Naziko, bir alıntı ekledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 9/10 puan

Her ne kadar dinde zorlama yoktur şeklindeki kuran ayetini ağzından eksik etmezse de,bunun gerçek anlamda ve fikirsel nitelikte bir hoşgörüyle ilgili olmadığını bilmek dışında, kuranın islamdan başka gerçek din tanımadığını ve örneğin
" kesin olarak tanrı katında din yalnızca islamdır"(al i imran suresi ayet 19) ya da
"İslamdan başka dinlere rağbet edenler tam bir sapıklık ve ziyan içindedirler "(al i imran suresi,ayet 85)
Ya da
" müşrikleri nerede görürseniz öldürün"( tevbe suresi ayet 5)
Ya da
" ey inananlar! Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin... sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki o da onlardandır " (maide sure ayet 51) şeklinde daha nice buna benzer hükümleriyle HOŞGÖRÜ DENEN ŞEYİN SÖZ KONUSU OLAMAYACAĞINI DÜŞÜNNEZ.
Muhammed in Medine dönemi dönemi boyunca insanları Müslüman yapmak için 29 SAVAŞ VE 45 ÇETE SAVAŞI YAPTIĞINI HESAP ETMEZ.
Bu savaşlar savunma savaşlarıdır diye yalan yollarını seçer.
Onun ölümünden sonra arap ordularının,sırf islamı yaymak amacıyla savaşlar yaptığına yüzbinlerce insanı(özellikle Asya daki Türkleri) hoşgörüsüzlük nedeniyle kılıçtan geçirdiğine aldırmaz.

Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı, İlhan ArselŞeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı, İlhan Arsel
Asi_, bir alıntı ekledi.
22 May 20:45

Yeni Put Üzerine
Devlet mi? O da ne? Kulak verin sözlerime. Halkların ölümünden söz edeceğim size.
En soğuk canavarın adıdır devlet. Buz gibi yalanlar söyler o; ve ağzından şu yalan çıkar: "Devletim ben, ulusum."
Yalan! Halkları yaratan yaratıcılardı; onların üzerine bir inanç, sevgi asanlar: Hayata böylece hizmet ettiler onlar.
.
.
Nerede ayakta kalmış bir ulus varsa, devlet anlaşılmaz orada; kötü göz, yasalara, alışkanlıklara karşı işlenmiş bir günah sayılarak ona kin tutulur.
" Yeryüzünün en büyüğüyüm ben: Tanrı'nın yaratıcı eli," diye böğürür o canavar. Sadece uzun kulaklılar, dar kafalılar değil diz çökenler!
Ona tapınırsınız, her şeyi verir size o yeni put: erdemlerinizin parıltısını, gururlu gözlerinizin bakışını satın alır. Gereksizleri yanına almada araç olarak kullanır sizi! Evet, cehennemi bir araç uydurmuşlar burada, tanrısal şanın süslü koşumlarıyla şıngırdayan ölüm atları!
Herkesin zehirlendiği yere, iyilerin ve kötülerin: Devlet, herkesin kendisini kaybettiği yer, iyilerle kötülerin. Devlet, herkesin yavaşça kendisini öldürmesine "hayat" diye söylenen yer.
Tüketicilerin eserlerini, bilgelerin gömüsünü çalarlar: Domuzluklarına kültür derler. Her şey hastalık, her şey sıkıntı gibi gelir onlara. Bakın şu gereksizlere! Sürekli hastadırlar: Safra boşaltıp adını gazete koyarlar. Birbirlerini yutup, kendilerini bile hazmedemezler.
Güç isterler, en çok da güç kaldıracını, bol parayı isterler. Bu yetersiz kişiler!
Nasıl da tırmanıyor bu çevik maymunlar! Birbirinin sırtına basarak çıkarlar yukarılara, çamura, bazen uçuruma düşerler.

