• Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palasta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi? Kır yollarıyla, çayırlarıyla, harman yerleriyle, doğa güzellikleriyle nereye gittiler? Bir Çek atasözü onların tatlı aylaklıklarını şöyle tanımlar: Tanrının pencerelerini seyrediyorlar. Tanrı'nın pencerelerini seyreden kimsenin canı hiç sıkılmaz, mutludur.
    Milan Kundera
    Sayfa 10 - Can Yayınları
  • 1)Artemis Yayınları

    “Bu sabah Ellen nerede?” diye sordu Bayan Tarleton.
    “Çiftlik kahyamızı gönderiyor da, evde kalıp onunla birlikte hesapların üzerinden geçmesi gerekti. Bay Tarleton’la oğlanlar nerede?”
    “Ah, onlar saatler önce On İki Meşeler’e gittiler. İçki yeterince sert mi diye bakacaklarmış, sanki yarın sabaha kadar vakitleri yokmuş gibi! John Wilkes'tan onları bu gece ahırda bile olsa misafir etmesini isteyeceğim. Sarhoş beş adamla uğraşamam doğrusu. Üçe kadar iyi idare ediyorum ama...”
    Gerald aceleyle konuyu değiştirmek için Bayan Tarleton’un sözünü kesti. Kızlarının geçen sonbaharda Wilkeslar’ın evindeki barbeküden ne halde geldiğini hatırlayıp gülüştüklerini hissediyordu.
    “Siz neden bugün atınızın üstünde değilsiniz Bayan Tarleton? Nellie olmadan kendiniz gibi görünmüyorsunuz. Halbuki siz stentorsunuzdur.”
    “Stentor mu, seni cahil adam!” diye bağırdı Bayan Tarleton, Gerald’ın aksanını taklit ederek. “Sentor demek istedin herhalde. Stentor tiz mitolojideki gür sesli adama denir.”
    “Ha stentor, ha sentor,” diye karşılık verdi Gerald, hatasından gocunmayarak. “Hem tazıların peşindeyken sizin sesiniz de ondan farklı değil.”
    “Lafı gediğine koydu anne,” dedi Hetty. “Ne zaman bir tilki görsen Kızılderililer gibi bağırdığım söyledim sana.”
    “Dadı kulaklarını temizlerken senin bağırdığın kadar bağırmıyorum hiç olmazsa,” dedi Bayan Tarleton. “Hem sen on altı yaşındasın! Bugün neden atımın üzerinde olmadığıma gelince, Nellie bu sabah bir tay doğurdu.”
    Atlara duyduğu İrlandalı tutkusuyla gözleri ışıl ışıl yanarak, “Gerçekten mi!” diye bağırdı Gerald gerçek bir ilgiyle. Scarlett annesiyle Bayan Tarleton’u kıyaslarken hissettiği şoku bir kez daha yaşadı. Ellen’a göre kısraklar ve inekler hiç yavrulamazdı. Tavuklar bile yumurtlamazdı. Ellen bunlarla hiç ilgilenmezdi. Ama Bayan Tarleton’un bu konu açılınca sustuğu görülmemişti.
    “Küçücük dişi bir tay değil mi?”
    “Hayır, bacakları iki metreye yakın, güzel, küçük bir damızlık. Gelip görmelisiniz Bay O’Hara. Tam bir Tarleton atı. Rengi de Hetty’nin saçları kadar kızıl.”
    “Hetty’ye de benziyor zaten,” dedi Camilla. Sonra da uzun yüzlü Hetty ona vururken birbirine karışan eteklerin ve havada uçuşan şapkaların arasında haykırarak gözden kayboldu.
    “Benim taylar fazla tepişiyorlar bugün,” dedi Bayan Tarleton. “Bu sabah Ashley’yle Atlanta’dan gelen küçük kuzeni hakkındaki haberleri öğrendiğimizden beri yerlerinde duramadılar. Melanie miydi, neydi kızın adı? Tanrı kutsasın tatlı, küçük bir kızdı ama ne adını, ne de yüzünü hatırlıyorum. Bizim aşçı Wilkeslar’ın Uşağının karısı olur da, geçen gece gelip nişanın bu akşam duyurulacağını söylemiş, aşçı da bu sabah bize söyledi. Kızların hepsi nedense çok heyecanlandı. Zaten herkes yıllardır Ashley’nin ya Macon’daki -Burr ailesinden- kuzenlerinden biriyle, ya da o kızla evleneceğini bilir. Honey Wilkes da Melanie’nin erkek kardeşi Charles’la evlenecek mesela. Söylesenize Bay O’Hara, Wilkeslar’ın aile dışından biriyle evlenmesi kanuna aykırı mı? Çünkü eğer...”
    Scarlett, güiüşmelerin geri kalanını duymadı. Bir an için güneş soğuk bir bulutun ardına gizlenip her şeyin rengini alıp götürmüştü sanki. Yemyeşil ağaçlar hastalıklı, kızıl çubuk solgun görünüyordu; bir dakika önce pespembe olan çiçekli arsız otlar sararıp solmuştu. Parmaklarını arabanın döşemesine batırdı, şemsiyesi sallanıp duruyordu. Ashley’nin nişanlı olduğunu bilmekle insanların bunu öyle rahat konuştuğunu duymak farklı şeylerdi. Sonra bütün gücüyle cesaretini topladı Ve güneş yeniden parlarken yeryüzü kendine geldi. Ashley’nin kendisini sevdiğini biliyordu. Bu kesin bir Şeydi ve bu gece nişan duyurulacakken aşıkların gizlice kaçtığını duyunca Bayan Tarleton'un nasıl şaşıracağını düşünerek gülümsedi. Kendisi Melanie'den konuşup dururken sinsi Scarlett'ın orada oturup nasıl dinlediğini komşularına anlatacaktı. Kendi düşüncelerine dalmış gülümserken, dikkatlice annesinin sözlerinin etkisini izleyen Hetty şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
    “Ne derseniz deyin Bay O'Hara,” dedi Bayan Tarleton kesin bir ifadeyle. “Bu kuzenlerle evlenme işi çok yanlış. Ashley’nin Hamilton kızıyla evlenmesi neyse de, Honey’nin o soluk yüzlü Charles Hamilton’la evlenmesi yazık doğrusu.”
