"Doğuda bir bilge kişi vardı. Hep bugünü yarının gözleriyle görmeği dilerdi."
(Alfred Mercier)
Geçenlerde La Fayette'in Princesse de Cleves'ini yeniden okudum.
O ne tatlı kitap öyle! O ne yalınlık, o ne derinlik! İnsan okumaya
bir başladı mı bir daha bırakamıyor. Andre Gide'in hakkı var: " ... Sanatın bir zirvesi bu: Son haddine varmış bir mükemmelik."
Nedense, eleştirmen Hippolyte Taine, Princesse de Cleves, için,
"Bu uslup, bu duygular o kadar uzak ki biz, güçlükle anlıyoruz onları.
Çok ince kokulara benziyorlar; bu yüzden onları duymuyoruz. Bunca
incelik şimdi soğukluk gibi geliyor bize ... Değişen toplum, ruhu da değiştiriyor.
Yaşayan her şey gibi, insan da, kendini besleyen havayla birlikte değişiyor. Bütün tarih boyunca böyle bu. Her yüzyıl, kendine özgü koşullarıyla kendine özgü duygular, güzellikler yaratıyor." diye
yazıyor.
Doğrusu ya, La Fayette'in romanı pek öyle uzak, anlaşılmaz görünmedi bana. Günümüzün birçok kadınlarıyla Cleves arasında büyük benzerlikler buldum. Aynca, uslubunu da yadırgamadım. Ama, Taine'in sözleri üstünde düşünmekten de kendimi alamadım. Taine, her eseri içinde doğduğu "zaman"a bakarak anlamak gerektiğini söylemek istiyor bu sözleriyle. "Her eser, belli bir zamanın aynası ve ürünüdür; onu bu zamana göre kavramak,
yorumlamak gerekir." demek istiyor. Yerinde bir istek! Gerçi klasik
eserlerin (Princesse de Cleves gibi) yaratıldıkları zamanı aşan kalıcı
yanları yok değildir. Ne olursa olsun, Taine'in isteğine kulak vermeliyiz yine de.
*
Nitekim, son çalışmalar da çoğun bu isteği gerçekleştirmeye
yönelmiş bulunuyor. Bir eserin bağlandığı ülke, toplum ve sınıfla
açıklanması gibi "zaman"la da açıklanması artık olağan, hatta zorunlu sayılıyor. Bu yolda her gün bir sürü deneme yayımlanıyor. Dolayısıyla, zamanın (tarihin) eleştirideki yeri de