i katledip yerine kendileri gibi mason olan Beşinci Murad’ı Padişah yaptılar, fakat onun akli dengesini kaybetmesi üzerine Sultan II.Abdülhamid’i tahta geçirmek mecburiyetinde kaldılar. Yani o tarihte henüz ipler Sultan’ın elinde değildi. Dolayısıyla Osmanlı-Rus harbinin neticesinden sorumlu tutulamaz. Işte Kıbrıs meselesi Sultan’ın sorumlu olmadığı bu harbin neticesiyle alakalıdır.

Burada sözü Gazi Üniversitesi’nden Yavuz Güler’e bırakalım:

“Yeşilköy’e kadar ilerlemiş olan Rus kuvvetlerinden, İngiltere Hükûmeti çıkarları açısından tedirgin olmuştur. Rusların Anadolu içlerine doğudan da saldırması ihtimalini gündeme getiren Ingiltere; Kars, Ardahan ve Batum’u işgal eden Rusların, Anadolu’daki gayrimüslimleri ve Suriye-Irak bölgesindeki ahaliyi Osmanlı Devletine karşı kışkırtabileceğini belirtmiştir. Böyle bir durumun Osmanlı Devleti’nin sonu olacağını Ingiltere Hükûmeti Osmanlı Devletine tebliğle bildirmiştir. Bu durum karşısında çözümün Türk-İngiliz ittifakı olduğunu belirten Ingilizler, bunun karşılığında Osmanlı Hükûmetinden iki talepte bulunmuştur.

İngilizlerin birinci talebi Asya’da bulunan Hıristiyan ve sair tebaanın hâlini ıslah için Osmanlının teminat vermesidir. Ikinci talep ise, Ingiltere’nin Rusları işgal ettikleri yerlerden çıkarmak ve Osmanlı topraklarını tecavüzden korumak taahhüdünü yerine getirebilmesi amacıyla Ingiltere’ye, Suriye veya Anadolu sahillerine yakın bir yerin verilmesidir. Ingiltere bu yerin Kıbrıs adası olduğunu Osmanlı Hükûmetine verdiği tebliğde belirtmiştir. Tebliğde; Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olacağını, vermekte olduğu vergiyi Osmanlı Hazinesine ödemeye devam edeceği, sadece askerî ve stratejik mülahazalarla İngiltere tarafından kullanılacağı belirtilmiştir. Rusların işgal ettikleri yerlerden çekildikleri vakit İngiltere’nin de Kıbrıs’tan çekileceği taahhüt edilmiştir.

Ancak durum Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşına girmesiyle değişti. Savaşın başlamasını müteakip 5 Kasım 1914 günü, Ingiltere Bakanlar Kurulu, hem Osmanlı Devletine resmen savaş ilânı hem de Kıbrıs’ı ilhak kararı almıştır.

Kabine toplantısında alınan kararda Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında başlayan savaş nedeniyle 1878 Antlaşmasının geçerliliği kalmadığı belirtilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Kıbrıs adası ilhak edilecek ve Majestelerinin mülkünün bir parçası haline gelecektir. Bu kararnâme, 1914 Kabinesinin Kıbrıs’ı ilhak kararı adını taşıyacaktır.’ Bu karar tek taraflı idi ve 1878 Antlaşmasına ve uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı bir karardı.”[11]

Osmanlı Devleti bu kararı tanımadı. Fakat İttihat ve Terakki “kahramanları” ve İnönü, Lozan Antlaşmasıyla hukuka aykırı olan bu kararı tanıdılar.[12]

İttihat ve Terakki rejim Kıbrıs’ı İngiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi:

“Türkiye, Britanya Hükumeti tarafından Kıbrıs’ın 5 teşrinisani 1914’de ilan olunan ilhakını tanıdığını beyan eder.”
***
Oniki Ada meselesine gelince… Oniki Ada, 1912’de Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine, Uşi Antlaşması gereğince “geçici” olarak İtalya’ya verilmişti. Dolayısıyla adaların bize iadesi hukuki olarak güvence altına alınmıştı. Peki sonra ne oldu? Oniki Ada, yine İttihat ve Terakki “kahramanları” ve İnönü tarafından Lozan masasında emperyalistlere peşkeş çekildi.[13]

Kaldı ki 1912’de Sultan II.Abdülhamid tahtta değildi. Sultan, 1909 yılında mason güdümlü İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından bir darbeyle tahttan indirilmiş ve idare bu cemiyetin eline geçmişti.

Eğer Kıbrıs ve Adaları Osmanlı döneminde kaybetmiş olsaydık, Lozan’da buradaki haklarımızdan feragat etmemiz istenmezdi. Bu iddiaları ortaya atanlar, kendi “kahramanlarının” hezimetlerini Osmanlı’ya yamamaktan vazgeçmelidirler.
***
(Oniki adayı osmanlı döneminde mi kaybettik, oniki ada italya, oniki ada lozan, oniki ada ismet inönü, 12 ada lozan, lozan maddeleri,)

İttihatı Terakki rejim Adalar’ı İtalya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi:

“Türkiye zirde tadat olunan adalar üzerindeki bilcümle hukuk ve müstenidatından Italya lehine feragat eder.”
***
Ayrıca harpte mağlup olup toprak kaybetmek utanılacak bir şey midir? Elbette mağlup olan taraf toprak kaybeder veya birtakım yaptırımlara maruz kalır. Mesele o değil… Asıl utanılacak olan şey, “yedi düveli yendik” naraları atanların “masa başında” vatan toprağını kaybetmeleridir.