    “Honey Charlie’yle evlenmezse başka kimseyi bulamaz,” dedi zalim ve kendi popülerliğinden emin olan Randa. “Ondan başka sevgilisi olmadı ki. Charlie'nin de nişanlandıkları günden beri ona çok yakın davrandığını görmedim. Scarlett geçen Noel nasıl peşinden koşmuştu hatırlıyor musun?”
    “Sus bakayım,” dedi annesi. “Akrabalar, ikinci kuşaktan kuzen olsalar bile birbirleriyle evlenmemelidirler. Yoksa ırk zayıflar. Durum atlardaki gibi değil ki. Bir kısrağı kardeşiyle veya babayı kızıyla çiftleştirebilirsin ve kan bağlarını biliyorsan iyi sonuçlar alırsın ama insanlarda durum farklı. İyi sonuçlar da çıkabilir ama dayanıklı olmak. Siz...”
    “Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim hanımefendi! Wilkeslar kadar iyi insanlar tanıyor musunuz? Oysa Brian Boru’nun küçüklüğünden beri aile içinden kız alıp veriyorlar.”
    “Ama artık buna son vermelerinin zamanı geldi, çünkü her şey ortada. Hadi Ashley’yi geçelim, yakışıklı şeytanın teki gerçi o da... Ama o iki küçük, soluk yüzlü Wilkes kızlarına bakın. Zavallılar! Hoş kızlar tabii ama ayakta duracak halleri yok. Ya Bayan Melanie? Çöp gibi, üstelik ruhu çekilmiş sanki. Üfleseniz uçacak. Kendine ait bir fikri bile yoktur. İşi gücü “hayır efendim, evet efendim’ deyip durmak. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Bu ailenin yeni bir kana ihtiyacı var; benim kızıllarım veya sizin Scarlett’ınızınki gibi güzel, güçlü bir kana. Beni yanlış anlamayın. Wilkeslar kendilerine göre iyi insanlar, onları sevdiğimi de bilirsiniz ama gelin dürüst olalım. Fazla yakın akraba ilişkileri olmuş. Kuru toprak üzerinde iyidirler ama inanın Wilkeslar'ın çamurlu bir toprakta koşabileceklerini sanmıyorum. Dayanıklılıklarını kaybetmişler; beklenmedik, zor bir durum olduğunda üstesinden gelebileceklerine hiç inanmıyorum. Kuru havada iyiler tamam ama ben her havada koşabilen iyi bir at isterim! Hem kendi aralarında evlenmeleri onları buralardaki diğer insanlardan farklılaştırdı. Sürekli piyano çalıp kafalarını kitaplarına gömüyorlar. Ashley avlanmaktansa kitap okumayı tercih ediyordur eminim. Evet, buna eminim Bay O’Hara! Kemiklerine bakın, inceciktir. Aile dışından güçlü kuvvetli eşlere ihtiyaçları var.”

    2) Yayınevi belirsiz, e-kitap:

    Mrs. Tarleton: "Ellen nerede?" diye sordu.
    "Bizim ırgatçıbaşını işten çıkarmak ve onunla beraber hesapları incelemekle uğraşıyor. Mr. Tarleton'la oğullarınız nerede?"
    "Ah, onlar saatlerce önce Oniki Meşeler'e gittiler. Punçu kontrol edip yeteri kadar sert olup olmadığına bakacaklardı. Sarhoş olmak için yatmaları pahasına da olsa, onları bu gece alıkoymasını söyleyeceğim. Beş sarhoş adama katlanamıyorum. Üçe kadar idare edebiliyorum ama..."
    Gerald konuyu değiştirmek için aceleyle onun sözünü kesti. Kızlarının, kendisinin Wilkesler'deki geçen ziyafetten ne halde döndüğünü hatırlayarak arkasında kıkırdamakta olduklarını hissetti.

    İrlandalıların atlara karşı duydukları büyük tutku gözlerinden okunuyordu. Scarlett yine annesini Mrs. Tarleton'la kıyaslayarak dehşete düştü. Ellen için, ne atlar, ne de inekler yavrulardı. Hatta tavuklar bile yumurtlamazdı. Ellen bu gibi şeyleri tamamen görmezlikten gelirdi. Ama Mrs. Tarleton'un böyle huyları yoktu. Gerald: "Mellie dişi bir tay mı doğurdu?"
    "Hayır, hayır uzun bacaklı bir erkek tay doğurdu. Gelip onu görmelisiniz. Mr. O'Hara. Gerçek bir Tarleton atı. Hetty'nin bukleleri gibi kırmızı."
    Camilla: "Zaten biraz Hetty'e benziyor," dedi ve vahşi kahkahalarla arabayı dolduran kumaş kalabalığı arasına saklandı.