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich NietzscheBöyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche
Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
21 May 10:06 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Kimselerin canına malına, suyuna, kısrağına, toprağına kast etmeden verimli ve şen şakrak ovalarında barış içinde yaşarken "Doksan Dokuz Adlı" Tanrı'nın adamları sevdiklerini öldürmüş, yakalayabildiklerini yanlarına alıp gitmişlerdi. "Doksan Dokuz Adlı Tanrı'nın" sadece adını duymuş, nerede oturur, kimlere yoldaştır kimse kendilerine bir şey anlatmamıştı. "Bilmeden gökte oturan bu Tanrı'ya edepsizlik mi etmişlerdi? Bu belaları hak etmek için ne yaptık da bunlar başımıza geldi" diye hayıflandı durdu.

Sarp Yokuş, Çınar Ata (Sayfa 130)Sarp Yokuş, Çınar Ata (Sayfa 130)
Sâirfilmenâm, bir alıntı ekledi.
 20 May 18:02 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Ağıtlar
(...)
Vatanlar, vatanlar, esir vatanlar,
Ey yüreyi vatan için atanlar,
Toplanın elleri silâh tutanlar,
Kıyam etsin ölülerim, sağlarım,
Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?..

Esen yellere bak sevda yelidir,
Açan güllere bak bayrak alıdır,
Senden ayrı düşen gönül delidir,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım,
Akşam olur Sabah olur ağlarım...

Duman olup dağlarına alsam mı?
Yağmur olup bağlarına yağsam mı?
Yıldız olup göklerine doğsam mı?
Ah çeker de yaşın yaşın ağlarım,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?..

Doğmuyor, doğmuyor aylar, yıldızlar,
Çalmıyor kırılmış kopuzlar, sazlar,
Karalar bağlamış gelinler, kızlar,
Akşam olur Sabah olur ağlarım,
Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?..

Allah Allah diyen ezanlar nerede?
Efeler, yiğitler, kızanlar nerede?
Taşkentler, Kırımlar, Kazanlar nerede?
Nerede benim Ural-Altay dağlarım,
Akşam olur Sabah olur ağlarım...

Artık Dede Korkut öğüt vermiyor,
Gültekin'den bildirgeler gelmiyor,
Ne söylesem Olmuyor, ah olmuyor,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım,
Akşam olur Sabah olur ağlarım...

Sürüler dağılmış yaylamaz olmuş,
Irmaklar kurumuş çağlamaz olmuş,
Ozanlar, şamanlar söylemez olmuş,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur Sabah olur ağlarım...

Mağripten maşrıkı soranlar hani?
Çin'i, Viyana'yı soranlar hani?
Üç kıt'ada dimdik duranlar hani?
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım...

Geçmiş günler birer hayâl oldular,
Bedr-i tâm idiler hilâl oldular,
Dün cevapken bugün suâl oldular
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım...

Ferhat olup şu dağları deleyim
Aç koynunu yalınayak geleyim
Zararı yok yollarında öleyim
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur Sabah olur ağlarım...

Kınaman dostlarım gözümde yaş var,
Şu kara bağrımda bir kara taş var,
Tam elli iki milyon esir kardaş var,
Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?
Akşam olur Sabah olur ağlarım...

Bütün Şiirleri, Osman Yüksel Serdengeçti (Sayfa 24 - Kurgan Edebiyat Yayınları)Bütün Şiirleri, Osman Yüksel Serdengeçti (Sayfa 24 - Kurgan Edebiyat Yayınları)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
 20 May 14:41 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Petroviç-Tanrı Bilir nerede- bir binanın arka kısmında, dördüncü katta, karanlık bir dairede oturan ve yama işlerini de orada yapan bir yama terzisiydi. Harâretle şaşı bakan tek gözüne ve yüzünün çiçek bozuğu görünümüne rağmen memurlar ve benzerlerinin pantolon ve fraklarını oldukça başarılı bir şekilde tâmir ederdi, tabii ayık ve uyanık olduğu sürece. Bu terzi hakkında fazla kelime kullamaya luzum yok fakat her iyi romancının her iyi karakteri belirli bir yere koyması gerektiğinden onun hakkında bir şeyler söylemeliyim: İşte karşınızda Petroviç! Asıl adı Grigoriy olan bu adam zengin bir adamın kölesiymiş; azat edildiğinden ve tatil günlerinde kör kütük sarhoş olduğundan beri ismi Petroviç olmuş.

