• Kitabı yazarımızın etkinliği sayesinde edindim. Bugün öğle saatlerinde elime geçti ve aynı gün de okudum zaten kendisine çok teşekkür ederim inceliği için. Bu inceliğine karşılık bir borç biliyorum bu incelemeyi kendisine.
    Kitap kesinlikle çok akıcı ve sürükleyici, merakınızı sonuna kadar elinde tutan bir yanı var. Karakterler çok ilginç ve olayın içine dahil olma çabası veriyor insana. Ama karakterler ve olaylar öylesine art arda geliyor ki okuduğunuz anda virgülü koyup diğerinde anlaşılacağını uma uma son sayfaya kadar geliyorsunuz. Ben bir okuyucuyum edebiyat eleştirmeni değilim ama bu yarım kalmış hali eee dedim ne oldu şimdi. Diğer incelemelere de biraz göz attım eleştirilen bazı yerlere katılıyorum gereksiz bacakarası edebiyatı pek tercihim değil açıkçası. Yazarın kalemi ve konu olarak 20 li yaşlarımın daha başında okumaktan çok keyif aldığım Cezmi Ersöz ü hatırlattı bana. Yalnız söylemeden edemeyeceğim bir konu var ki: karakterlerin yabancı bir dilden Türkçe ye çevirildiği hissi veren konuşmaları. Yani bizden değil gibi Amerikan yapımı bir filmin altyazısı hissi veren.. lanet olası pislik, hey adamım tadında.. 
    Yazarımızın yolu açık olsun ve başarılarının devamını diliyorum.
  • Teşekkür ederim, Reis Bey! Mühürlü kalbinizin bir gün açılmasını dilerim.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 54 - Büyük doğu yayınları
  • Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Yuda'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.

    Saygı ve Selametle...
  • "Bir yerden başlarsın, o noktadan ne kadar uzaklaştığını sansan da sonunda yine başladığın yere dönersin. Senin beni kurtarabileceğini sanmıştım, kendimi sana ait kılabileceğimi, oysa ben yalnızca onlara ait oldum. Gördüğüm düş için sana teşekkür ederim David...."
  • Hüznün Şairi Ahmet Erhan

    Öncelikle etkinliği düzenleyen ve bu güzel kitabı PDF olarak bana hediye eden DUA ve İbrahim... arkadaşımıza teşekkür ederim. Bunu unutmayacağım :)
    İkinci teşekkürüm ise, inceleme ve alıntılarıyla bende Ahmet Erhan merakı uyandıran Mete Özgür'e hüznün şairini benimle tanıştırdığı için.

    Şiir okumayı kolay sanırdım Öteki Şiirler'i okuyana dek. Şiirleri öyle alelade okur geçerdim.Dizelerin içinde durup düşündürecek sözler arardım. Ama Ahmet Erhan şiirlerinde durum hiç de öyle olmadı.Bazı dizeleri defalarca okudum. Hüznü her sözcüğünde hissettirmiş şair."Ne yaşamış böyle dedim ?" Sonra hayat hikayesini öğrenip tekrar okudum.Hayat hikayesinden sonra daha anlamlı geldi şiirleri.Ama nereden baksan hüzün vardı tepeden tırnağa.Özleminde de, acısında da, sevgisinde de... Topladım çıkardım Atilla İlhan'ın dediği gibi elde hüzün kaldı.


    Adını anımsayamasamda sözleri tanıdıktı Ahmet Erhan'ın.Sanki defalarca duymuştum, yaşamıştım o şiirleri. Ben biliyordum bu hüznü, anneye babaya olan bu özlemi.

    İnternette araştırma yaptıktan sonra yanılmadığımı anladım. Meğer yıllarca dinlediğim şarkılarda varmış Ahmet Erhan. Ahmet Kaya'nın çok sevdiğim "Bugün de Ölmedim Anne" şarkısındaki şiir ona aitmiş.80 döneminde her gün ölen isimsiz gençlere yazılan ve tüyleri diken diken eden o muhteşem şiir için bile sevebilirdim Ahmet Erhan'ı.

    "Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım
    Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum
    Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum
    Bu gün de ölmedim anne."

    https://youtu.be/S5xhwYVkh_4

    Selda Bağcan'ın "Oğul" şarkısı.

    "Anne ben geldim, ağdaki balık,
    Bardaktaki su kadar umarsızım,
    Dizlerin duruyor mu başımı koyacak
    Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın."

    https://youtu.be/21VtK7cQI48

    BABASI
    Şairimizin asıl adı Erhan Bozkurt.Ahmet, babasının adı. O kadar çok seviyor ki babasını, o öldükten sonra Ahmet'i adının başına koyuyor.
    Belki de hayatına en çok babası dokunduğu için bu kadar seviyor.Edebiyata olan ilgisi de babasıyla başlıyor.Kendisi küçükken, babasının gözleri iyi görmediği için ona kitaplar okumuş.Dostoyevski'nin o kalın romanlarını yüksek sesle okurmuş. Sonra birgün babasını, gazetedeki küçük puntolu haberi okurken yakaladıktan sonra
    gerçeği farketmiş.Meğer babası okuma alışkanlığı kazansın diye böyle bir yalana başvurmuş.

    Babası genç yaşta(51) ölünce her şeyi alt üst olur Ahmet Erhan'ın. Bu olaydan sonra alkole başlar. Alkolle birlikte şiirlerindeki hüzün artar. Nasıl ki bir afyon insanın fiziki acılarını bastırırsa, O da alkolle duygusal acılarını bastırmaya çalışmış.

