İnsan, hayat-ı beşeriyetin nihayetsiz yolları üzerinde, ekseriyetle saadet-i hayâlin uzak ufuklarında kaybolur. Zanneder ki gönlün aradığı o sükûn-ı ebedî, ancak bütün arzuların nihayet bulduğu bir menzil-i baîdde kendisini beklemektedir. Hâlbuki ruhun en mahrem köşelerinde saklanan bazı saadetler vardır ki, bir vuslat ânından ziyade, o vuslata doğru sürüklenen kalbin ince intizarında zuhur eder.
Çünkü ümit, insanın karanlık gecelerine serpilmiş nûr-ı seher gibidir; henüz gelmemiş günlerin vaadini taşıyan sessiz bir tesellidir. Bazen bir hatıra-i latîfenin gölgesinde, bazen bir tebessüm-i manidarın bıraktığı derinlikte, yahut yalnızca varlığını bilmenin kâfi geldiği bir kişi… Bazen de ismi konulamayan bir hiss-i muhabbetin sessiz akislerinde yaşar. Öyle duygular vardır ki tarif edilmeye çalışıldıkça solgunlaşır; ancak kalbin derinliklerinde yaşandığı vakit hakikatini bulur.
Belki de mesutiyet, hayat yolunun sonunda bekleyen kusursuz bir saadet değildir. Belki mesutiyet; meçhul yarınların karanlığına rağmen gönülde muhafaza edilen o ince ümit, o nazlı bekleyiş ve ruhu yarına bağlayan o görünmez bağdır. Zira insan bazen vardığı yerde değil; yol boyunca büyüttüğü hayallerin, sakladığı hislerin ve kaybetmediği ümidin içinde tamamlanır.