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 25 - İnsan Kitap, Klasikler Seçkisi 14, İnsan Yayınları, Çeviri: Nesibe Zeynep Koç, 1. Baskı Ağustos 2016, 2. Baskı Kasım 2017)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 25 - İnsan Kitap, Klasikler Seçkisi 14, İnsan Yayınları, Çeviri: Nesibe Zeynep Koç, 1. Baskı Ağustos 2016, 2. Baskı Kasım 2017)

Varmı dünyada günah işlemeyen söyle
Yaşanırmı hiç günah işlemeden söyle
Bana kötü deyip kötülük edeceksen
Yüce Tanrı ne farkın kalır benden söyle

Beni özene bezene yaratan kim, sen
Yolumuda çizmişsin önceden
Madem bana günah işleten sen
Nedir öyleyse o cennet cehennem..

Cennete huriler varmış kara gözlü
İçkininde ordaymış en güzeli
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz
Bak bir yanda şarap bir yanda sevgili

Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Banada sapık dinsiz der durursun
Peki ben ne görünüyorsam o’yum
Ya sen ne görünüyorsan o’musun

Kim görmüş o cenneti cehennemi
Kim gitmişte getirmiş haberini
Kimselerin bilmediği bir dünya
Korkulmaya özlenmeye değermi..

Neredesin, sana başkaldırmışım işte
Karanlık içindeyim ışığın nerede
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işte...

Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı iki yüzlülükleri
Şarap içmem diye övünüyorsun ama
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki..

En büyük söz denen Kuran bile
Arada bir okunur besmeleyle
Kadehte ise öyle bir ayet var ki
Okur insan her zaman her yerde

Gökleri yarıp darma dağın ettiğin gün
Pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün
Sen sorguya çekmeden ben sana soracağım
Ey Tanrı, hangi günahım için beni öldürdün ?

İnsan son nefese hazır gerekmiş
Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş
Biz her an şarap ve sevgili ileyiz
Böylece dirilirsek işimiz iş..

Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil
Cılız karıncalarız, Süleyman değil,
Biz eskiler giyen benzi soluklarız
Pazarda sırma satan bezirgan değil..

Şarabım, kasem, sevgilim, bir de çimen
Bırak bana bunları, al cenneti sen.
Cennetmiş, cehennemmiş, kuru laf bunlar
Kim gitmiş cehenneme, kim dönmüş cenetten ?

Ben şarap içiyorum doğrudur
Aklı olanda beni haklı bulur
İçeceğimi biliyordu Tanrı
İçmesem Tanrı yanılmış olur..

Sevgiyle yuğrulmamışsa yüreğin
Tekkede manastırda eremezsin
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin..

Meyhanede kendini bilenler bulunur
Bilmeyeni ayırmak da kolay olur.
Yıkılsın bilgisizlik yuvası medrese
Oradan kendini bilip de çıkan hiç yoktur..
-Ömer Hayyam

Burak, bir alıntı ekledi.
16 May 21:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Tarih, insan zekasının bugüne kadar yarattığı en tehlikeli meyvesidir..

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Ostralya’ya beraber bakıyorsun, Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk

Sade bir hadise var ortada ‘’Vahşetler denk’’

‘‘Elimize çok iyi bir şans geçmişti, Osmanlı Bankası’nı soyamamıştık.

Sonuçta İngilizler ve Fransızlar, Çanakkale’den çekildiler, bu kendilerince başarılı bir çekiliştir.

Aslında büyük soru yerinde durmaktadır. Kim İstanbul’u elinde tutacaktır?

Cahillikle, yan yana yaşayan beşerin köle olmaktan başka kaderi yoktur. Buna da kader denmez, lakin..

İnsan zor ve tehlikeli durumlarda kendisini daha iyi tanıyormuş desem, beğenir misiniz?