    Mrs. Tarleton: "Kızlarımızın bu sabahki deliliğini hoş görün," dedi. "Ashley'in Atlantalı küçük kuzeni ile nişanlanacağını duyduklarından beri tepinip duruyorlar. Neydi adı o kızın? Melanie mi? Tanrı beraberinde olsun, kesinlikle iyi bir kız, ama hiçbir zaman ne yüzünü, ne de adını hatırlayabiliyorum. Bizim aşçının kocası Wilkesler'in uşağıdır. Dün gece gelip nişanının bugün ilan edileceğini söyledi. Cookie de bu sabah haber verdi. Sebebini bir türlü anlayamıyorum, ama bu haber kızları pek heyecanlandırdı. Herkes yıllardan beri Ashley'in, Maconlu Bunlardan biriyle evlenmediği taktirde o kızla evleneceğini biliyordu. Aynı şekilde. Honey Wilkes de Melanie'nin erkek kardeşi Charles ile evlenecek. Söylesenize Mr. O'Hara, Wilkesler'in kendi ailelerinin dışında biriyle evlenmeleri prensiplerine aykırı mıdır?"
    Scarlett bu sözlerin gerisini duymadı. Yelpazesini hırsla sallamaya başladı. Ashley'in evleneceğini bilmek başka, insanların bundan olağan bir şeymiş gibi konuştuğunu duymak başkaydı. Sonra yeniden cesaretini kazandı. Ashley, Scarlett'le kaçar ve evlenirse Mrs. Tarleton ne kadar şaşıracaktı. Herkese gidip anlatacaktı Scarlett'in ne sinsi bir kız olduğunu, Ashley ile işi pişirmişken, büyük bir soğukkanlılıkla Ashley ile Melanie'nin evleneceklerinden söz edilirken dinlediğini... Kendi düşüncelerine gülümsedi. Mrs. Tarleton, kesinlikle: "Ne derseniz deyin, Mr. O'Hara," diyordu. "Ben, aile içinde evlenmeye karşıyım. Zaten Ashley Hamiltonlar'ın kızıyla evlenmekle hata ediyor. Bir de Honey, ne diye evlenecek o solgun yüzlü Charles Hamilton'la?"
    Mrs. Tarleton konuşmasına devam etti: "Akrabalar evlenmemeli. Uzak akrabaların evlenmesi bile doğru değil. Kanı zayıflatır bu. Atlardaki gibi olmaz her şey insanlarda. Eğer kanlarını biliyorsanız, iki kardeşi çiftleştirip gayet iyi sonuçlar alabilirsiniz. Ama insanlar başka. Belki kibar ve asil bir aile geliştirebilirsiniz böylece, ama sağlık ve kuvvet aramayın."
    "Peki, ama bana Wilkesler'den daha mükemmel insanlar gösterebilir misin? Brian Boru'nun çocukluğundan beri kendi aralarında evlenirler. Bu yüzden, sizinle aynı fikirde olduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta aksine bahse girerim."
    "Wilkesler'in bu işten vazgeçmelerinin zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü sonuçları görülmeye başladı. Ashley'i bir yana bırakalım, o yakışıklı bir şeytandır; ama Wilkesler'in solgun yüzlü kızlarına bakın! Zavallıcıklar! Küçük Miss Melanie'ye bakın. Tüy gibi ince. sert bir rüzgârla uçacak kadar çelimsiz ve ruhsuz! Hiçbir konuda kendine ait bir fikri yok. Ancak, "Evet, efendim", "Hayır, efendim," diyebiliyor. Başka bir söz çıkmıyor ağzından. Bu ailenin, benim kızıl saçlı kızlarım ya da sizin Scarlett'iniz gibi yeni, güçlü, hayat dolu bir kana ihtiyacı var. Beni yanlış anlamayın sakın. Wilkesler kendilerine göre çok iyi insanlardır; onları pek severim, ama doğruyu söylemek gerekirse, yaptıkları hiç de akıllı bir şey değil! Çok becerikli görünüyorlar, ama sözlerime kulak verin, o kadar da becerikli olduklarını sanmıyorum. Cesur, atak, güçlü bir yanları kalmamış onların. Beklenmedik bir şeyle karşılaşacak olsalar ne yaparlar acaba? Hareket kabiliyetlerini kaybetmişler sanki. Yağmur, çamur, güçlükler onlara göre değil. Kuru hava insanları olup çıkmışlar. Bana herhangi bir havada değişmeden dörtnala gidecek iri yarı bir at verin! Onunla üstesinden gelemeyeceğim iş yoktur. Ama Wilkesler'in kendi aralarında evlenmeleri, onları bu çevredeki bütün ailelerden farklı bir hale getirmiş. Ya piyanoyla uğraşır ya da kitap okurlar. Eminim ki, Ashley ava gitmektense kitap okumayı yeğler. Evet, evet, bunun böyle olduğuna inanıyorum, Mr. O'Hara! Bir de kemiklerine bakın onların. Ne kadar ince. Onlara güçlü kuvvetli kızlar ve erkekler gerek."