    ANNESİ
    "Niye doğurdun anne beni"
    Annesine karşı daha sitemkardır. Bir şekilde hayattaki yenilgilerini, mutsuzluğunu doğumuna bağlar. Ardından annesinin ölümü de yaralar şaiiri. Artık dizlerine başını koyacağı bir annesi yoktur.
    "Dizlerin duruyor mu başımı koyacak,
    Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın."

    SEVDİKLERİ
    Çok da güzel insanlar sevmiş Ahmet Erhan.Nazım Hikmet'i, Turgut Uyar'ı ve arkadaşı Behçet Aysan'ı.Behçet Aysan Madımakta katledildiğinde bir kez daha yenilmiş hayata.

    "Ben bu kadar yenilgiyi haketmedim."

    Yenilginin en çok yakıştığı şair Ahmet Erhan'la buluşmam diğer kitaplarıyla da devam edecek.Teşekkür ederim okuduğunuz için.
  • Kütüphaneci isteğim onaylanmış. Teşekkür ederim 1000K yönetimi...
  • Yazar: Hatciş
    Hikaye Adı : Yok
    Link: #31676067
    Müzik Parçası : Yılmaz Peşrev

    Yeni Türkü-Yılmaz Peşrev
    https://youtu.be/gcHZa8zMOhA
    "Uff, kapıyı kilitlemeyi unuttum. Ah sen, aklımı alıyorsun başımdan!.."

    Bir yandan söylene söylene, bir yandan yüreği ağzında koşarak indi merdivenlerden... Ona bir sürprizi olduğu için, ondan on on beş dakika önce buluşacakları parkta olması gerekiyor.

    "Taksii..."
    -Hoşgeldiniz, neresi?
    "Sahildeki park..."

    Yağmur bastırmazsa iyi, şemsiye almayı unuttu yanına, -şimdiden düşüyor bak arabanın camlarına- ben de her şeyi söyleyemem ya kendine, kendi düşünsün, diyeceğim de ondan başka düşündüğü mü var, laf bendeki de!..

    "Teşekkür ederim, buyurun.."
    -Allah bereket versin abla.

    Bugün de maşallah ağzı kulaklarında, taksici bile şaşırdı baksana bu hal-i tavrına. Eh olsun o kadar kaç yıldır ilk kez böyle mutlu, böyle kendinde... Yıllardır o pencereden ayrıldığı mı vardı. Gece gündüz gözlerini ayırmadan baktığı yeter biraz da gezsin dolaşsın...
    Sahi kaç yıl, geçti aradan? Kendinden gittiği günden beri bir gülücük yeşermedi yanağından. Gittiği diyorum da hiç bir zaman inandıramadım onun gittiğine, tek gün ayrılmadı o pencereden;

    "Gitmedi, gelecek birazdan..."

    Kaşla göz arası bak şunun yaptığına sen, parktaki çocuklara balon veriyor, onlarda nasıl mutlu... Birazdan hepsi kocaman şişmiş olacak, acele etmesi gerek vakti az. Ah, bak iki çocuk daha koşarak geliyor yanına, onlara da ver iki balon...
    Yok yok bu çocuklar gibi olmak var hayatta, yağmur yağacak diyorum, korkusuzca kahkaha atıyorlar, tüm benlikleriyle birlikteler...

    "En büyük balon seninki olsun, hadi biraz daha şişir onu."

    PATT...

    "Hahaha patladı..."
    - Hahaha yenisini verir misin abla?..
    "Al bakalım bak bu daha güzel..."

    ...

    Bak geliyor işte, yağmurla birlikte hem de ama neyse ki şemsiyesi var onun. Yüzlerinden okunuyor ikisinin de mutluluğu. Şundaki hınzırlığa bak yerinde duramıyor kendine yaklaştıkça o.
    Ahh gençlik..
    Çocuklar da koşuşmaya başladılar. Islanacaklar, anneleri bi güzel azarlayacak onları zorla banyoya girdirecek.

    "Çocuklarrr çokk teşekkür ederimmm"

    Duyanlar arkasını dönüp el sallıyor... Sonra ha gayret koşmaya devam...

    İnsan özlüyor şu koşan çocukları gördükçe, çocukluğunu, şu aşıkları gördükçe gençliğini...
    Özlenmeyecek gibi de değil hani.
    Bak oğlan da bizimkine sürpriz yapmış, elinde bir koca demet kırmızı gül... Unutmamış, o da az hınzır değil, çok sever gülleri bizimki. Eskiden de, hani gitmeden önce canım, her gün bir tane getirir, koyardı kapının önüne. Bu demette gittiği günler için zahir!..

    "Seni çok özledim, herkes senin gittiğini bir daha geri dönmeyeceğini söyledi ama ben hiç inanmadım onlara biliyordum geri döneceğini... Çok seviyorum seni...
    Bak bulutlar sevinç gözyaşlarını gelişin şerefine döküyor. Açma sakın şemsiyeni, sırılsıklam olmak istiyorum seninle. Saatlerce kollarım boynunda kalsın, kalbinin sesini dinlemek istiyorum... Dizine yatırır mısın beni, saçlarıma papatya taktığın günler hatrıma geldi de yine takar mısın? Gelincikler toplayıp tırnaklarıma yapıştırırdın oje olsun diye, o günden sonra hiçbir şey sürmedim tırnaklarıma bak. Yine yapar mısın? Şu parkı boydan boya koşmaya var mısın?"

    - ...

    Şarkı bitti!..