Donmuştuk, kaderimize boyun eğmiş bir halimiz vardı, içimizde bir an önce sahile çıkıp düşmana haddini bildirmek heyecanıyla yanıp tutuşanlar çoğunluktaydı, ama korkarım onlar da artık burada bulunmamızın nedeni konusunda konuşmaktan çok, ne olacaksa olsun, bize ateş açan her kimse onunla savaşalım, bitsin bu iş noktasına gelmişlerdi. Açıkçası soru sormak için çok geçti. Biraz önce hepimizi romantik hayallere, derin bir ruh huzuruna kavuşturan Ege Denizi’nin üstü cesetlerle doluydu ve tarifinde zorlandığımı o muhteşem mavi-yeşil rengi artık kıpkırmızıydı.

Çevremizdeki bütün kaos ve huzursuzluğa inat burada dağ taş kırmızı gelinciklerle dolu. Çadırımızın içi ve dışı, parlak kırmızı rengiyle yaşamın güzelliğini ve çoktan unuttuğumuz aşkı bize hatırlatan gelinciklereden halılarla döşenmiş durumda. Sizin için bir tane kurutup, bu mektubu arasında yollayacağım. Ama sakın kuruyunca oluşan bordo renge aldanmayın, o renk ölü gelinciğin rengi. Siz onu burada, Gelibolu'da yaşarken görmelisiniz. Burada kendi topraklarında, yeşil çimenler üzerinde parlak kan damlası renginde pırıl pırıl yaşarken. Gelibolu gelincikleri güzellikleriyle içimi acıtarak sevindiriyor beni. Tıpkı şu anda dünyanın başka yerlerinde sevgilileriyle elele dolaşıp, bira içen yaşıtım gençlerin varlığını düşünmek gibi bir duygu bu... Evet, Gelibolu gelincikleri böyle bir duygu işte...

Bu sabah Nick ve Vic’i ortalarda göremeyince onların nerede olduklarını Will’e sordum. Gözlerini kaçırarak, ‘’nerede olduklarını Tanrı bilir John.’’ dedi. Gelibolu’da bu sözlerin tek anlamı vardır, o da ölümdür.

Ya isyan ya MELANKOLİ!

insan denen mahlukat, maalesef şeytandan hain, akbabadan beter, cellattan acımasızdır.

Zannımca çok meşakkatli durumlarda birbirlerine katlanabilen ve destek olan insanlar gelecekte de hakiki dost olurlar.

Kanıksamak tehlikeli bir histir Valideciğim. Çünkü insanın yüreği kabuk bağlamaya, derisi kalınlaşmaya başlayınca artık insan olmaktan vazgeçmiş sayılır ve başına her türlü musibet gelebilir.

Sonuca ulaşırken yaşananlar sonucun içinde yansıtılmazlar.

Bir savaşın en berbar tarafı hayatlardan çok, yaşayanların umutlarını yok etmesidir. Bu savaş artık umutlarımızı eritti. Anladım ki, hepimiz tek tek yok olana kadar bu katliam sürecfekti. Kurtuluş yok. Ya da ölmek tek kurtuluştur.

Kızım, adil olmak dünyanın en büyük eziyetidir. Ama bi defa muvaffak olursan, gözündeki perde kalkar, vicdanında körlük biter, artık hür olursun fakat bundan sonra bütün namusuzları çıplak görmek zorunda kalırsın.

Yaşlıların aniden uykuya dalışları, doğanın küçük ölüm provalarıdır.

Gerçekliğinden kuşku duyulmayacak şeyler vardır. Onlar hiç sorgulanmadan olduğu gibi alınır, öylece korunur, onlara dokunulmaz. Hayatta yaşanan en büyük düşkırıklıkları ve depresyonlar da bu sorgulamadan kabul edilen ‘doğuştan gerçeklerin yıkılmasıyla’ oluşur.

Bilinç ki farkına vardırır bilinç ki anımsatır bilinç ki acıtır.

birden kendi çocukluğunda yediği çikolataların tadını düşündü, gerçekten de çocukken yenilen çikolatalar bambaşka oluyordu, bu çocukların tat alma duygularıyla mı yoksa çocukluğun temsil ettiği masumiyet duygusunun yarattığı bir nostaljik yanılsamayla mı ilgiliydi? Bir psikolog olarak çocukluk tatlarını daima psikolojik etkenlerle açıklardı ama bu defa konuyu bir de fizyolojik açıdan düşünmeyi planladı. Evet, çocukken yenen çikolataların insan yaşamında daima en tatlı tat olarak kalmasının asıl nedeni fizyolojik olabilirdi pekala.

