• a) Kendini iyi tanımak
    İnsan en çok kendiyle ilgilenir; ama bu ilgi bir yönteme dayanmaz ve kendini tanıma sorunu bilimsel bir yolla çözümlenmezse sonsuz bunalımlar karanlığına düşer birey. Değerini tam bilmeyen kişi, gereksiz yakınmalarla gün geçtikçe daha da bozulur ve çürüyüp gider. Kişisel değeri büyütmek de küçültmek de aynı derecede zararlıdır. Yola çıkmadan önce altından kalkamayacakları bir yükün altına girenler daha işin başında ezilip kaybolurlar; gerçek değerinin çok azını ortaya koyanlar da kısa zamanda tembelleşip bir işe yaramazlar. Kendini tanıma sorununun çözümünde, Descartes’ın bilime uyguladığı kuşkuculuğu kullanabiliriz. Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız. Örneğin, soyut ahlak kavramlarını ele alalım. Namus, iyilik, iş ahlâkı gibi her toplumun temel dayanakları sayılan kavramlar vardır. Bu kavramların her toplum için aynı olduğu ve bunlarla ilgili kurallara her toplumda uyulması gerektiği belirtilmiştir bizlere. Biz, ancak kendi özlediğimiz toplumda uymalıyız bu kurallara. Onlar ise, şartlar ne olursa olsun toplumu ayakta tutmak için bizi soyut kavramlarla uyutmaya çalışırlar. Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için. Benim de değerlerimin arasına bu çeşit nitelikler karışmışsa atmalıyım onları; onlarla övünmemeliyim. Bu nitelikler, amacımı gerçekleştirirken bana zararlı bile olabilir. Gerekirse bir ülkü uğruna hırsızlık da yapmaz mı insan? Kendi aramızdaki ilişkilerde ahlâklı olmamalı demek istemiyorum; bize bu çeşit iftiralar atılmamalı. Fakat onların düzenini korumak için gerekli olan böyle sahte değerlere de hiç önem vermeyelim.

    b) Kendini eleştirmek
    Bu deyimle Batılıların “otokritik” dediği soruna eğilmek istiyorum. Yukarıda söylediklerim bir otokritik sayılabilirse de ben otokritiği daha çok bir eylem için varsayıyorum. Bir eylemden sonra, o eylemin birey açısından değerlendirilmesidir otokritik, diyorum. Kendini eleştirmenin, kendinden yakınma çerçevesinden de çıkması gereklidir diye düşünüyorum.

    c) Dış etkenlerin uyutucu durgunluğuna kapılmamak
    Ülkemiz, bugün için durgun bir toplum düzeni içindedir ve insanı toplumsal çalışmalara itecek bir dış etkenin yok olduğu söylenebilir. Peki ne yapalım o halde? Olayların bizi hazırlıksız yakalamasına fırsat mı verelim? Yoksa tehlikesiz çalışmalarla o zamana kadar kendimizi avutalım mı? Bence hemen köklü bir çalışma dönemine girelim. Ben de bu satırları yazar yazmaz söylediklerimi uygulamaya girişeceğim hemen. Daha fazla oyalanmayayım. Müsaadenizle.

    Canım Selim! Nasıl çırpınmışsın bir yere tutunmak için: Burhan’ların ortasında neler hissetmişsin! Onlara okuyamamışsındır bu yazıyı. Çizgili bir defterden koparılmış kâğıtlara yazılmış; sekiz sayfa. Alay ederdi bu satırları okusaydı Burhan. Neden dövmedim bu herifi? Elimden nasıl kaçırdım? Bir de adresini aldım üstelik. Ben aşağılık sahtekârın biriyim. Kendime bile sahtekârlık ediyorum; dolandırıyorum kendimi. Duvarı yumrukladı; elini acıttı. Daha beter ol sahtekâr ruh! Ne diyordu bu herif Selim için? Koltukta otururken kulağına gelen sözleri hatırladı: bu toplumla ilişkisini kaybetmiş: yaptığı işe ve yaşadığı düzene yabancılaşmışmış. Tersini ispat edeceğim! Hepinize göstereceğim! Müzeyyen Hanımın basitliğinden sıkıldığını gösteren belli belirsiz bir ifade vardı Burhan’ın yüzünde. İşte o sırada dövmeliydim. Hayır! Önce o saldırmalıydı. Pek de çelimsiz değildi. Girişmez kavgaya. Duruma uygun bir söz eder. Sen, ayılığınla kalırsın. Bütün kitaplar, nazariyeler ondan yana. Hepinizin sahteliğini yüzünüze vuracağım! Kâğıtlara saldırdı yeniden. Bir kâğıt çekti, durdu. Neden yok etmedi acaba “Ne yapmalı”yı? Oysa, ne kadar utanmıştır yıllar sonra tekrar okuduğu zaman. Bizim zabıtlara da eklemedi. Getiririm, dedi. Getirmedi. Burhan’ın gözleriyle değil de kendi gözleriyle görebilseydi. Gene de atamamış. Hiçbir şeyini atamazdı nedense. Okumaya başladı:

    Gelemeyeceğini söylemişti. Ben de sekizde evden çıktım. Canım çok sıkılıyordu. Bir tramvaya binip Beyoğlu’na gittim. Saray sinemasının önünden geçerken birden onu sinemanın dış kapısında gördüm. Beni görünce yüzünde hafif bir rahatsızlık ve sıkılma izi belirdi. Ben de ne hayaller kurmuştum. “Ne haber?” dedim sıkılarak. “Sana söylediğim ders işi olmadı. Ben de sıkıldım evde,” dedi yüzünü buruşturarak. “Bana uğrasaydın,” dedim. Biraz sinirli bir sesle, “Evde olacağını tahmin etmedim,” dedi. “Yok, öyle söyledim işte.” Şimdi de ben, onun yerine rahatsız oluyordum. “Birini bekliyorum,” dedi. “Yolda gördüm de. Sen tanımazsın.” Benden sıkılır onunla diye düşündüm. “Haydi eyvallah” dedim. “Ben seni ararım,” dedi aceleyle. Onun da çok üstüne varmıştım, herkese yaptığım gibi. Benim de hiç kimseyle olmak istemediğim anlar yok muydu? İçimden ona hak verdim; kendime yükledim suçu her zaman olduğu gibi. Birini yeni tanıyınca, nefes aldırmadan yükleniyordum üstüne. Herkes, benim gibi buhranlı değildi. Bu düşüncelerim, o zamanki durumumu

    Yazı burada bitiyordu. Sayfanın altına bir iki karikatür çizilmiş, yanına da güllerle süslü, SIKINTI yazılmıştı. Daha aşağıda tek harfler ve yedi kere altalta yazılmış bir cümle vardı; “Gordiyum neden kördüğüm”. Başka bir kâğıt çekti yığından. Bu sayfa başlıklıydı:

    Çok İyi Bilinmesi Gereken Filozof ve Edebiyatçılar,
    Satırlar, sayfanın ortasında küçük bir yere yazılmıştı:

    Soren Kierkegaard
    Oswald Spengler
    Franz Kafka
    Friedrich Nietszche
    The Tragic Aspect

    Kâğıtların arasından küçük sarı kartonlar düştü, üstlerine daktiloyla birer satır yazılmış kartlar. Turgut, gülümseyerek: “Beylik cevap kartonlarım benim.” dedi. “Bunları da saklamış.” Her kart, içine ancak bir cümle sığacak büyüklükteydi. Turgut, sıkıntılı olduğu zamanlar sorulara cevap vermez, bu kartlardan birini uzatırdı:

    Daha gelmedi
    Bir de kantine bak
    Bugün yeni fıkra yok
    Ben ne bileyim ulan (en çok kullanılan kart)

    İğneyle tutturulmuş bir tomar: İktisat Notları. Birinci Bölüm: Üretim ve Üretim Araçları. Turgut tomarı yatağa bıraktı. Ders notlarından sayfalar, “Felsefe hakkında”, “Shakespeare ve Hamlet üzerine bir Türk gencinin düşünceleri”… Hepsi bir arada. Son kâğıdı aldı: 

    “to be or not to be”, “yaşamak mı ölmek mi” yerine “olmak ya da olmamak” şeklinde çevrilmeliydi. Yazar burada, “to be” ile bütün olumlu eylemleri, “not to be” ile de bütün olumsuz eylemleri ifade etmek istiyor. Bunu, olumlu eylemlerden sadece biri olan yaşamak ve olumsuz…

    Turgut bu yazıyı da okuyamadı. Kâğıdı elinde sallamaya başladı. Şarkısı yarıda kaldı; aklı da karıda kaldı. Kâğıdı çevirip arkasına baktı. Sık yazılmış satırlar… Ortasından okumaya başladı:
    Araştırma gücüyle yola çıkan insanın, bugün kendi çözemese de, yarınki kuşaklara miras bırakacağı meselelerle uğraşmaması, ardından belgeler bırakmaması ne kadar yazık.

    A. kasabasına iki aylık bir iş için gitmiştim. Orada, otelin lokantasında rastladığım garip bakışlı bir adam: “Türkiye’de çok sayıda monografi yazılması gerekli,” demişti. Ben yemek yerken, hiçbir şey yapmadan, yanımdaki masada oturuyordu. Bana bakıyordu. Bakışları rahatsız etti beni. Bu adamı bir yerden tanıyordum. Birden yüzüme bakıp gülümsedi. Onu nereden tanıdığımı bulamadım bir türlü. Gene de masasına gittim. O kadar yalnızdım ki. Uzun uzun konuştuk. “Bir işle severek uğraşan her insan, özentiye kapılmadan, karşılaştığı güçlükleri, uyguladığı metotları ve görüşlerini yazmalı. Düşünün bir kere. Çeşitli konularda, böyle binlerce monografi yazılmış olsa…” Konuşma tarzı, bana çocukluk yıllarımın olumsuzluk meleği Nihat Ağabeyi hatırlattı. Nihat Ağabeyden bir yerde muhakkak bahsetmeliyim. 

    Turgut saatine baktı. Yavaşça yataktan kalktı. Kâğıtları topladı, çekmeceye yerleştirdi. Çekmeceyi kilitledi; anahtarını, kütüphanenin üstünde duran bir vazonun içine attı. Perdeyi kapadı. Gene geleceğim. Evden çıkarken, Müzeyyen Hanıma: “Üzülmeyin, gene geleceğim,” dedi.
  • Çok İyi Bilinmesi Gereken Filozof ve Edebiyatçılar,

    Satırlar, sayfanın ortasında küçük bir yere yazılmıştı:

    Soren Kierkegaard
    Oswald Spengler
    Franz Kafka
    Friedrich Nietszche
    The Tragic Aspect
  • Çok İyi Bilinmesi Gereken Filozof ve Edebiyatçılar,
    Satırlar, sayfanın ortasında küçük bir yere yazılmıştı:
    Soren Kierkegaard
    Oswald Spengler
    Franz Kafka
    Friedrich Nietszche
    The Tragic Aspect