  • Hayır! Ben çileci idealin doğal antagonistini aradığımda, “onun karşıt idealini dile getiren karşıt istenç nerede?” diye sorduğumda, bilimi sürmesinler benim önüme. Bilim bu iş için kendi ayakları üzerinde durmaktan çok uzak, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, önce bir değerler-idealini gereksinir bilim, hizmetinde kendine inanma hakkını elde edeceği, değerler yaratan bir iktidarı gereksinir - bilimin kendisi değer yaratıcı değildir hiçbir zaman. Çileci idealle ilişkisi özünde, hiç düşmanca bir ilişki değildir henüz; kaldı ki esas olarak, onun iç düzenlenimindeki itici gücü temsil eder daha çok. İtirazı ve savaşımı - daha dikkatlice incelenirse görülür- idealin kendisine yönelik değildir hiç de, yalnızca onun dışa dönük edimlerine, kılık kıyafetine, oynadığı maskeli oyuna, zaman zaman duyarsızlaşmasına, katılaşmasına, dogmalaşmasına yöneliktir - onun dışrak yanını reddetmekle onun içindeki yaşamı azat eder. Bu ikisi, bilim ve çileci ideal, aynı zemin üzerinde dururlar - daha evvel değindim buna -: hakikate-fazla-değer-biçme (daha doğrusu: hakikatin değer-biçilemezliğine, eleştirilemezliğine olan inanç) zemini üzerinde dururlar, tam da bu yüzden zorunlu olarak birbirlerinin müttefikidirler, - öyle ki onlardan biriyle savaşma durumunda, hep her ikisiyle de savaşmak ve her ikisini de sorgulamak gerekir. Çileci ideale bir değer biçme, beraberinde kaçınılmaz olarak bilime bir değer biçmeyi de getirir: bu yüzden vaktiyle gözünüz açık, kulağınız kirişte olsun! (Sanat, - şimdilik şu kadarını söyleyeyim, ileride uzun uzadıya bahsedeceğim bundan çünkü, - tam da yalanın onda kendini kutsadığı, vicdanın onda yanıltma istencinden yana olduğu sanat, bilime oranla çok daha esaslı biçimde karşıdır çileci ideale: Platon’un, Avrupa'nın şimdiye kadar çıkarmış olduğu bu en büyük sanat düşmanının içgüdüsü de böyle duyumsamıştı. Platon Homeros’a karşı: tüm antagonizm, asıl antagonizm budur - bir yanda en iyi niyetli “Öte-dünyacı”, yaşamın en büyük kara çalıcısı; diğer yanda, yaşamı istemi dışında tanrısallaştıran altın doğa. Bu yüzdendir ki, çileci idealin hizmetindeki bir sanatçı uşaklığı olabilecek en esaslı sanatçı yozlaşmasıdır ve ne yazık ki en alışılagelmiş olanıdır: hiçbir şey bir sanatçıdan daha yozlaştırılabilir değildir çünkü.) Bilim, fizyolojik açıdan bakıldığında da, çileci idealle aynı zemin üzerinde durur: belirli bir yaşam yoksullaşması orada olduğu gibi burada da önkoşuldur, - soğumuş duygulanımlar, yavaşlamış tempo, içgüdünün yerine diyalektik, yüzlerde ve hareketlerde ifade edilen ciddiyet (ciddiyet: daha zahmetli bir metabolizmanın, debelenen, güçlükle işleyen bir yaşamın bu en şaşmaz belirtisi). Bir halkın yaşamında bilginlerin ön plana çıkmış olduğu dönemlere bakın: bitkinlik, çoğunlukla da gece ve çöküş dönemleridir, - dolup taşan kuvvet, yaşama güven, geleceğe güven yok olmuş gitmiştir. Bürokratların ağırlıkta olmaları hiçbir zaman hayra alamet değildir: tıpkı demokrasinin, savaş yerine hakem mahkemelerinin, kadın eşitliğinin, merhamet dininin yükselişinin ve alçalan yaşamın belirtisi daha ne varsa hiçbirinin hayra alamet olmaması gibi. (Bilimin sorunsallaştırımı; bilimin anlamı nedir? - bununla ilgili olarak bkz. “Tragedyanın Doğuşu”nun önsüzü.) - Hayır! bu “modern bilim” - gözünüzü dört açın bu konuda! - çileci idealin en iyi müttefiki şimdilik, özellikle de onun en bilinçsiz, en istemdışı, en gizli saklı ve en yeraltındaki müttefiki olması nedeniyle! Aynı oyunu oynadı bunlar şimdiye dek, bu “tin fukaraları” ve o idealin bilimsel muhalifleri (bu muhaliflerin, diğerlerinin karşıtı olduklarını, sözgelimi tin zengini olduklarını düşünmekten sakınmak gerektiğini de belirtelim bu arada: - öyle değildir onlar, tinin didinenleri diye adlandırmıştım ben onları). Bu sonuncuların şu ünlü zaferleri: kuşkusuz zaferdir onlar - ama neye karşı? Çileci ideal hiç de yenilgiye uğratılmamıştır onlarla, daha ziyade, o ideale bitişmiş ve onun görünümünü kabalaştıran her duvarın, her ilave yapının bilim tarafından bir bir ve acımasızca sökülüp yıkılması ile daha kuvvetli, yani daha kavranamaz, daha soyut, daha sinsi kılınmıştır. Teolojik astronominin uğramış olduğu hezimetin, o idealin hezimeti anlamına geldiğini mi düşünüyorlar gerçekten?.. Varoluşun o hezimetten bu yana, şeylerin görünür düzeni içinde daha rast gele, daha kenarda köşede, daha fuzuli bir konum almasıyla, varoluşunun bilmecesinin öbür-dünyacı bir çözümünü daha mı az gereksinir oldu insan böylece? Özellikle de insanın kendini küçültmesi, kendini küçültme istenci Kopernik’ten bu yana durdurulamaz bir ilerleme içinde değil mi ki? Ah, varlıklar hiyerarşisinde onun vakurluğuna, biricikliğine, yeri dolduramazlığına olan inanç yok oldu gitti, - hayvan oldu o; tastamam