• DIKKAT DUYGUSALLIK ICERIR GOZYASLARINIZA HAKIM OLAMIYABILIRSINIZ.

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Sabah yediden gece yarısına kadar, belli saatlerde kullanmam gereken bir çok ilaç var. Alzheimerle karıştırılır hastalığım. Unutkan biri değilim fakat bakışlarım donuk olur bazen, ağzım sıkça kurur, sesim cılız çıkar ve ha deyince yürüyemem; bir durdum mu bir iki saat durduğum oluyor son zamanlarda!

    Tam üç yıl oldu torunumu yitireli. Halsizlikten ve vücudundaki ağrılardan şikayet edip, tetkikler sonucunda kendisine kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra mektuplarımı yollayamayacağım bir yere gitti…

    Mektuplar yazıyorum İsmail`e; bazen uydurma da olsa iyi haberler veriyorum kendimle ilgili ve beraber çekildiğimiz fotoğrafın başucunda okuyorum mektuplarımı ona. İsmail`e yazdığım son mektubu okuyacağım size; onun da sizinle paylaşmamı isteyeceğinden emin olarak.

    İsmail,

    Pır pır ediyor kalbim bu mektubu yazarken. Pikapta yine Zeki Müren plağı çalıyor tahmin edeceğin gibi. Sana teşekkür etmek istiyorum; odanda, kendi başına kaldığında rock dinleyen sen, benimle sanat müziği plakları dinledin ve bir kez olsun sitem bile etmedin bana.

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Hatırlıyor musun İsmail, bir sabah, kahvaltıda, “Şimdi Uzaklardasın” şarkısını söylüyordu Zeki Müren. Sen bana demiştin ki, “babanne, bu akşam seni rock bara götüreyim mi?” “Deli deli konuşma, benim ne işim olur öyle yerlerde!” diye çıkışmıştım sana. Gülümsemiştin… “Çok isterim bana eşlik etmeni” demiştin de, yine azarlamıştım seni.

    Odanda, senden kalan hatıralara usulca dokunurken, gittiğin rock bara ait kartviziti gördüm geçen gün. Varlığında fark edemediğim önyargılarımı, tutuculuğumu yokluğunda fark edebilmek acıtıyor içimi… Evden zar zor çıkabilen ben, bayram günüymüş gibi giyinip kuşandım dün akşam, taksi çağırdım ve zemin katta oturmama rağmen, evin kapısından çıkıp da taksiye binene kadar sanırım on beş dakika geçti. Şöför bey de, kapıcımız da bana yardım etmek istedi fakat kabul etmedim bunu. Dün akşama dair sana anlatacağım her şeyi tek başıma becerdim!

    Dilim dönmedi rock barın adına;Türkçe ve İngilizce karışımı bir adı vardı ve adresi de ezberleyemediğim için doğrudan kartviziti uzattım şöför beye, “kartvizitte yazılı yere gideceğiz” dedim. Şaşkınlıkla baktı adam, “ne yapacaksınız orada?” diye sordu. “Rock dinlemek istiyorum” dedim. Normal karşılamayacağını tahmin ediyordum zaten bu durumu! Neyse, başka bir şey demedi ve yol boyu Ferdi Tayfur dinleyerek ulaştık mekana. Zar zor indim taksiden yardım teklifini reddederek. Baston da işe yaramıyor artık; sanırım yürüteç kullanmalıyım. Birkaç basamak çıkmam gerekiyordu bardan içeri girmem için. Korktum İsmail; çok korktum basamakları ağır ağır çıkarken…

