Ferman Mamedov, Reis Bey'i inceledi.
21 Nis 21:13 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

NFK'in hayatından ve herhangi bir edebi/sanat eserinden bahsetmek benim için çetrefilli bir iştir. Zordur. Hayatının çetrefilli ve bunun da büyük ölçüde eserlerine yansımış olmasındandır. Çetrefilliden ne anlaşılacağı umrumda olmasın istiyorum. ( :))

"Reis Bey"i okuduktan sonra hemen gözüme çarpan bir eksiğine değinmek istiyorum ki zaten bir puanı da buradan kırdım. Shakespeare, Moliere, Wilde ve Çehov'la kıyasta karakter yaratmada NFK'te tam anlamıyla ifade edemiyeceğim bir eksiklik hissediyorum; karakterin orijinalliği (bu da ne?), akılda kalması gerekirken unutulmaya meyilli olması veya senaryoda verilmiş pay açısından. Bu piyes üzerinden örnekle Reis Bey ve Otel Memuru daha akılda kalıcı oldu benim için. Reis Bey'le yanaşı Mahkum'un ve Kaatil'in daha etkileyici ve akılda kalıcı olması gerekirdi. Bir acelecilik var gibi. Karakterlerin çoğunun kurguya destek verip, mesajını iletip hemen çekilmesi gereken karakterler olarak gözlemleniyor. Bu durum bütün tiyatro eserleri için geçerlidir. Bunu kusur olarak yorumlamıyorum. Fakat senaryo, konu ve eserin sujetine (olayların gelişimine) göre bazı karakterlere verilen pay önemlidir. Kaatil karakteri uyuşturucu bağımlısı, katil olduğu halde ve sonrasında doğru yola erişirken, kötüden iyiye geçişin içselleşen sürecini hissetmeliyiz. Bu açıdan sadece ana karakter Reis Bey'in hakkı tam olarak verilmiş. Ben bir okur olarak bu eksiği 'acelecilik' kelimesiyle yorumluyorum ve tabii ki her okurun veya eleştirmenin seçeceği ayrı kelime olacaktır.

Belli bir edebi türde yazılmış edebi eserin edebi ve sanatsal yönünü karakterler üzerinden ayırt etmek zor olduğu kadar kolaydır da aslında. Yazarı iyi tanıdığımız ve sanat ve edebiyat algımızı doğru temele oturttuğumuz sürece kolaydır. Edebi eserin sanatsal yönü derken burada içselleşmiş bir dünyanın, duyguların karaktere sirayet etmesini vurgulamak istiyorum. Sanatın zaten en belirgin özelliği yansıyan, sirayet eden olmasıdır. Bu noktai nazardan Necip Fazıl'ın içsel dünyasından ve yaşamından bir kesiti bir değil, bir kaç karakter üzerinden görüyorum. Edebi yönüne değinmem içinse "yaratma" ve "antropik ilke" anlayışlarını kullanmam lazımdır. Hakiki bir edip (yazar) aynı zamanda "yaratıcı"dır. Karakterler yaratıyor yetmiyor, onların dünyasını yaratıyor yetmiyor, onlara bir senaryoda, kurguda hayat inşa ediyor... Şimdi antropik ilkeyi (bkz.google'den) edebi yaratıcılığa taşıyıp adını "karakter ilkesi" diye değiştireceğim. Bu piyeste bu ilke tamamen Reis Bey etrafında cereyan ediyordur. Eserin edebi yönünün en çok tezahür ettiği karakter Reis Bey'dir. Diğer karakterler de onun için yaratılmış gibi. Evrenin insana hizmete amade olması gibi. Evrenin amadeliği insana göre eşittir. Edebi yaratıcılıkta da edebi eser oluşturulurken (yazılırken) onun edebi yönü için "karakter ilkesi" dikkate alınmalı ve yaratılmış dünyanın karaktere amadeliği eşit olmalı. Çok önemlidir. Ana karakteri ise misyonuna, etkisine göre belirleyelim. Çetrefillik dediğim bu işte. Ömrünün 30 yılını çöpe atmış yazarın acelesi vardır. Olsun bari! Amacım taşları yerine oturtmak. Buna eleştiri desem mi demesem mi bilmiyorum ama hareket noktam sanata ve edebiyata sevgidir, saygıdır.