hayvan, eksiksiz ve fazlasız, o ki daha evvelki inancında neredeyse Tanrıydı (“Tanrı’nın çocuğu”, “Tanrı-insan”) ... Görünen o ki insan, Copernicus'tan bu yana yokuş aşağı gidiyor, - merkez noktadan gittikçe daha hızla yuvarlanarak uzaklaşıyor artık - nereye? hiçliğe mi? “kendi hiçinin yürek delici duygusu”na mı?.. Haydi öyleyse! tam da bu yol dosdoğru - eski ideale götürmez mi?.. Bütün bilim (ve asla yalnızca astronomi değil; onun küçültücü ve yıkıcı etkisine ilişkin olarak Kant dikkate değer bir itirafta bulunmuştur: “o benim önemimi hiçe indiriyor”... ); bütün bilim, doğal olanı gibi doğal olmayanı da - bilginin özeleştirisini böyle adlandırıyorum ben -, insanı şimdiye kadar kendisine duymuş olduğu saygıdan vazgeçirmek peşinde bugün, sanki o saygı tuhaf bir kibirlilikten başka bir şey değilmiş gibi; hatta denebilir ki bilimin kendi övüncü, stoik ataraksia'nın (sarsılmazlık) bilime özgü katı biçimi, onun, bu güçlükle elde edilmiş kendini aşağılamasını, insanın kendine saygı duymasını sağlayan en son ve en ciddi talebi olarak ayakta tutmasında yatar (kaldı ki haklı da olarak: çünkü aşağılayan, ne olursa olsun, “saygı göstermeyi unutmamış” biridir gene de...). Bununla çileci ideale karşı mı koyulmaktadır aslında? Kant’ın, teolojik kavram dogmacılığı (‘Tanrı”, “ruh”, “özgürlük”, “ölümsüzlük”) karşısındaki zaferinin, o ideale sekte vurmuş olduğu (teologların bir süre için kafalarında kurmuş oldukları gibi) hâlâ ciddi olarak düşünülmekte midir gerçekten? - kaldı ki Kant’ın kendisinin böyle bir niyeti dahi var mıydı, orası şimdilik bizi ilgilendirmiyor. Kesin olan şu ki, her çeşit transandantalistin işi, Kant’tan bu yana gene tıkırında, - teologlardan kurtuldular: ne mutluluk! - Kant, bundan böyle kendi bileklerinin gücüyle ve en iyi bilimsel saygınlıkla “yüreklerinin dileği” peşinde gidebilecekleri o gizli yolu gösterdi onlara. Keza: bilinmeyenin ve gizemli olanın hayranları olarak şimdi de soru işaretinin kendisine Tanrı diye tapındıkları için agnostikleri kim kınayabilir ki artık? (Xaver Doudan, “l’habitu de d'admirer l’inintelligible au lieu de rester tout simplement dans l’inconnu“nün [anlaşılmayanı, bilinmeyen olarak bırakmaktansa, onu hayranlık duyulacak bir nesneye dönüştürme alışkanlığı] yol açtığı hasardan söz ediyor bir keresinde; eskiler böyle bir şeyden kaçınırlardı diye düşünüyor.) İnsanın “bildiği” her şeyin insanın dileklerini tatmin etmekten uzak olduğunu, daha çok bu dileklerle çeliştiğini ve dehşet uyandırdığını varsayarsak, bunun suçunu “dileme”de değil de “bilme”de arama hakkına sahip olmak ne ilahi bir kaçamaktır!.. “Bilinemez: dolayısıyla - Tanrı vardır”: ne yeni bir elegentia syllogismi! (güzel çıkarım şekli) ne büyük bir çileci ideal zaferi! -
  • Çileci ideal, yalnızca sağlığı ve beğeniyi bozmakla kalmamış bir üçüncüyü, dördüncüyü, beşinciyi, altıncıyı da bozmuştur - daha neler bozmuş olduğunu söylemekten kaçınacağım (yoksa sonunu nasıl getirirdim ki!). Bu idealin yol açmış olduğu şeyler değil burada benim tarafımdan açığa çıkarılacak olan; daha ziyade ve yalnızca, bu idealin ne anlama geldiği, neye ilişkin bir ipucu verdiği, ardında, altında, içinde nelerin gizli olduğu, neyin geçici, belirsiz, soru işaretleri ve yanlış anlamalarla yüklü ifadesi olduğu. Ve sırf bu amaç doğrultusunda, bu idealin etkilerinin muazzamlığını, uğursuz etkilerinin muazzamlığı ile birlikte okurlarımdan esirgemedim: onları, bu idealin anlamına ilişkin sorunun benim için en son ve en korkunç olan yönüne hazırlamak için. Bu idealin iktidarının, iktidarının muazzamlığının anlamı nedir? Neden bu ölçüde izin verilmiştir ona? Neden daha iyi karşı konulmamıştır? Çileci ideal bir istenci dile getirmektedir: nerededir ona karşıt istenç - karşıt bir ideali dile getirecek olan karşıt istenç? Çileci idealin bir ereği vardır, - bu o kadar genel bir erektir ki, insan varoluşunun tüm diğer ilgileri onun yanında ufak tefek ve dar görünür; çağları, halkları, insanları hep bu tek bir ereği temel alarak yorumlar, başka hiçbir yoruma, hiçbir ereğe geçerlik tanımaz, yalnızca kendi yorumu doğrultusunda geri çevirir, reddeder, evetler, onaylar (bu kadar sonuna dek tasarlanmış bundan daha başka bir yorum dizgesi olmuş mudur ki şimdiye dek?); hiçbir iktidarın boyunduruğu altına girmez, her iktidar karşısında kendi önceliğine, her iktidarla arasındaki mutlak mertebe mesafesine inanır daha çok, - yeryüzünde iktidar adına ne varsa hepsinin önce kendisinden hareketle bir anlam, bir var olma hakkı, bir değer kazanması gerektiğine inanır, onun eseri için bir alet, onun ereğine götüren bir yol ve araç olarak, o bir Ereğe... Nerede bu kapalı istenç-erek-yorum dizgesinin karşılığı? Neden yok bu karşılık?.. Öteki “bir Erek” nerede?.. Ama bana dediklerine bakılırsa, yok değilmiş