    İçeri girdiğimde loş bir ışık, beynimi delercesine bir elektro gitar sesi, başlarını bir o yana, bir bu yana sallayan gencecik insanlar ve bir çok bira şişesi…İlk hissettiğim, gözlemlediğim bunlardı. Kapıda kalakaldım… “İsmail, neredesin?”dedim…”Babannen geldi İsmail” dedim…Bir anda bir çok bakış yöneldi üzerime. Gençlerden biri, “ohaa, gelene bak!” dedi. Bir başkası, “hanginizin ninesi lan bu?” dedi; gülüşmeler, alaylar, beni süzmeler…Bir barmen geldi yanıma, “teyze, yanlış geldin sen; koluna gireyim de çıkartayım seni” dedi. “Hayır” dedim, “doğru geldim, rock dinleyeceğim” Güldü, “yapma teyze, burası sana göre değil!” dedi. Kolumdan tuttu.”Bırak beni” dedim. Sesimi duyuramıyorum da; hem müzik, hem de biliyorsun, sesim bazen çok cılız çıkıyor hastalıktan ötürü. Anlamadı, birkaç kez dedim “bırak beni” diye. Bıraktı…Gözüm seni aradı İsmail… Yadırganacağımı biliyordum fakat içine girmeyince anlayamıyor insan. Öyle çok iğnelediler ki, öyle çok alay ettiler ki benimle… Ve birden müzik kesildi. Solist kadının bana doğru geldiğini gördüm. Hışımla geliyordu benden yana, korktum, elimle yüzümü kapadım…Öyle bir bağırdı ki, “insan mısınız be, ne istiyorsunuz teyzemden!” diye. O bağırdıkça, o kızdıkça nasıl rahatladım biliyor musun İsmail! Fakat elim yüzümdeydi hala ve gözlerimi kapamıştım…”Korkma teyzem” dedi kadın. Elimi çekti yüzümden. “Hadi aç gözlerini teyzem” dedi. Açtım…Kimseden çıt çıkmıyordu. “Hoş geldin, ben Pınar” dedi gülümseyerek. “Hoş buldum kızım” dedim. “Nereye oturmak istersin söyle, doluysa bile boşaltırız!” dedi. Baktım masalara öylece, bütün masalar doluydu ve herkes bana bakıyordu, “Boşver bu şerefsizleri, gel seni sahneye çıkartayım, yanımda otur” dedi. “Yok kızım, sağol, oturt beni bir köşeye” dedim. Duymadı beni. Tekrarladım yine birkaç kez. Bir genç adam çıkıştı Pınar`a, “sen kime şerefsiz diyorsun!” dedi. Bir masadan bira şişesi aldı Pınar, çarptı masaya, ikiye bölündü şişe, bira masaya döküldü olduğu gibi. “Pislik herif, fırlatayım mı bunu yüzüne !” dedi. “Sakin ol be, tamam, yok bir sorun “derken, bu sefer adam kapamıştı eliyle kendi yüzünü. Beraber sahneye çıktık Pınar`la. “Teyzem, seni zor duyuyorum, dur bir yaka mikrofonu takayım sana “ dedi. Yanımdan ayrılmasıyla gelmesi bir oldu sanki. Bluzumun üst kısmına küçük bir mikrofon taktı. “Herkes adına özür dilerim senden, misafirimizsin teyzem, rahat ol benim yanımda” dedi. “Teşekkür ederim kızım” dedim. Korkum geçti iyice. “Biliyorum beni yadırgadınız” dedim. “Seni kim yadırgadıysa, bir parça delikanlıysa söylesin yüzüme!” dedi Pınar. Kimseden ses seda yok! “İsmail çok gelirmiş buraya; hem kendim için, hem de onun için geldim” dedim. “İsmail kim?” diye sordu. “Torunum” dedim, “üç yıl önce vefat etti” dedim…”Başın sağolsun teyzem” dedi, “ben bir aydır sahne alıyorum burada” dedi. “Beni getirmek istemişti buraya da ben istememiştim” dedim. Helal olsun İsmail`e!” dedi. Sarıldı bana. “Helal olsun sana da teyzem, geldin işte” dedi. Elimi öptü…Birden alkış sesleri koptu kıyamet gibi! Benimle alay edenler bile alkışladı beni. “Soft rock sever misin?” diye sordu bana. “Sen söyle kızım, dinlerim ben” dedim. Yine gülüşmeler; ama kaba saba değil öyle. Gülümsedi Pınar. “İsmail için söylüyorum teyzem” dedi. Konuşur gibi, hatta mırıldanır gibi, sakin sakin söylemeye başladı şarkısını.

