Selen Abalı, Roma, Ben Geldim!'i inceledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 6/10 puan

bu tür bana çerezlik gelse de her seferinde büyük bir istekle yalayıp tutuyorum. yine aynı şey oldu ve kitap hızlıca bitti.
klasik kurgulardandı. her şey tahmin ettiğim gibi oldu. keşke İtalyan erkekler hakkını tek Dom'da kullanmasaydık ya, iyiydi :D
en çok Cicek'i sevdim. tam bir bendi.

Eymen Gültekin, Kardeşimin Hikayesi'ni inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Kitap genel anlamda güzeldi başlangıç bi cinayet olayı çözümleme katil kim diye insanı merakta bırakan konulardan ,kitabın devamında baş karakterin anlattığı ve sürekli yarım yarım devam ettiği ve devamında noldu acaba diye sürekli insanı merakta bırakan bi tempoyla devam ediyor ki ayrıca kitapta insan dünyası benliği kişilikler üzerine yapılan tespitlerde beğendim kitabın sonunda çok güzel bi ters köşe var fakat çok okuyup film izleyen biri olarak tahmin ettim eğer tahmin etmesem daha çok şok olur daha çok beğenirdim yinede güzel ve tavsiye ettiğim bi kitap oldu

NİSANUR DÜZGÜN, Allah'a Emanet Ol'u inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

Kitabın konusunun gerçek hayata dayanması beni çok etkiledi. Güzel bir kitaptı ama konu akışını çok kolay tahmin ettim. Bazen yok artık dediğim yerler oldu. Kahraman Tazeoğlu'nun kitaplarını çok severim ve size kesinlikle tavsiye ediyorum...

Esra Taşkın, bir alıntı ekledi.
16 saat önce

Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar.

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali (Sayfa 11 - YKY-76. BASKI)Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali (Sayfa 11 - YKY-76. BASKI)
Sefer Fındık, Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'yi inceledi.
16 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Yılbaşı gecesi Tarlabaşı sokaklarında işlenen bir cinayeti araştırıyor Başkomiser Nevzat. Cinayet tam bir sır perdesi. Bir okuyucu olarak katili tahmin edemedim kimsenin de edebileceğini düşünmüyorum açıkçası. Ahmet Ümit güzel gizlemiş.

Tarlabaşı hakkında da ayrıntılı bilgiler veriliyor. Geçmişi, bugünü, halkı hakkında bilmediğim şeyler öğrendim. Ayrıca gezi parkı olaylarına da yer verilmiş. Bu da hoşuma giden şeylerdendi.

Kitap gayet sürükleyici. Okumayı bıraksanız bile aklınız kalıyor. Polisiye türünün üstünde bir kitap. Okuyun, okutun arkadaşlar tavsiyedir.

“Devlet bile olsam, karşımdaki insanların küçüldüğünü fark ettim. Adeta boyun eğiyorlardı. Biliyordum içten olunmadığını. Fırsat bulduklarında tehlikeli olabileceklerini de tahmin ediyordum.”

Sergen Özen, İlk Öğretmenim'i inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Gelenek - modernlik arasındaki çatışma ve insanın doğayla kurduğu bağın harmanlanması gibi birçok “doğal” unsur başka diyarlara yolculuğa çıkarır insanı. Hele ki Cengiz Aytmatov’un imzası varsa bu hikayelerde, tadından yenmez. Samimi, bir o kadar içten olan üslup kitabın sonunu çabucak getirir; çok önemli değildir kurgusu bu içtenliğin yanında. Hayallere bir dokunuş yapsın küçük de olsa, aksın götürsün bir yerlere yeter ki…


Her toplumun, cemiyetin içinden bilge ve aydın kişiler çıkar. İngiltere de olsa, Zimbabwe’nin bir kasabası da olsa durum değişmez. Ancak, düşük olanaklar ve yaşam koşulları o devin uyanmasına imkan vermez. Yokluk insanları ayırt etmez, etmemeli de. O ruh, Kendi kıstırılmışlığı içinde insana, ülkesine ve topluma hiçbir şey vermeksizin yaşamı boyunca sönük kalır. Hayat herkese eşit şartlar sunmaz ne de olsa. Ama bazen kaderin cilvesi olarak, tarihin henüz tanıştıramadığı o şanssız kişilerin hala yeryüzünde olduğunu düşünmek bile yüreklere su serper.
Uyuyan dev dedik, ya uyuyan bir topluluksa? Kendilerini karanlığın kisvesine bırakıp bir geleceği olanları da aynı derinliğe çektiklerinde hangi güç onları su yüzüne çıkarabilir? Kayboluşların kabulü olarak susmanın tercih edildiği bir yerde, öğrenmenin getirdiği farklı kültürleri tanıma, bir dili öğrenerek o medeniyetin mirasına konma gibi düşün özgürlüğünün içindeki bütün üstün vasıfların reddedilmesi ancak küçük, monoton yaşama şeklini benimsemiş tembel, bir o kadar korkak düşünce yapısına sahip karakterlerin ortak zihni olsa gerek.