bu karşılık; o ideale karşı yalnızca uzun ve başarılı bir savaş vermekle kalmamış, esas meselelerin tümünde de o ideali alt etmiş artık: tüm modern bilimimiz bunun belgesiymiş, - o modern bilim, asıl bir gerçeklik-felsefesi olarak, görünüşe bakılırsa yalnızca kendine inanıyormuş, görünüşe bakılırsa kendine karşı cesareti, kendine karşı istenci varmış ve şimdiye kadar da Tanrı, ahiret ve olumsuzlayan erdemler olmaksızın pekala idare etmişmiş. Ne var ki beni, böyle gürültü patırtı ve tahrikçi-gevezeliğiyle ikna edemezler: kötü müzisyen bu gerçeklik borazancıları; sesleri, duyulduğu gibi, derinlerden gelmiyor, bilimsel vicdanın uçurumları dile gelmiyor onlarla - bilimsel vicdan bugün bir uçurumdur çünkü - “bilim” sözcüğü bu trompetçi-ağızlarında düpedüz bir edepsizlik, bir suiistimal, bir utanmazlıktır. Hakikat, burada ileri sürülenin tam tersidir: bırakın bilimin bugün, kendi üstünde bir ideali olmasını, kendine inancı mutlak olarak yoktur, - ve bilim nerede hala tutku, sevgi, kor, acı demekse, orada çileci idealin karşıtını değil, onun en yeni ve asil biçimini oluşturmaktadır daha çok. Tuhaf mı geliyor sizlerin kulağına bu?.. Bugünün bilginleri arasında da uslu ve mütevazı, kendi köşesinden hoşnut olan ve bu yüzden, kendi köşesinden hoşnut olması yüzünden, kimi zaman hiç de mütevazı olmayan bir biçimde ‘bugün özellikle de bilim alanında bütünüyle memnun olunması gerektiği’ talebiyle sesini duyuran işçi milletinden yeterli miktarda var, - yapılacak pek çok yararlı şey varmış bilim alanında. Buna itirazım yok; en son yapmak istediğim, bu namuslu işçilerin zanaatlarından aldıkları keyfi bozmak: yaptıkları işler beni sevindiriyor çünkü. Ne var ki bilim alanında bugün sıkı biçimde çalışılıyor olması ve hoşnut işçilerin varlığı, bugün bilimin bir bütün olarak bir ereği, bir istenci, bir ideali, bir büyük inanç tutkusu olduğunun kanıtı değildir kesinlikle. Durum, daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, bunun tersidir: bugün bilimin, çileci idealin en yeni tezahür şekli olmadığı durumlarda - ki genel yargının yönünü değiştiremeyecek kadar nadir, asil ve seçkin durumlardır bunlar -, her tür bezginliğin, inanmazlığın, kemirgen solucanın, despectio sui’nin (kendini hor görme), vicdan rahatsızlığının gizlendiği yerdir, - idealsizliğin huzursuzluğudur tam da, büyük sevginin eksikliğinin acısıdır, istem dışı bir yetingenlikten duyulan yetersizliktir. Ah neler gizlemiyor ki bilim bugün! Ne kadar çok şey gizlemek zorunda en azından! En iyi bilginlerimizin becerikliliği, şuursuz çalışkanlıkları, gece gündüz durmadan tüten kafaları, hatta zanaatlarındaki ustalıkları - bütün bunların asıl anlamı, ne de sıklıkla, herhangi bir şeyi kendi gözleri önünden uzaklaştırmakta yatıyor! Bir kendini-uyuşturma yolu olarak bilim: bilir misiniz bunu?. . Kimi zaman - ki bilginlerle ilişkide olan herkes yaşar bunu - zararsız bir sözcükle en derinden yaralarsınız onları, onlara iltifat ettiğinizi sandığınız bir anda kendinize karşı hınçlandırıverirsiniz bilgin dostlarınızı, küplere bindiriverirsiniz onları, sırf aslında kiminle karşı karşıya olduğunuzu keşfetme kabalığında bulunmuş olduğunuz için: ne olduklarını kendilerine itiraf etmek istemeyen acı çekenlerle; yalnızca tek bir şeyden korkan uyuşturulmuşlar ve şuursuzlarla: bilince varmaktan...
  • Kablosuz iletişim, türbin motorları, helikopterler, florasan ve neon lambalar, torpidolar ve hatta X-ray ile ilgili buluşları var. Yaklaşık 700 patente sahip Tesla'nın birçok buluşu da Thomas Edison tarafından çalındığı söyleniyor. Peki Tesla'nın yıllar önceden kalan, gizli bir röportajının olduğunu biliyor muydunuz? İşte bu röportaj.
    Gazeteci: Bay Tesla, sizin için kozmik süreçlere karışan biri diyorlar. Sahiden siz kimsiniz?
    Tesla: Bu doğru bir soru, tüm sorularına cevap vermeye çalışacağım.
    Gazeteci: Bazıları sizin Hırvat olduğunuzu söylüyorlar. Küçük bir köyde doğmuşsunuz, öyle mi?
    Tesla: Evet, tümü doğru. Aslen Sırpım. Ancak Hırvatistan benim anavatanım, bundan gurur duyuyorum.
    Gazeteci: Fütüristler, 20. yy'ın sizin başınızın üstünde doğduğunu söylüyorlar. Manyetik alanı kutsuyor, indüksiyon motoruna ilahiler söylüyorlar. Sizin buluşunuz olan alternatif akım, bugün fizik ve kimyayı dünyanın yarısına hakim kılabilir. Endüstri sizi en büyük hayırsever ilan etmek üzere. Tesla laboratuvarında ilk defa atomu kırabildiniz. Deprem titreşimlerine sebep olabilen bir cihaz yaptınız. Siyah kozmik ışınları keşfettiniz. Beş elementin sırrını araştıran Empedokles gibi, varlığın sırlarına vakıf oldunuz. Birçok kişi için ilahi bir figür gibisiniz.
    Tesla: Evet, bu anlattıklarınızın bazıları en önemli buluşlarımdan birkaçı. Ancak ben yenilmiş bir adamım. Yapabileceğim en büyük şeyleri yapamadım.