Eskiyi anlamak istersen, eskinin kaidelerini öğreneceksin.

Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller, durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller.

Gerçek hepimize, akıl ve cesaret kapasitemizin alacağı kadar kendini gösterir, çünkü gerçek hak edilmelidir.

Ölümle yaşadılar, hastalıkla beslendiler..

Sessiz ve incecik yağan erken bahar yağmuru, rüzgarın anlattığı ürkütücü hikayeyi, anlamış kadar için titretir insanın. Rüzgarın anlattığı hikaye, bunu daha önce hiç duymamış hiç bilmemiş olanları bile etkiler, hüzünlü bir iz bırakır ziyaretçilerde, Gelibolu’nun rüzgarı yorar yalnızlaştırır. Gelibolu’nun ayazı yaman ve ürperticidir. Yabancılar bunu anlamaz.

her olay ona nereden baktığımıza bağlı olarak farklı yüzünü gösterir bize..

ve tarih, ancak geçmişinden ders almayı öğrenen toplumların bilincinde oldukları bir geçmiştir, yokluğu, zayıflığı ya da yanlışlığı tehlike yaratır anlıyorsun di mi?

Gerçekten Gelibolu’nun ayazı yamandır. Hiç acımaz, çarpar insanı.

Hiç acımaz çarpar insanı.

Acımaz hiç Gelibolu’nun ayazı.

Ayazı Gelibolu’nun.

Gelibolu’nun.

Gelibolu.

Ah düşmanın cephanesi bu kadar çok, bizimki de bu kadar az olmasaydı görürdü onlar günlerini! Türk Milleti'nin bu yoksulluktan ne vakit kurtulacağını kara kara düşünüyorum Valideciğim. Bizim sadece cephanemiz değil, doktorumuz, hemşiremiz, ilacımız ve aşımız da yok denecek kadar azdır. Ah bu milletin burada ettiği fedakârlıklar bir gün yazılsa, tarihin en büyük destanlarından biri meydana gelir! Ah düşmanın cephanesi bu kadar çok, bizimki de bu kadar az olmasaydı görürdü onlar günlerini! Türk Milleti'nin bu yoksulluktan ne vakit kurtulacağını kara kara düşünüyorum Valideciğim. Bizim sadece cephanemiz değil, doktorumuz, hemşiremiz, ilacımız ve aşımız da yok denecek kadar azdır. Ah bu milletin burada ettiği fedakârlıklar bir gün yazılsa, tarihin en büyük destanlarından biri meydana gelir!

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu, Buket UzunerUzun Beyaz Bulut Gelibolu, Buket Uzuner

Bir roman kadar uzun hayat kadar kısa ısrarla okumanızı tavsiye ederim
Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
Adım Yaşar Berberoğlu
Eski bir sabıkalı
Eski bir katil
Eski bir katliam sanığıyım…
Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
Oysa…
Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
İster kızın
İster küfredin
İster gülün, gerçek bu…
İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
Yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
Yaka numaram 6641
Sicil numaram 28700
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
Tamam; dedim,
Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler...
Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
Tetiği düşürdüm.
Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
Hayvan geriye doğru bir takla attı.
Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
Bir daha sıktım.
Boynu düştü..
Beni tebrik ettiler.
Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
Aslında duygusal bir insandım.
Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..
can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gece sabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”

Bir çiftçi Tanrıya "Sen Tanrı olabilirsin dünyayı sen yarattın ama tarımı bilemezsin bir tek patates bile yetiştiremezsin. Çünkü çiftçi değilsin. Sözün kısası Tanrı olmana rağmen* benden öğrenebilecek bir şeyin var" diye meydan okuyor.

Tanrı büyük bir alçakgönüllülükle "Bana ne öneriyorsun? Tavsiyen nedir?" diye soruyor.