Madem yedi düveli yenip düşmanı kovdunuz, o halde Musul, Kerkük, Süleymaniye, Halep, Adalar, Batum, Batı Trakya vs. neden Lozan masasında kaybedildi? Böyle zafer mi olur?

**********
KAYNAKLAR:
[1] Celal Bayar’ın bankanın ilk Genel Müdürü olduğuna dair bakınız; Uygur Kocabaşoğlu, G. Sak, F. Erkal, S. Sönmez, Ö. Gökmen, N. Şeker, M. Uluğtekin, “Iş Bankası Tarihi”, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2001,

[2] Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 112, 113.

[3] Feroz Ahmad, Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 16, 17.

[4] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 131.

[5] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 136.

Ahmet Emin Yalman da Bayar’ın bu tutumunu methediyor. Bakınız; Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1945-1971), cild 4, Rey Yayınları, Istanbul, sayfa 39, 40.

[6] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 144.

[7] Inönü’nün Hatıra Defteri’nden sayfalar. (Metin 11), Hürriyet gazetesi, 23 Ocak 1974.

Ayrıca bakınız;

Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 227.

[8] Mahir Iz, Yılların Izi, Irfan Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 334.

[9] Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı (1923-2023), 9. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 160.

[11] Yavuz Güler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi” Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, cild 5, sayı 1, (2004), sayfa 102

[12] Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi.

[13] Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi.

[16] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 39-45.

[17] Mahmut Çetin, Isyancı Bedirhan Bey’in Yaramaz Çocukları ve Bir Kardeşlik Poetikası Kart-Kurt Sesleri, Biyografi.net, Istanbul 2005, sayfa 40.

[18] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cild 2, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1986, sayfa 188, 189.

[19] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 190.

Naci Kutlay, Ittihat ve Terakki ve Kürtler, Beybun Yayınları, Ankara 1992, sayfa 330.

[20] Şükrü Mehmet Sekban, Kürt Sorunu, Kamer Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 28, 29.

Yaşar Ertürk, Doğu Güneydoğu ve Musul Üçgeni (1918-1923) Büyük Oyunun Eski Perdesi, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Istanbul 2007, sayfa 162.

[21] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said Isyanı 1880-1925, (Tercüme: Bülent Peker-Nevzat Kıraç), Öz-Ge Yayınları, Ankara 1992, sayfa 47.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 24, Içtima 135, 9 Kasım 1922, sayfa 439.

[23] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.

ALİ ATAY, bir alıntı ekledi.
04 Mar 01:10

İsmet İnönü'nün siyaset-yönetime bakış açısı
"Diktatörlüklerin art arda devrildiği bu dönemde bile Ismet Paşa, fazla aceleci davranmıyor ve mümkün olan en az tavizle çok partili hayata geçişin yollarını arıyordu."

Tek Parti Dönemi, Şükrü Karatepe (Sayfa 94 - 3. baskı, Iz Yayıncılık, Istanbul 2001)Tek Parti Dönemi, Şükrü Karatepe (Sayfa 94 - 3. baskı, Iz Yayıncılık, Istanbul 2001)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
28 Şub 04:09 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Sultan Abdülhamîd Han'ın Selanik'te yanında bulunan Fethi Bey (Okyar), İstanbul'a dönmüş ve Talat Paşa'nın Sultanahmed'deki evine gitmişti. Burada Manyasizâde Refik, Mithat Şükrü, Câvit Hüseyin, Câhit Bey, Rahmi Bey, Habib Bey, Doktor Nâzım Bey, Bahaeddin Şâkir, Ömer Nâci, Mustafa Necîb, Enver Paşa, Nâil Beyler vardı. Hepsi de Fethi Bey'i dinlemek için can atıyorlardı. Bu sırada Talat Paşa, her zamanki hâli ile Fethi bey'e takıldı:

"Buram buram Sultan Hamîd kokuyorsun... Yakında damad olursan hiç şaşmam!..".

Sonra ciddî, hatta biraz endişeli veya üzgün bir halde;

"Ne yapıyor? Alışabildi mi?... Neyle vakit geçiriyor?" diye sordu.

Fethi Bey, sultanın Alâtini Köşkü'ndeki günlük hayatını anlattıktan sonra esas meseleye geldi ve Talat Paşa'nın yüzüne bakarak devam etti:

"Senin, fikrini öğrenmek istediğin mevzuları sordum ve aldığım cevapları getirdim. Izin verir misin anlatayım?"

Talat Paşa'nın, eski pâdişâhın fikrini öğrenmek istediği mevzular, o günün şartları içinde memleketi temelinden alâkâdar eden hayâtî meselelerdi. Her biri üzerinde Sultan Abdülhamîd'in cevaplarını dinlerlerken tek ses çıkmıyordu. Fethi Bey, sözünü tamamladığı zaman, Doktor Nâzım içini boşalttı:

"Vallâhi şu adamı (yani Sultan Abdülhamîd'i) boğacağım geliyor!... Şu hâle bakın: Hepimiz bir araya gelsek beceremeyeceğimiz mükemmeliyette ve olan biteni anlatıyor, dertlerin şifâsı için recete veriyor."

Sultan İkinci Abdülhamid Han Hakkında Meşhurların İtirafları, Kolektif (Sayfa 62 - Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Tercüman Yayınları, İstanbul 1980, s. 120-121.)Sultan İkinci Abdülhamid Han Hakkında Meşhurların İtirafları, Kolektif (Sayfa 62 - Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Tercüman Yayınları, İstanbul 1980, s. 120-121.)