    Gazeteci: Bunlar nelerdir, bay Tesla?
    Tesla: Tüm dünyayı aydınlatmak istedim. Dünya'nın Güneş gibi parlaması için yeterli miktarda enerji mevcut. İstediğimi yapmama izin verselerdi, tıpkı Satürn'ün etrafındaki halka gibi Dünya'nın da ekvator kısmında da ışıktan bir halka olacaktı. İnsanoğlu buna hazır değil. Colorado Springs'de yaptığım çalışmada dünyayı elektriğe batırdım. Ayrıca insanlara pozitif zihinsel enerji sunabiliriz. Bach ve Mozart gibi büyük müzisyenler veya büyük şairler geldi geçti. Dünya'nın iç kısmında barışın, neşenin ve sevginin enerjisi var. Dünya tarafından büyütülmüş bir çiçek aldığımda veya topraktan çıkana yiyeceklerde, orayı bir kişinin vatanı yapan her şey vardır. Yıllarımı, bu enerjinin insanları nasıl etkilediğini araştırmakla geçirdim. Gülün güzelliği ve kokusu ilaç olarak ve güneş ışınları yiyecek olarak kullanılabilir. Yaşam sonsuz sayıda biçime sahiptir ve bilim insanının amacı bunları her maddede bulmaktır. Burada üç esas nokta var. Benim yaptığım sadece araştırmak. Bunları bulamayacağımı biliyorum ancak yine de araştırmaktan vazgeçmeyeceğim.
    Gazeteci: Bunlar nelerdir?
    Tesla: Birinci mesele yiyecek. Aç bir dünyayı beslemek için ne kadar yıldız veya Dünya enerjisi gerekir? Bir diğeri kötülüğün ve acının gücünü yok etmektir. Bu, uzayın derinliklerinde bir salgın olarak görülür. Üçüncüsü de evrende aşırı ışık var mıdır? Tüm astronomik yasaların ortadan kalktığı ve matematiksel denklemlerin işe yaramadığı, değişime uğramayan bir yıldız keşfettim. Bu yıldız bu galakside. Boyutu bir elma kadar, ağırlığı ise tüm Güneş Sistemi'miz kadar. Biliyorum, yer çekimi kanunları uçmak için aşılması gereken bir şey, ancak ben bireylerin fiziksel olarak uçmasını değil, bilinçleriyle bir yerden bir yere gitmesini araştırıyorum. Havadaki enerjiyi uyandırmaya çalışıyorum. Bu gezegende boş bir alan yok. Boş olarak düşünülen alan sadece maddenin farklı bir tezahürü.
    Gazeteci: Her gün evinizin penceresine kuşların geldiği söyleniyor.
    Tesla: İnsan kuşlara karşı duygusal olmalı. Onlar gerçeğin habercisidirler.
    Gazeteci: Smiljan'daki o günlerden beri uçmayı bırakmadınız.
    Tesla: Çocukken çatıdan uçmak istedim ve düştüm. Hesaplamaları yanlış yapmışım. Unutma, gençlik yaşamdaki en önemli kanattır!
    Gazeteci: Hiç evlendiniz mi?
    Tesla: Hayır.
    Gazeteci: Rölativite teorisine saldırdığınız için hayranlarınız şikayet ediyor. Eğer enerji her yerde ise nerede bu göremediklerimiz?
    Tesla: İlk önce enerji, sonra madde oluşuyor. Evren ışık olarak bildiğimiz özgün ve ebedi enerjiden doğdu. Madde sonsuz ışık formlarının bir tezahürüdür. Evrenin dört temel yasası var. Birincisi, matematiksel bir ölçünün olması. İkincisi karanlığın içinde yayılıyor olması. Üçüncüsü ışığın bir ışınsal maddeye dönüşmesi. Dördüncüsü başı ve sonu olmaması. Yaratılış sonsuzdur.
    Gazeteci: Ancak bu teoriye karşı ders vermiyorsunuz, neden?
    Tesla: Unutmayın, sonsuzluğu anlayamamamızın nedeni evrenin kavisli yapıda olması değil, insan zihnidir. Ben ışığın bir parçasıyım. Evren tıpkı bir senfoni gibi, düzenli ve harmonik. Einstein bu sesi duysaydı rölativite teorisini yaratmazdı. O, sadece kaosun habercisi.
    Gazeteci: Bay Tesla, bir ses mi duyuyorsunuz?
    Tesla: Her zaman duydum. Benim manevi kulağım gökyüzü kadar büyük. Einstein bir kısmı çok iyi olan birçok iş yaptı. Ona garezim yok. Yalnız “eter"in olmadığını düşünmesi büyük bir hata.
    Gazeteci: Gençliğinizde sık sık hasta olduğunuz söyleniyor, bu doğru mu?
    Tesla: Evet sık sık yaşam gücümün düştüğü doğru. Bazen insanın acı çekmesi gerekebilir. Küçükken koleraya yakalanmıştım. Babam teknoloji üzerinde çalışmalar yapmama izin verince geçti. Bir kişinin zihin gücünü asla küçümsemeyin.
    Gazeteci: Bay Tesla, bu bir oyun mu? Bana zihin gücünden bahsediyorsunuz...
    Tesla: Evet bir oyun, ben oynadım ve elektrikle çözdüm. Unutma, Nikola Tesla yıldırım hakkındaki gerçekleri keşfeden ilk kişi.

    Gazeteci: Kuşkusuz okuyucularımız mizahı seviyor, yalnız bilim ile bazı kişisel görüşlerinizi karıştırıyor gibisiniz.
    Tesla: Bay Smith, insanlar fazla ciddiler. Bir Çin atasözü der ki, “Fazla ciddiyet yaşamı kısaltır".