İçeriğe konu ve onun işlenişi açısından girmek istemiyorum. Bu tarafıyla şüphesiz eşssiz bir eser. Herkes belli bir yönden incelerse daha verimli oluruz, daha renkli oluruz, daha alternatifli ve keyifli ortam oluşturmuş oluruz. Teşvik amaçlı yazmak istiyorum ki konusuyla okuru olumlu manada etkileyebilecek çok değerli 3 perdelik tiyatro eseridir (piyestir). Tasavvufa meraklı inançlı bir kişi olarak eser üzerinden kalp ve merhamet konularını, Allah'ın Rahman ve Rahim isimlerinin insandaki tecellisine kadar uzatmak isterdim. Bir kaç cümle karalama olarak. Meraklısı olmak yetmiyor belkide uzmanı olmak gerekiyor. Beni aşıyor..

Son olarak; karakter adı Kaatil olan bu katil beni niye ağlatamadı?! Piyesin tam da bu kısımlarını teminalde otobüs beklerken okuduğum için mi? Gecenin 12'si..Erzurum..soğuk..üşüyordum..ondan mı..? Bu satırları kağıt üzerinde yazarken de kar yağıyordu. Soğuktu yine.. "Reis Bey"deki merhametin okunması soğuğa denk geldi. Merhameti okumayı bırakıp derhal hissetmeye çalışmazsam hep üşüyeceğimi anladım. Merhametle ısınma arzusuyla..

nejla güldalı, bir alıntı ekledi.
19 Nis 11:48 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Bugün ulaştığımız netice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerden
doğan uyanışın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklaIini, Türk Cumhuriyeti'ni
ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel,
senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden
mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir
gün istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye
atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitin düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette
tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar,
bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bü·
tün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin
her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim
ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip
olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta
bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlarını müstevlilerin siyasi emelleriyle
tevhit edebilirler. Millet fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi
vazifen, Türk istiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun
kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk (Sayfa 666 - Kaynak)Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk (Sayfa 666 - Kaynak)
Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
18 Nis 23:11

"...Hem cemal-i rahmetini ve hüsn-ü şefkatini ve kemal-i rububiyetini zîşuurlara göstermek ve onları şükre ve hamde sevk etmek için bu kâinatı öyle bir ziyafetgâh ve bir teşhirgâh ve öyle bir seyrangâh ki hadsiz çeşit çeşit, leziz nimetler ve gayet antika, hadsiz hârika sanatlar içinde dizilmiş bir tarzda halk eden bir Sâni'-i Rahîm ve Kerîm hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabul eder mi ki o ziyafetgâhtaki zîşuur mahluklar ile konuşmasın ve onlara o nimetlere mukabil elçileri vasıtasıyla vazife-i teşekküriyeyi ve tezahür-ü rahmetine ve sevdirmesine karşı vazife-i ubudiyeti bildirmesin? Hâşâ, binler hâşâ!..."

Asa-yı Musa, Bediüzzaman Said Nursî (Dokuzuncu Mes'ele)Asa-yı Musa, Bediüzzaman Said Nursî (Dokuzuncu Mes'ele)

Leumacen
Uzakların sesi olan birkaç cümle ,dişlerinin arasından geçen o havayla boğazına yerleşiyor.
Artık küflenmek üzere olan bir anı tezahür ediyor gözlerinde
Her şey sessiz.
Sessiz.
Ona en cok yakışan kelimedir bu.

Emine karasay, bir alıntı ekledi.
14 Nis 22:21

Her duyguda, her düşüncede, her olayda, her insanda, her hayvanda, karşılaştığın her şeyde Yaradan'in izi vardır, çünkü herşey onun izniyle tezahür etmektedir. Bunu unutma ve karşına çıkan her şeye olumlu ya da olumsuz sana bir şeyler öğrettiği için teşekkür et.