Bir çocuğun eğitimine ket vurulması genellikle ücra bir köyde geçimlerini tamamen tarım ve hayvancılıkla uğraşarak kazanan, yaşanılan çağda güçlü olabilmek için gereken birtakım şeylerden haberi olmayan karanlık düşünce yapısına sahip insanlar tarafından benimsenmiştir. Sanayi devriminden bu yana hızla gelişerek bugünlere uzanan teknolojinin birçok şeyi değiştirmesi aynı zamanda imha etmesi insanlık tarihi açısından büyük gelişmeler olabilir. Ancak 21. Yüzyılın modern insanının doğayı soluyan ve yine geçimini oradan sağlayan bir insandan daha mutlu olmadığını herkes tahmin edebilir. İnsanların birbirlerine kolay ulaşabileceğinden ya da daha kolay elde edebilecekleri düşüncesi yerine, ‘insanlık nasıl daha mutlu olabilir?’ düşüncesi geliştirilseydi, bugün çok farklı bir yer olarak görebilirdik dünyayı. Zamanın getirileri insanın kendi tercihi dışındadır, ama ne olursa olsun yaşanılan zamanda güçlü olabilmek istiyorsa insan, yaşadığı çağa ayak uydurmak zorunda. Demiş ya yazarın biri, ‘düşüncenin getirdiği mutsuzluğu, düşüncenin olmadığı cahil mutluluğa tercih ederim’ diye…


Komünal topluluklar halinde örgütlenmiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Kırgız toplumu yansıtılır eserde. Bolşevik Devrimi’nden sonra toplum ve bireylerde bir hayal oluşur. Değişim fikrinin desteklenmesi onu hayal olmaktan çıkarır. İnsanlar yeniliğe ve özgürlüğe kapılarını ardına kadar açar…


“İlk öğretmen ilk aşk gibidir!”


O hayalin peşinden koşanlardan biri vardır hikayemizde. Cehaletin kol gezdiği yerde bir şeyleri canlandırmak, ülkesine, Lenin’e ve topluma yararlı bireyler yaratma çabası içerisindedir. Somut bir hedefi, planı ve uygulaması yoktur ama. Buna rağmen zihnindeki davası için birçok şeyi feda ederek zorluklara göğüs gerebilen bir öğretmendir o. Zor yazgı normal olanın kapısını çalmaz ne de olsa. Sahte bir belgeyle çocukların okula gönderilmemesi durumunda yaptırımı olacağını söyleyen Düyşen, ahaliyi yeterince korkutur ve ikna eder. Kutsal bir mesleği icra etmeye koyulan Düyşen, kendine uygun geldiği biçimde, o andaki sezgisiyle seslenir öğrencilerine. Buna rağmen, bütün eksikliğini örter coşkusu ve gücü…


Yıllar önce kendisi için her türlü fedakarlığı yapan öğretmenini unutamayarak büyük bir minnet ve şükran borcu hisseder Altınay. Nasıl hissetmez ki… Zor zamanında elinden tutmuş, ona verebileceği en güzel şey olan sevgiyi baba şefkatiyle göstermiş, evinin odasından, tarlanın işinden kurtararak kendisini ve dünyayı tanımasına zemin hazırlamış. Yaşamında yıldızının parladığı an Düyşen’le karşılaşmasıydı Altınay’ın.


“Beni yaşama, dünyaya, yeni umutlara, kendime güvene kavuşturan o yol, o gün…”


Görev bilincinden öteye gidemeyen samimiyet çok uzaklarda kaldı, kimse onu aramadı. Japonlar’ın meslek ahlaklarına aşırı bağlılığı -köklü bir geçmişleri olmamalarına rağmen, kısa sürede- başarıdan başarıya ulaşmalarının en büyük sebebi. Yapılan bir köprünün hatalı olduğunun anlaşılması üzerine Japon mimarın intihar edişini duymuştu bu kulaklar. İşini davası haline getirmiş insanları gördükçe biraz daha utanıyorum kendimden… Herkes işini sevebilir ama yapabileceği çok daha iyi şeylerin bulunmasına rağmen o yolu göze alanlar da azınlıktadır hep, uğruna bir şeylerden feragat etmek zor gelir. Ama yine de hoşnutsuz yapılan bir işin ziyanından daha kötü değildir bu kesinlikle…
Bir meslek, hele ki eğitimci sıfatını almış bireyin asli görevi yeni nesiller yetiştirme, yeni fikirler aşılama düşüncesinde olmalı. Kendisinin değil, onun almak istediği şeyi görmeli ve buna göre o eğitimi vermeli.