    Karalara büründük
    Kıyılara varmalı
    Bizi mahvetti şehir
    Artık mavilenmeli

    Bir gemiye binelim
    Derya deniz gezelim
    Zaman,mekan silinsin
    Kendimizden geçelim

    Bir parça incelik beklediğimiz
    Bir parça mutluluk dilediğimiz
    Bir parça özgürlük istediğimiz
    Bir parça da sevda düşlediğimiz

    El yazımızla yazmalı artık…

    Yıprandık be yıprandık
    Buralardan göçmeli
    Dünya üç günlük dünya
    Artık yenilenmeli

    Bir buluta girelim
    Yağmur olup düşelim
    Yeryüzüne değil de
    Yar yüzüne değelim

    Bir parça incelik beklediğimiz… diye süren bir güzelim şarkı…

    “Sevdin mi teyzem?” dedi Pınar. “Ne rocktı bu?” dedim, “Soft rock teyzem” dedi. “Güftesi, bestesi kimin?” dedim. “Ben kendi şarkılarımı söylüyorum teyzem” dedi. “Aferin sana kızım” dedim. Orkestra, Pınar, gençler, barmenler, herkes beni sahiplenmişti; böyle hissettim bir anda. Birkaç şarkı daha söyledi Pınar. Hepsi çok güzeldi. Ah İsmail, hayatta olaydın bu kızla evlenmeni çok isterdim!

    “Şimdi, benimki gibi bir mikrofon vereceğim sana teyzem” dedi Pınar. Şaşırdım. “Beraber bir şarkı söyleyeceğiz” dedi. “Ben söyleyemem kızım, sesim çıkmıyor zaten” dedim. Duymazlıktan geldi beni. Tutuşturdu elime bir mikrofon. “Söyle teyzem, ben eşlik ederim sana “ dedi. Utandım…”Ben sanat müziği severim “dedim. “Söyle be, sanat müziği söylesin teyzem “dedi. Seni düşündüm İsmail…Boğazım düğüm düğüm oldu… Birden alkış sesleri…Baktım gencecik canlara, her biri İsmail`di sanki, her birinde seni gördüm…

    “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu…”

    Sesime Pınar`ın sesi eklendi, Pınar`ın sesine bardaki gençlerin sesi eklendi, onların sesine senin sesin eklendi İsmail…

    “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu…”

    Ağladım İsmail; ben ağladım, Pınar ağladı, gencecik çocuklar ağladı… Sarıldılar bana İsmail, öptüler elimi, saçımı okşadılar, babanneni çok sevdiler İsmail…

    Pınar, kendisi bıraktı beni eve dün gece. Bende kaldı, ona baktıkça seni yad ettim. Kahvaltımı hazırladı bu sabah; kahvaltıda soft rock şarkılar dinledik beraber… Bana “babanne” dedi… Çok mutlu oldum ben…

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Senin ruhunda sanat müziğinden de, rocktan da,bütün müziklerden de çok ayrı bir müzik vardı; evrenin müziği vardı senin ruhunda. Ruhunda böyle bir müzik olanlar, ruhundaki müzikle yaşamı, doğayı, evreni hissedenler öyle nadir, öyle naif ki, senin gibi çekiliveriyor canları bu dünyadan.

    Benim seçimlerime, yaşam tarzıma, dinlediğim müziğe hep saygılı oldun sen fakat ben beceremedim bunu. Senin ruhunda hissettiğin müzik öyle sarıp sarmalayıcı, öyle barışçıl ve evrensel ki, ben, müziği, duyduğum ve duyulabilen müziklerden ibaret sanmışım bunca yıldır.

    Senden özür diliyorum İsmail; ruhundaki müzikle, ruhundaki yaşamla, doğayla, evrenle yaşayan ve yaşamış bütün canlardan özür diliyorum. Beni affet sevgili torunum, beni affedin canlar…

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Kalan ömrümü ruhumda dirilen müzikle geçireceğim.

    Seksen yaşında öğrendim müziğin evrensel olduğunu; bana ne mutlu ki, huzur içinde öleceğim…

    Ergür ALTAN
  • Kitabı bana kitap kardeşim @fuzulim 'e öncelikle teşekkür ederim, okuayacaklar listemden bana alıp yolladı ben de anca okuma fırsatı buldum...

    Kitap Nurettin Topçu'nun yayımlanmış yazılarından oluşuyor, dili sade değil, çok ağır da değil.
    Nurettin Topçu ile ilgili fikrim tüm ideoloji ve inançlarının ötesinde çok kaliteli bir akademisyen olduğudur. Miliyetçi- islamcı bir çizgisi var, fakat ezberci değil ve sağlam eleştirileri olan bir yazar. Kitabını 1970 yılında yayımlamış ve o günün Türkiye'sine yönelttiği eleştirilerle ilgili bir gelişme maalesef yok.

    Özellikle üniversitelerin ne kadar vasat halde olduğu, ülke siyasetinin etikten uzak oluşu, toplumdaki kırılmalar, etik değerlerin ayaklar altında oluşu gibi pek çok eleştirisini ben çok haklı buldum. eminim aynı ideolojide olmayan pek çok insan da altına imza atar, çünkü doğru söze ne denir, öyle değil mi?