Kendini Bilen Rabb'ini Bilir, Uğur Koşar (Sayfa 67)Kendini Bilen Rabb'ini Bilir, Uğur Koşar (Sayfa 67)
Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
12 Nis 23:24

"...cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esma-i İlahiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz hem o esmaya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzip ile hukuklarına tecavüz ve mahlukatın o esmaya karşı tesbihkârane yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekası olan tezahür-ü rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyetlerle mukabelelerini ve âyinedarlıklarını tekzip ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür..."

Asa-yı Musa, Bediüzzaman Said Nursî (Sekizinci Mes'ele)Asa-yı Musa, Bediüzzaman Said Nursî (Sekizinci Mes'ele)
Ayten Gören, Dirilt Kalbini'yi inceledi.
09 Nis 00:59 · Kitabı okumayı düşünüyor · Puan vermedi

Dirilt Kalbini’yi okurken, şu ayet hep hatırınızda olsun, zira ayette anlatılan şeyin ayniyle tezahür ettiğini göreceksiniz:

‘Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük bir hayr verilmiş demektir. Bunu ancak, temiz akıl sahipleri düşünüp anlar.’ (Bakara, 269)”   

Taha Kılınç

 

sulcus melancholia, Siddhartha'yı inceledi.
08 Nis 18:22 · Kitabı okudu

Sabretmek, arayış, kendi benini bulmak, salt öğretilerle değil; yaşayarak öğrenmek üzerinde durduğu kavramlar olmakla beraber; içinde bizi ve bizle birlikte her şeyi, doğayı, evreni meydana getiren varoluş itkisinin ne olduğunu ilmek ilmek işliyor 150 küsürcük sayfaya hermann hesse.

spoiler içerir:

bir brahman olarak büyür, sunakları, meditasyonları, "düşünmeyi, beklemeyi, oruç tutmayı" öğrenir. ancak iç huzuru, hakiki maneviyatı bir türlü bulamaz siddhartha. gotama'yı görüp öğretisini dinler; lakin ikna olmamıştır. gerçek buddha'nın yürüdüğü yolu izlemez. ağaçtaki yaprak olmayı değil, gökteki yıldız olmayı yeğler.

ilk öğrendiğini yapar, düşünür :

"(...)derin derin düşündü bunu, adeta derin bir su içinde kendini koyverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı.(...)hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediği şey, ben'di. kurtulmak, alt etmek istediğim şey ben'di. ama alt edemedim sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim. doğrusu dünyada benim bu ben'im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. ve dünyada kendim kadar, siddhartha kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok!"

çocuk insanların hayatlarına verdikleri öneme, sevinç ve korkuları coşkuyla yaşamalarına imrenir; paraya, planlara, umutlara sevdalanmış küçümsediği insanlara benzer, onlar gibi yaşar, düşkünlüklerine dahil olur, kazanır, harcar, yitirir, şehveti kucaklar, korku duyar, sinirlenir, fani olan ne varsa yaşar ama susuzluğu dinmez bir türlü. gerçek hala çok uzaktadır. yine de görmüş ve öğrenmiştir:

"bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir. dünya zevklerini ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. hanidir biliyordum bunu ama ancak şimdi yaşadım. ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. ne mutlu bana ki biliyorum artık!"

arayışının en önemli durağına gelir: ırmağa kulak verir, onu izler. yaşamı, dünya kuruldu kurulalı oluşum içinde olanı görür ırmakta. hesse, hayat döngüsünün bir metaforu olarak ele alır ırmağı.