Çiftçi yanıtlıyor: "Bir yıl süreyle beni aksiliklerden koru. Sonunda evrendeki yoksulluğun sona erdiğini göreceksin."

Tanrı çiftçiye bir yıl süre tanıyor. Üstelik çiftçinin istekleri öyle az buz da değil. Fırtına olmayacak tohumları yiyen böcekler olmayacak şiddetli rüzgar esmeyecek...

Çiftçi güneş istiyor Tanrı güneşi çıkarıyor. Yağmur istiyor anında yağmur yağıyor. Yağmur dinsin dediğinde Tanrı gökyüzünü kurutuyor. Ve yıl sonunda başaklar gerçekten de mucizevi bir şekilde büyüyor.

Çiftçi kasılarak Tanrının yanına gidiyor ve böbürlenerek "Öyle bol ürün yetiştirdik ki insanoğlu on yıl boyunca hiç çalışmasa bile dünya üzerinde açlık olmayacak" diyor.

Fakat mahsul biçildiğinde ürünlerin içinde tek bir arpa tek bir buğday tanesinin bile olmadığı görülüyor.

Çiftçi şaşkın bir şekilde "Aksilik nerede? Nerede yanıldım?" diyerek Tanrıya koşuyor.

"Çok basit" diye söze başlıyor Tanrı ve devam ediyor: "Mücadeleyi engelledin. Hiç sürtüşme yoktu. Tüm kötülüklerden güçlüklerden arındırdın mahsulü. Bu nedenle de kısır kaldı. Doğada her etkenin bir rolü vardır. Güçlük çekmeden meyve alınmaz. Fırtına sağanak şimşek de gereklidir. Bunlar ürünün ruhunu özünü dingin tutarlar. Meselenin anlamı çok derindir.

Sürekli mutluysan mutluluk anlamını yitirir. Beyaz bir duvarın üzerine bembeyaz bir tebeşirle yazı yazmak yararsızdır. Sen yazsan da kimse bir şey okuyamaz. Gece gündüz kadar gereklidir. Acı üzüntü dolu günler mutluluk sevinç dolu günler kadar vazgeçilmezdir..

İşte bu gerçeği kavramak bilinçlenmektir. Yaşamın ritmidir bu. Çelişki ve ikilemleri kavramaktır. Yani yaşamın sırrını çözmektir. Eşyanın tabiatını özümsediğin doğa kanununu çözümlediğin anda senin için gölge kalmaz. Mutsuzluk bile bu aşamaya varmış kişiye ışık saçar. Üzüntünün bu türü düşmanın değil dostundur. Onu gerekli ve yanından ayrılacak bir arkadaş gibi sevgiyle taşı. İlerideki tarihlerde gelecek bir mutluluğun habercisi olarak kabullen sıkıntıyı.

Aksi takdirde yok olur erir bitersin...!

Guliver, bir alıntı ekledi.
08 May 00:39 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"İnsan elinden çıkmış tüm tapınaklar, Tanrı'nın dünyasını model alır kendine. Her tapınağın kendi su kaynağı, kubbeli tavanı, lambaları, resim ya da heykelleri, yazıtları, kurallarının olduğu kitabı, adakları, adak taşları ve din adamları vardır. Ancak hangi tapınağın su kaynağı okyanuslardır? Ya da hangisinin kubbesi, gök kubbedir? Hangisinin lambaları güneş, ay ve yıldızlardır? Ya da hangi resim, yaşayan, sevgi dolu ve birbirine yardım eden insanoğluyla kıyaslanabilir? Tanrı'nın insanoğlunun mutlu olması için yaydığı iyilikler ile ilgili kayıtlar nerededir? Nerede insanoğlunun kalbi kadar iyi anlayabileceği bir kurallar kitabı vardır? Seven kadın ve erkeğin birbiri için yaptığı iyiliklere denk olan fedakarlık ne olabilir? Ve hangi adak taşı, iyi bir insanın Tanrı'ya adanan kalbiyle kıyaslanabilir?"

İnsan Neyle Yaşar, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 64 - İndigo Kitap)İnsan Neyle Yaşar, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 64 - İndigo Kitap)