“Neden sana söylediğimde kaçmadın ki?” diye fısıldadı saçlarıma doğru.
“Daha en başından, ölümüne, sadakatinin yol açacağını biliyordum. Ama bunun, bana olan sadakatinden olacağı aklıma gelmemişti.”
“Sırtında kanat eklemi şeklinde kan lekeleri olmadıkça kendini insan diye yutturabilirsin. Ha, seni hiç kimsenin kucaklamasına da izin verme. Ne kadar hafif olduğunu anlar anlamaz işkillenirler.”
“Merak etme, beni senden başka hiç kimsenin kollarında taşımasına izin vermem.”
Bu yorumdan ne anlam çıkaracağımı düşünürken dönüp mutfaktan çıktı. Bence meleklerin mizah anlayışı da olmaması gerekirdi. Mizah anlayışlarının bu denli banal olması işleri daha da kötüleştiriyordu.
“Adımı, sanki tadına ilk kez baktığı bir şeymiş gibi söylemişti. Sanki hoşuna gidip gitmediğini görmek için dilinin üstünde gezdiriyordu. Söyleyiş tarzı öylesine içtendi ki, yer yarılsa dibine girecektim.”
“Adın ne?” diye sordum.
Bilmem gerekmiyordu. Hatta aslında bilmek de istemiyordum. Ona bir isim vermek sanki aynı taraftaymışız gibi hissettirecekti ki, böyle bir şey asla mümkün değildi. Seninle dost olabiliriz demek gibi bir şeydi. Fakat olanaksızdı. İnsan, celladıyla dost olamazdı.