"(...)o zamana kadar bütün bu sesleri sık sık işitmişti, ırmağın çıkardığı bu pek çok sesi; ama sesler bugün bir başka türlü yankılanıyordu. pek çok sesi birbirinden ayırt edemiyordu artık, neşelileri gözü yaşlılardan, çocuksuları erkeksilerden ayıramıyordu, bir bütün oluşturuyordu hepsi, özlemin yakınması ve bilen kişinin gülüşü, öfkenin haykırışı ve ölen kişilerin iniltisi, hepsi birdi şimdi, hepsi iç içe geçmişti, birbirine bağlanmış, binlerce kez birbirine sarılıp dolanmıştı. ve tümü, bütün sesler, bütün amaçlar, bütün özlemler, bütün çileler, bütün hazlar, bütün iyi, bütün kötü şeyler, tümü birden dünyayı oluşturmaktaydı."

schopenhauer'a göre her bir canlı yaşamın bir parçasıdır ve yaşam; kendisini, her bir canlıda yaşama istenci olarak tezahür eder. yaşama istenci bedenden, bilinçten, zaman ve yerden bağımsızdır; o vardır, yok edilemezdir. her bireyde hayat bulur, bireyin ölümüyle ölmez, kendisini bir başka bireyde var eder. her ölen kadar doğan olur; yaşama istenci, ölümle misafiri olduğu bedeni terk edip doğumla bir diğerinde konaklar. dolayısıyla yaşam ebedi şimdi içinde sürer gider.

"(...)hayatımı şöyle bir gözden geçirdim, o da bir ırmaktı, çocuk siddhartha'yı genç siddhartha'dan ve yaşlı siddhartha'dan ayıran bir gölgeydi yalnızca, gerçek bir şey değildi. ayrıca siddhartha'nın dünyaya daha önceki gelişlerinde de bir geçmiş söz konusu değildi, ölümünde ve brahma'ya dönüşünde de bir gelecek söz konusu olmayacak. geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu an içinde varlık sahibidir."

yaşama istenci, doğası gereği benmerkezcidir. doğumdan ölüme kadar bireye bütün eylemlerinde eşlik eder, daha doğrusu eylemlerini oluşturan bizzat kendisidir. hayatta kalma güdüsü, yemek yemesi, üremesi, gerektiğinde yalan söylemesi, kendi hayatı için bir başkasınınkine kast edebilmesi, kıskanması, çalması, korkutması, hayat sahnesinde daha fazla rol alabilmesi için yapabileceği her türlü eylemin kaynağı işte bu istençtir. (o dönemde daha evrimin imi timi söz konusu değilken schopenhauer'ın isteminin evrimsel psikolojiyle bu kadar benzeşmesi ise gerçekten ilginçtir.) eylemleri iyi ya da kötü olarak sınıflandıran bilinçtir. yeryüzünde bilinçli tek varlık insan olduğundan eylemlerin kutsallığı, soyluluğu, aşağılık ya da adaletsiz olması yalnızca insanların dünyasında geçerli kavramlardır. ayrıca kant'a göre zaman da bir fenomendir ve hesse de farklı düşünmez:

"hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı da gerçek olmasın! yani şöyle: bir gerçek ancak tek taraflıysa dile getirilip sözcüklere dökülebilir. düşüncelerle düşünülüp sözcüklerle söylenebilen ne varsa tek taraflıdır, hepsi tek taraflı hepsi yarım, hepsi bütünlükten, mükemmellikten ve birlikten yoksun. ulu gotama, öğrencilerine dünyadan söz açarken çile ve esenlik diye ikiye ayırdı. başka türlüsü olanaksızdır, öğretmek isteyen birinin izleyeceği başka yol yoktur. ancak dünyanın kendisi, gerek çevremizdeki, gerek içimizdeki varlık asla tek taraflı değildir. asla bir insan ya da bir eylem tümüyle sansara, tümüyle nirvana değildir, asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkar olamaz. böyle gibi görünmesi yanılmamızdan, zamana gerçek bir nesne gibi bakmamızdandır. zaman gerçek değildir govinda, ben sık sık yaşadım bunu. zaman da gerçek değilse dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka şey değildir."

yaşama iradesi, hayat nefesini üflediği her bir nesnede kendini ilan eden sonsuz, zamansız bir olgudur. hazlar da zevkler de korkular da ondan gelir; tamamen yok saymak komiktir ve değişmez içsel doğamızı inkar etmek demektir.


henüz dogmalar ile beyni yanmamış, ben kimim ve bütün bu yaşam döngüsünün neresindeyim? diye soranlar için başucu kitabıdır; okuyun, okutun.