    Bir akademisyen olarak üniversitelerin bilim üretmediğini ve vasat olduğunu kabul etmesi ve en güzel yanı olarak çözüm önerileri getirmesi, çözümlerinin uygulanabilir düzeyde olması, Topçu'ya hayran bırakıyor.

    Öte yandan kimi yazılarında sloganvari ve basmakalıp sözler kullanması eksi yönü kitabın, hatta bazı paragrafları sıkılıp atladım açıkçası, katılmadığım beğenmediğim fikirler de elbet var, fakat şunu belirtmeliyim, Nurettin Topçu samimi ve tutarlı bir akademisyen...

    herkese iyi okumalar..
  • Son incelememi tabi ki Oğuz Atay'ın kitabıyla yapacağım.
    Bütün kitaplarını bitirmiş bulundum.
    Hepsinin genel olarak incelemesini burada yapacağım.

    Ama bundan önce benim Atay'la tanışmama sebep olan, Tutunamayanlar kitabını okumam için bana veren, yakın arkadaşım Fîlankes'e çok teşekkür ederim.

    Tutunamayanlar ile başlayan Atay hikayesi, Tehlikeli Oyunlar kitabı ile son olmuş bulundu.
    Kendimi berbat hissediyorum.
    Bencilce ama bütün yazdıklarını kendime saklayabilmeyi çok isterdim.
    Kendisini diğer okuyucularından kıskanıyorum.
    Ah ! Yaşasaydı...
    Zaten kimi sevsem ya ölü ya da ölüyor.
    Ne çelişki ama !

    Neyse konuya bağlı kalmaya çalışacağım :D

    Kitaplarının genelinde ölüm duygusu hakim.
    Gerçekçi yazıyor.
    Nedir bu gerçek ?
    Anlaşılamayan aydın sınıfını, öğretim üyelerini, eğitim sistemini, bireylerin ruhsal çelişkilerini(...) konu edinir kitapları.
    Ve bunu ironiyi kullanarak anlatır.
    Bu kitaplarının en önemli odağıdır, bence.

    Sizlere bazı alıntıları karşılaştırarak bir çıkarımda bulunacağım:

    》Korkuyu Beklerken kitabından;

    " Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. Inanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. "

    》 Eylembilim kitabından;

    " Elbette ölüm, yani bizim tanımlamaya çalıştığımız
    intihar eylemi, kendini yetiştirenlerin eylemidir. "

    》 Tutunamayanlar kitabından;

    " Beni de öldürmelerini istiyorum artık. Çünkü, artık olduğum gibi kalmaya dayanmıyorum. "

    》 Oyunlarla Yaşayanlar kitabından;

    " Neden bahçeye bakıyorum , biliyor musun ? Ölümü seyrediyorum. "

    》 Günlük kitabından;

    " Selim gibi günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. "

    》 Tehlikeli Oyunlar kitabından;

    " Ölmek istiyorum. Güzel kalmak için yapabileceğim tek hareket bu."

    ( Bir bilim Adamının Romanı kitabı biyografi olduğu için onu dahil etmeyeceğim. )

    Bu alıntıları okuyan kişi, yazarın büyük bir bunalımda olduğuna inanmaktan başka çaresi kalmaz.
    Çünkü gerçekten de görünüşte öyledir. Eğer kitaplarında mizahı odak almadan yazsaydı, insan psikolojisini bozuyor, diyebilirdik.
    Ama en umutsuz cümlelerinde bile bir umut barındırıyor.
    Her şeye rağmen yaşama olan bağlılığını hissettim okurken.
    Eğer ölüm üzerinde bu kadar durmasaydı belki de bu kadar sevmezdim Atay'ı.
    Bilinmez...

    Tehlikeli Oyunlar kitabına baktığımızda,
    Hikmet Benol’un intiharının edebi bir intihar olduğunu, hayatı boyunca oynadığı bütün oyunların (anlatıyı olası kılan bütün oyunların) zorunlu bir getirisi olarak intihar ettiği sonucuna varabiliriz.
    Hikmet Benol’a benzer olarak Selim Işık'ı da gösterebiliriz.
    O da intihar ediyor.
    Bu iki karakterinin de intihar etmesi oyunun bir parçası olarak anlaşılmalıdır.
    Tehlikeli Oyunlar kitabında durmadan ' doğru anlaşılma ' kaygısını taşıyor, Hikmet Benol.
    Aslında bu yazarın kaygısıdır.


