the aquarian

the aquarian
@theaquarian
Ruhu mavi kadar özgür ve siyah kadar yalnız birisi...
Kötülüğün kökeni...
"Dünyadaki bütün kötülükler, birilerinin başkalarının iyiliği için hareket etme hakkını kendinde görmesiyle başlar."
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
All That Is (var olan herşey) kavramı:
“All That Is”… İngilizce üç basit kelime, ama anlamı insan zihninin sınırlarını zorlayan bir derinlik taşır. “Var olan her şey” demek, sadece gördüklerimiz değil, görmediklerimiz de dâhil. Bir ağacın gövdesindeki damarlar, bir yıldızın sönmeden önceki son ışığı, bir düşüncenin kalpte yarattığı yankı… Hepsi “All That Is”in bir parçasıdır. İnsanın en büyük yanılgısı, kendini bütünden ayrı sanmasıdır. Oysa her nefes alışımız, evrenin kendi üzerine katlanan bir yankısı gibidir. Biz, “All That Is”in içinde akan bir nehiriz. Kendimizi ayrı bir varlık sandığımız an, suyun denizden bağımsız akabileceğine inanmaya başlarız. Kimilerine göre bu ifade Tanrı’nın adıdır, ama dinlerin kalıplarına sıkışmış bir Tanrı değil. Kutsal kitaplarda anlatılandan çok daha geniş, çok daha sessiz bir varlık. Ne isim ister, ne tapınılmak, ne de tapınaklar kurulmasına ihtiyacı vardır. O sadece vardır. Ve biz, o varlığın farkına vardığımız her anda, küçük bir ilahi titreşimle dolup taşarız. “All That Is”, bir öğreti değil, bir hatırlamadır. Bizi birleştiren, birbirimizin içinde kendimizi bulduran, yaşamın görünmez ipliklerini sezdiren bir çağrıdır. Belki de bu yüzden insan bazen durduk yere huzur hisseder; çünkü o an, bütüne geri dönmüştür. Sonuçta “All That Is”, dışarıda aranan bir kavram değil. O, içimizde yankılanan sessiz bir gerçek: Biz, evrenin kendini fark eden bir parçasıyız. Ve evren, biz fark ettiğimiz sürece, var olmaya devam eder.
Diary of the aquarian
Bu yedi profil aslında birbirinden kopuk değil; aynı ruhsal zincirin halkalarıdır. Kıyaslama, kontrol ihtiyacını doğurur. Kontrol kaybı mağduriyet üretir. Mağduriyet ertelemeyi getirir. Erteleme, yabancılaşmayı. Yabancılaşma mükemmeliyetçiliği. Mükemmeliyetçilik ise affedememeyi… Ve döngü böyle sürer gider, ta ki biri fark edip zinciri kırana dek.
1000Kitap
Asla Mutlu Olamayacak İnsan Profilleri
Bazı insanlar vardır, mutlulukla aralarına hep görünmez bir duvar örerler. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip gibidirler: iyi bir iş, çevre, belki bir aile. Ama içlerinde sürekli bir eksiklik duygusu vardır; sanki yaşadıkları hayat, bir türlü kendi hayatları değildir. Onları birbirine bağlayan şey, mutluluğu yanlış yerlerde aramalarıdır. Kimi başkalarında, kimi gelecekte, kimi geçmişte… Ve bu zincirin her halkası, bir diğerine sessizce bağlanır. 1. Kendini Kıyaslayanlar: (Başkalarının Aynasında Kaybolanlar) Her şey burada başlar... Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslayan insan, kendi hikâyesini yaşamayı unutur. Bir başkasının başarısı, kendi başarısızlığının delili gibi görünür. Sosyal medyada gördüğü bir gülümseme bile içini kemirir. Kıyasla yaşayan kişi, bir süre sonra kendi değerini dış onayla ölçmeye başlar. Ve tam da bu noktada, zincirin ikinci halkası devreye girer "kontrol takıntısı." 2. Kontrol Etmeye Çalışanlar: (Akışa Direnenler) Başkalarıyla yarış içinde olan biri, hayatını kontrol etme ihtiyacı hisseder. Çünkü her şeyin kendi planına göre gitmesi gerektiğine inanır. Kıyasın yarattığı kaygı, onu düzen takıntısına sürükler. "Ama hayat, planlara aldırmaz." Kontrol ettikçe daha çok dağılır; akışı ne kadar sıkı tutarsa, o kadar çok şey elinden kayar. Ve o an geldiğinde yani hiçbir şeyi denetleyemediğini fark ettiğinde, mağdur rolüne bürünür. 3. Mağdurlar: (Kendi Hikayesinin Kurbanları) Kontrolün kaybı, çoğu zaman suçlamayı getirir. “Ben elimden geleni yaptım ama hayat bana adil davranmadı.” Mağdur zihniyeti, insanı rahatlatır; çünkü sorumluluk almadan acı çekmeye izin verir. Ancak mağdur, farkında olmadan kendi zincirini kalınlaştırır. Artık o sadece kontrolsüz değil, aynı zamanda çaresizdir. Ve bu çaresizlik, onu bir sonraki aşamaya taşır.
Diary of the aquarian
Hayatı Ciddiye Almadan Yaşamak:
Hayatı ciddiye almadan yaşamak, çoğu zaman sorumsuzlukla karıştırılan bir bilgeliktir. Oysa burada bahsedilen, bir umursamazlık değil; varoluşun geçiciliğini fark etmiş olmanın getirdiği bir hafifliktir. İnsan, çoğu zaman her şeyi “olması gerektiği gibi” yapma çabasıyla kendi üzerine fazlasıyla yük bindirir. Planlar yapar, hedefler koyar, başarı takıntısıyla yaşar. Sonra bir gün, planlar suya düşer, hedefler anlamını yitirir ve insan fark eder: Hayat, hiçbir zaman tamamen kontrol edilebilecek bir şey değildir. İşte o an, hayatı biraz daha az ciddiye almanın ilk kapısı aralanır. Hayatı ciddiye almamak, aslında hayatı daha derin bir yerden kavramaktır. Çünkü ne kadar çabalarsak çabalayalım, her şey gelip geçer. Gülüşler, kavgalar, aşklar, hatalar… Hepsi bir anı olur. O zaman neden kendimizi bu kadar sıkalım? Neden küçük aksilikleri büyük dramalara dönüştürelim? Bazen en büyük olgunluk, “Bunun da geçeceğini bilerek” tebessüm edebilmektir. Bu yaşam biçimi, bir boşvermişlik değil; bir farkındalık hâlidir. Hayatın oyun olduğunu anlamak ve oyunu severek oynamak… Ciddiyetsizlik değil, zarif bir hafifliktir bu. Hatalar yaparsın, güler geçersin. Başarısız olursun, bir kahve yapar, yeniden denersin. İnsanları olduğu gibi kabul eder, kendini de affedersin. Çünkü bilirsin ki hiçbir şey mutlak değildir, ne başarı, ne kayıp, ne de mutluluk. Hayatı ciddiye almadan yaşamak, “şimdi”nin tadını çıkarma sanatıdır. Dün geçti, yarın belirsiz; elimizde yalnızca bu an var. Ve bu anın kıymetini bilebilmek, çoğu zaman hayatın tüm anlamını çözmek gibidir. Sonunda fark edersin ki, aslında hayatı ciddiye almamak değil mesele onu aşırı ciddiye almanın seni tutsak ettiğidir. Gülmeyi, yanılmayı, yeniden başlamayı, saçmalamayı göze alabildiğinde, hayat kendini sana bambaşka bir zarafetle sunar. Ve
Diary of the aquarian