Bir sonraki bölümü merak etmekten öte, satırların sizi kendine çağırdığı bir hikâye… Susuz kalmış birinin suya kavuşma arzusu gibi, gözlerinizi her yeni cümleyle buluşturmak için sabırsızlanıyorsunuz.
Yanlış anlaşılmaların ayırdığı ama kaderin yıllar sonra yeniden bir araya getirdiği Beth ve Gabriel… Kaderin yıllar önce bir araya getirdiği ve acıların en büyüğü ile sınadığı Beth ve Frank. Geçmişin ağırlığını omuzlarında taşıyan bu karakterlerin her biri, yaşadıkları ve yaşattıklarıyla kendi iç hesaplaşmalarını veriyor. Özellikle Beth’in, kendine yönelttiği sert yargılar ve pişmanlıkları, hikâyenin en kırılgan ve en gerçek tarafını oluşturuyor.
Aşk üçgeni teması çoğu zaman beni cezbetmez; ancak bu romanı yalnızca bu kalıba indirgemek, hikâyeye haksızlık olur. Çünkü burada yüzeyde görünenin ötesinde; derin bir acı, kaçırılmış ihtimaller ve yarım kalmış hayatlar var. Bu yüzden karakterleri yargılamak yerine, onların kırılganlıklarına tanıklık etmek çok daha anlamlı.
Biz okurlara düşen, bu talihsizliklerle örülmüş hikâyeyi sessizce izlemek ve kalpte açtığı o ince sızının, beklenmedik sonla nasıl iyileştiğine şahit olmak.