    Atay, bu kaygısını (kendisine yöneltilebilecek bütün
    eleştirileri) metnin içinde geçersizleştirir. Romanını da, duyarsız ve kötü okura
    getirilebilecek en sert eleştiriyle sonlandırır:
    "Hava kararıyordu. Köşeden
    genç bir kızla bir adam göründü kolkola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. ‘Bana kalırsa film biraz karışıktı,’ dedi genç adam. ‘Bazı yerini anlamadım.’
    ‘Canım,’ dedi kız, ‘Sonunda çocuk ölüyor işte.’
    ‘Aptal,’ dedi delikanlı, ‘O kadarını biz de anladık. "

    Romanlarından yükselen gürültü onu ve kitaplarının ' yanlış anlaşılmasına ' yol açan etkenlerden biridir.
    Ama bu gürültü; söylem katmanlarının birbirinin üstüne devrilmesinden, hiç birinin bir diğerini dinlememesinden kaynaklanır.
    Bu gerilim taşıyan ortamda dillendirilen söylemlerin dayandığı herhangi bir doğruluk zemini yoktur.
    Bu anlatıyı üst noktaya taşır.
    Bu ' anlaşılamama ' sorunu ( ortak sembolik düzenin dilini
    kullanamamaları ) onların yeni bir dil oluşturma çabası içine girmelerine yol açar.
    Bu da onlarda ' deliliğin ' oluşmasına zemin hazırlar.
    Tutunamayanlar’da da Tehlikeli
    Oyunlar’da da delilik motifi, bu yeni dil arayışının anlatımıdır.
    Delilik, sembolik düzenin kuşatıcı dilini kendine özgü bir dil yaratarak aşma, böylece; kendi aşkın konumunu aşkın bir dille temsil etme gücünü potansiyel olarak içinde barındırmak istemelerinden doğar.


    Atay'ın kitaplarını okurken aklımda beliren sorulardan biri de:
    Bu insan mizahı nasıl bu kadar iyi kullanabilir ?
    Hayatı alaya almak/ almaya çalışmak acı çeken veya acı çekmekte olan bir ruhun belirtisidir.
    Bunu kendi içinde tamamlayıp, anlayıp edebiyatına yansıtması onda nasıl bir ruhun oluşmasına sebebiyet vermiştir ?
    Deliliğin sınırlarında dolaştığı söylenebilir mi ?
    Bilinmez...

    Yazdığı her yazı onu ruhunun tercümesi niteliğinde.
    Dikkatli okuyucuları bu detayı farketmiştir, sanıyorum.

    " Hayatım hayatımın romanıdır, " diyor.
    Aklıma Aliya Izzetbegoviç'in sözleri geliyor:

    " ...hiç kimse başka birinin elemini tasvir etmemiştir, bu mümkün de değildir. Her yazarın tasvir ettiği elem kendisinindir; geçmişte veya gelecekte olabilir, fakat başka birine değil, sadece kendisine aittir. Bu anlamda her roman, esas kısmı itibariyle otobiyografiktir. "

    Allah'ın rahmeti üzerine olsun, Atay...
    Hoşçakalın !
  • Sana sahiden çok teşekkür ederim ama oğlumun başının üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanan böyle bir şeyle hayata başlamasını istemiyorum.Onu bu tehditten kurtarmanın en iyi yolu her şeyin açık açık ortaya dökülmesini sağlamaktır.Bırakın bütün ilçe sandviçlerini alsın gelsin.Kendisiyle ilgili fısıltılar arasında büyümesini istemiyorum.Hiç kimsenin Jem Finch...babası parayı bastırıp oğlanı bu işten kurtardı demesini istemem.
  • Sana sahiden çok teşekkür ederim ama oğlumun başının üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanan böyle bir şeyle hayata başlamasını istemiyorum.Onu bu tehditten kurtarmanın en iyi yolu her şeyin açık açık ortaya dökülmesini sağlamaktır.Bırakın bütün ilçe sandviçlerini alsın gelsin.Kendisiyle ilgili fısıltılar arasında büyümesini istemiyorum.Hiç kimsenin Jem Finch...babası parayı bastırıp oğlanı bu işten kurtardı demesini istemem.