Çocukluğun yaşanıldığı yer, ilk toprak, ilk okul, ilk aşk… Atılan o yeni adımların güzelliği dün gibi tazedir anılarda…

“İnsan bir şeyi sevdiyse kendine saklamamalı, hayatında güzel bir yer edinmiş her insana tanıtmalı.”

Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, işte bu beni tüketen şey. Hiçbir fikrim yok…
• Bay Rogers
Bay Rogers’ın bu sözleri kitabı bitirene dek beynimde dolaşan sözler oldu. Çünkü öyle müthiş bir kurgu vardı ki tahmin yürütmek imkansız hale geliyordu.
Agatha Christie yani polisiye romanlarının kraliçesi ; yine muazzam bir eserle karşımıza çıkıyor.
On Küçük Zenci, Agatha Christie'nin  yazdığı romanlar içinde en çok satan romandır. Ayrıca dünya çapında milyonlarca okuyucuya ulaşmış en çok okunan kitaplar arasında 6. sıradadır.
Kitabın  asıl adı "And There Were None"-“Ve Hiç Kimse Kalmamıştı” şeklindeyken Agatha Christie, bu kitaba  ilk önce  "On Küçük Zenci" adını vermiş, daha sonra ırkçılıkla karıştırılacağını düşünerek "On Küçük Kızılderili" adını koymakta karar kılmış ve sonra adını tekrar değiştirmiş.

Kalın bir kitap değil. Diğer polisiye romanlarının aksine sayfa sayısı çok az. Buda şunu gösteriyor; aşırı ayrıntıya, gereksiz betimlemeye, yoğun cümlelere girilmeden de; sade, yalın bir şekilde polisiye yazılabiliniyormuş.kitabın kurgusu müthiş okumaya başladığınız an sizi içine çekiyor.

Kitabın konusu genel itibariyle şöyle;
Her birinin gizledikleri ve korktukları sırları olan on kişi, Zenci Adası’ndaki ıssız bir malikâneye davet edilirler. Ancak malikâneye giden grubu bir sürpriz beklemektedir, ev sahibi ortalarda yoktur. Geçmişlerindeki karanlık sırlardan başka hiçbir şeyleri olmayan bu insanlar adada mahsur kalmışlardır. Konuklar bir süre sonra gizledikleri sırları birbirlerine anlatırlar. Ve teker teker ölmeye başlarlar...
(ARKA KAPAK YAZISINDAN)

İşin can alıcı kısmı şu: Adada 10 kişi var. Bu on kişi dışında adada hiç kimse yok. Yani katil içlerinden biri ama kim olduğunu bilmek imkansız.

Şu an Puhu TV de yayınlanan ve Onur Saylak’ın yönettiği Şahsiyet dizisinde de katilin cinayete başlama sebebi hemen hemen aynı. Bir hastalığa yakalanması ve mahkemelerin adil ceza vermemesi...
Dizideki katilimiz Agâh Beyoğlu şöyle diyor :
Yok haksız tahrik, yok iyi hal… İndire indire bir madalya takmadıkları kalmış sana. Her zamanki gibi gereği düşünülmüş de gereği yapılmamış o mahkemede.

Kitaptaki katilimiz de şöyle diyor ;
Her şey böyle başladı, izleyeceğim yol önümde belirmişti. Bir değil, bir dizi cinayet işlemeyi kararlaştırdım. Yasaların penceresinden kurtulan suçluları ben cezalandıracaktım.

Okumanızı tavsiye eder iyi okumalar dilerim.

Yaşamanın,var olmanın, boşluk ya da birşey yapmama diye dile çevrilen ifadeyi niteler durumda olması gerektiğini savunuyor.Bu durum meditasyondaki kişininkinden,
dinginlikten farklı.'Ben' denilenle bütünleşmek,olanları gözlemleyen,hakkında durmadan düşünceler üreten bir dış göz olarak değil de ,yaşamın,devinimin içinde olmak konusu
vurgulanmış.İçerikte açıklanan farkındalıkları kavrayan kişi için ,arayış,aydınlanma gibi kavramların gereksizliğinden bahsedilmiş.Önemli saptamalarla ,sezgisel olarak sahip
olduğumuz bilgileri bilinçli olarak hayata geçirtecek farkındalıkları uyandıran özellikte.Bireysel inanç sistemleri,bilinen pskolojik savlarla çelişebilecek noktalar,bakış açısında esneklikle algılandığında kitabı okumanın
yararlı bir dokunuş olacağını düşünüyorum.Osho,Ramtha ve Echart Tolle okuyucularının özellikle seveceğini tahmin ettiğim bir kitap.

- Turgut Uyar
'Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem; haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden.'