    Gazeteci: Felsefenizi duyduklarında buna bayılacaklar.
    Tesla: Hayat bir ritimdir. Her şey birbiri ile derin ve mükemmel bir ilişki içindedir. İnsan, güneş, yıldızlar… Bilgi içinde yaşadığımız evrenin bize sunduğu bir şeydir.
    Gazeteci: Bir Budist rahibin veya Taoist birinin sözleri gibi söylediğiniz şeyler.
    Tesla: Evet! Bu gibi öğretilerin içinde evrenin bazı sırları gizli. Hakikat daima insanoğlunu büyülemiştir.
    Gazeteci: Peki sizin için elektrik neyi ifade ediyor?
    Tesla: Her şey elektriktir. İlk önce ışık, evreni temsil eden sonsuz biçim! Siyah ise ışığın gerçek yüzü. Tabi ki biz bunu göremiyoruz.
    Gazeteci: Bay Tesla, elektriği fazla abartmıyormusunuz?
    Tesla: Ben elektriğim, isterseniz elektriğin insan kılığına bürünmüş şekliyim diyebilirim. Siz de öylesiniz, henüz fark etmemişsiniz.
    Gazeteci: Peki bir milyon volt eletriği geçirebilir misiniz?
    Tesla: İnsan bedeni büyük miktarda enerjiden meydana gelmiştir. Beynimiz baştan sona elektrikle çalışıyor. Günün birinde bunun gerçekleştiğini göreceğiz.

    Gazeteci: Otel yönetimi yaşadığınız bu otel odasında hava şimşekliyken sürekli biriyle konuştuğunuzu söylüyorlar doğru mu?
    Tesla: Evet, şimşekler ve yıldırımlarla konuşuyorum.
    Gazeteci: Nasıl yani?
    Tesla: Çoğunlukla ana dilimde konuşurum.
    Gazeteci: Okuyucularımız bu sözlerinizi duyunca çok şaşıracaklar.
    Tesla: Şimşek ve yıldırımlar doğanın en güçlü ve parlak güçleri. O kadar şiirseller ki.
    Gazeteci: Peki madde nedir?
    Tesla: Bak, nasıl da gözlerin parladı. Benim bilmek istediğim şey yıldızlar söndüklerinde ne olduğu. Bir yıldız söndükten sonra oluşan şey ne. İşte o zaman maddeyi ve evrenin sırlarını anlamaya başlayabileğiz.
    Gazeteci: Peki ya sonra ne olacak.
    Tesla: Tanrı bize gülecek ve bizi tutuklatacak (Tesla bunları söylerken gülüyor..).
    Gazeteci: Bu anlattıklarınız yazılarınızda “kozmik acı" diye sıklıkla bahsettiğinizin tam tersi değil mi?
    Tesla: Hayır, çünkü biz hala Dünya'da yaşıyoruz. Birçok insanın farkında olmadığı bir hastalığı var. Bu nedenle birçok başka hastalık, acı, kötülük, sefalet ve savaşlar var. Bu hastalık tamamen tedavi edilebilir gibi değil, ancak farkında olmak yaşadığımız kötülükleri kontrol altına alabilmemizi sağlar. Yakın hissettiğim insanların acılarını bazen bedenimde hissediyorum. Bunun temel nedeni vücutlarımızın benzer maddeden yapılmış olması ve ruhlarımızın birbiri ile ilişkili olması. Bir yıldızın yok olmasının görüntüsü, bizi hayal edebileceğimizden daha çok etkiliyor. Dünyadaki yaratıklar arasındaki ilişkiler farkında olduğumuzdan bile fazla. Daha iyi bir gelecek için öğrenmemiz gereken çok şey var.
  • Durgun hava fırtınaya da gebedir; fırtına doğduğu zaman nerede büyür Tanrı bilir...
    Mustafa Necati Sepetçioğlu
    Sayfa 95 - İrfan yayıncılık
  • "Beyaz Sarayda mıyız?" Diye sordu Dante.
    "Evet," dedi Bay E. "Ben de ABD'nin gerçek başkanıyım. Televizyonda gördüğün adam var ya, o yalnızca aktör."
    "Gerçekten mi?"
    "Hayır. Nerede olduğumuza dair bir fikrin var mı?"
    "Bunların korsan kaset satmamla bir ilgisi var mı?"
    "Şunu seyret. Başım ne kadar belada sorusunun cevabını orada bulacaksın."
    ...
    "Hiç fena değil, ha?" Film sona erdiğinde Dante afra tafrayka gülümsedi.
    "Pek sayılmaz. Bu kadarı elektrikli sandalyeyi boylamana yeter de artar ahbap. Bardan yüze yakın ceset çıktı. Şimdiye kadar cinayetlerden kimse yargılanıp mahkum edilmedi."
    "Bana ceset gibi görünmediler, mankene benziyorlar. Herhalde mankenleri öldürmek suç değildir?"
    "Budala, seyrettiğin canlandırmaydı! Modeller çekim için oraya kondu. Gerçek ceset kullanamazdık ya!"
    "Mankenlerden biri Kim Cattrall'a benziyor."
    "Tanrı aşkına, bu adam gerçek mi?"
    ...
    "Serserilik ediyor. Bence elektrikli sandalyeyi boylamak istiyor. Kötü espriler yapmak suçluluk duygusunun belirtisi. Herhalde sadece yerdeki kızı değil, kalanları da o öldürdü. Bütün ölümlerden onu yargılayalım gitsin."
    "Kimseyi öldürmedim. Cüppeli manyak herif yaptı. İki dakikada iki yüz el ateş etmiştir. Oysa ben yalnızca yerdeki manyak vampire ateş ettim. Zaten ölü olan birini öldüremezsiniz. Herkes vampirlerin ölü olduğunu bilir."