• "Bir köpek gibi öldürülmesi gerekmiş olan babaya, bu asker katiline, bu hayduda acımıyorlardı. Yalnız, kocasından sonra oğlunu da kaybetmiş ve kızı ise yerin altında belki bir ceset olan zavallı ana onları üzüyordu; üstelik bu ailenin sakat bir büyük babası, grevde açlıktan ölmüş bir kızı, biz kaza sonucunda topal kalmış bir oğlu da vardı."
  • Ey saçları “alagorsan” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topal diye.
    Bir sorsana o topallık bana nereden hediye ?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece gündüz,
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık .
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden... Hatta kendimden...
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç... İşe güce yaramaz topal...
    Sen sağlamsın, senin hakkın, dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken... Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık.
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık...
    Gülme öyle bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı, mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım, eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında... gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda...
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki... Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz!..
    Gerçi salonlarda senin “yıldız”dı adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzun da neden seni fuzuli çeksin?
    .........................................
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!.. 1926
  • Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
  • Yazar: Li-3
    Hikaye Adı : Kırk Ton Satır
    Link: #30156035

    Kasım ayının sonları, hala kar yağmamıştı köye. Herkesin dilinde hava durumu vardı. “Havalar da cozuttu. Geçen sene bu vakıtlar gar yayığdı lan” dedi adam yanındakine, kahveye doğru hızlı adımlarla ilerlerken. Gözün gözü görmesine izin vermeyen bir sulu sepken, kahvenin ince saç sundurmasını yerinden oynatıyor, bir o tarafa bir bu tarafa savuruyordu. Sundurmanın sesi insanı çileden çıkarır lakin kimse rahatsız olmuyordu, çünkü kahveci Nihat ne zamandır bunu tamir etmeyi aklına getirmemişti. Haliyle kahve efradı da alışmıştı bu rahatsız eden sese.

    İki adam, koşar adımlarla elleri ile ceketlerinin yakalarını yukarı doğru kıvırıp kahveye daldılar. Kahvede dumandan bir tabaka tavanı kaplamıştı. Biraz daha aşağılarda bulantı vardı en dipte de masalar, masaların etrafında oyun oynayanlar ile birlikte yancılar. Oyuncular oyun oynuyor taşları çat çat vuruyor, kağıtları pata küte yeşil örtülü masaya olan gücü ile fırlatıyordu.”goz var mı lan goz? Heee? Bitti mi lan gozlarınız. Verin bakalıımm gozları” diye bağırıyordu, askerden yeni gelen Seyit. “Nihat abi çayla burayı. Argadaşları üttüm biraz da..” diye gülmeye başladı.

    Seyit’in sesleri radyoda çalan Mahsuni’nin sesine karışıyor, ortaya belli belirsiz bir ses çıkıyordu. Bu türkü Seyit’in en sevdiği türkü idi. Nerede denk gelse eşlik eder, duymasa da kendi kendine mırıldanırdı. Bu yüzden asker iken dayak bile yemiş Seyit içtimada mırıldanırken çavuş duymuş ve tekme tokat Seyit’e girişmiş zamanında. Askere henüz gitmeyenlere de kendince öğüt veriyordu: “Korkmayın lan dayaktan. Önce bir yumruk, sonra bi şamar, bi tokat… Zaten bir ikiden sonra yüzün uyuşuyo gerisi hissetmiyon” deyip bastı kahkahayı.

    Seyit yeniden başladı Mahsuni’ye eşlik etmeye “ yiğit muhtaç olmuuuuş guuuuuru sooogaanaaa” . Türkü bitiminde içini çekti arkasına yaslandı. Vardı onun da bir derdi ama kimseye anlatmazdı. En yakın dostlarına bile. Masadaki diğer arkadaşları Emrah, Umut ve Necip masa üzerine kapandılar Seyit:

    -Gece içek mi lan?
    -Hava yağıyo olum ne içmesi.
    -Lan bizim göletin ordaki baraka yok mu? Oraya gidek işte.
    -Tamam, bak öyle olur.
    -Ben bi eve uğrayım ya anam merak etmesin.Garibim beni göremeyince telaşe veriyo her yeri.

    Hepsi anlaştılar gece içmek için tam masadan kalkarlarken kahvenin kapısı aralandı.İçeri bir elinde bastonu diğer elinde kafesi ile Satır girdi. Kırklık Satır derlerdi ona. Her kahveye gelişinde aynı hikayeyi anlatır durur. Definecidir kendisi. Yaşı neredeyse seksene dayanmış ama hala çıta gibidir. Gençken definecilik yüzünden pek çok kez hapse girmiş çıkmış. Eskiden sarı, şimdi ise beyaz olan saçı, beyaz sakalına erişmiş. Gözleri hala gök mavisi. Bir çift kuş olsa kanatlanıverecekler sanki yuvalarından. Sarılı beyazlı kaşları birer korucu gibi gözlerin başında beklemekte. Yamalı ceketi, pantolonu ve savaştan kalma kasketi, kolundaki onbaşı pırpırı ile kahveye girdi Satır Dede, dumanı yara yara.

    Her zamanki yerine geçti oturdu, bir sıcak süt istedi. Kafesi de yanına koydu. Kafesteki kuş sürekli cıvıldıyordu. Eski alışkanlık, yer altına indikleri zaman gaz sızıntısı olursa diye yanlarında taşırlardı bu gibi narin kuşları. Ama Satır hiçbir zaman aşağıya kuş götürmedi. “Yavrucak ufacıcık. Kendi canımı kurtarmak için bu cana nasıl kıyayım a yavrum” dedi ortalığa. Herkes kendi oyununda idi. Kimse kulak vermedi Satır’a. Kendi kendine yine aynı hikayeye başladı. Her akşam bunu anlattığı için, artık kahvede kimse ona itibar etmiyordu. O ise boş bir noktaya odaklanır, bastonunu iki eliyle çenesi altına birleştirir, sütünü içerken aynı hikayeyi anlatırdı.

    -Biz gençken bi Memed vardı. Bi gözü körüdü ama cevval delikanlıydı. Kazmayı vurdummuydu iki gova torpak galdırırdı. Pek de cılızıdı rahmetli. Biz gene gömü aramak için bi gazıya gittiydik. Vurduk kazmayı aldık torpağı vurduk gazmayı aldık derken torpak altımızdan poydu gitti Memednen beraber. Elini dutam dedim duttum ama elimden gaçıverdi yavrum delikanlım. Benim de ayağım daşın altına girdi, baktım çekemiyom. Bileğinden ötesi ezilmiş. Sonradan kestiler birazını. Ben böyle olacak delikanlı değildim ama ne edecen, kader. Orada gırk ton altın vardı. Öyle alması helbet golay olmayacak.

    -Yahuu Satır Dede atma. Gırk ton ne eder haberin var mı?
    -Yeeenim gırk dediysek lafın gelişi gırk. Gırk değilse dörddür. Dörd değil ise bi küptür bee!

    Herkes bu tatlı isyana kahkahalarla karşılık verdi ve oyunlarına son hızla devam etti.

    Sadece Satır dedenin kuşu onu hep dinlerdi. “Satır! Satır kırk ton! Kırk ton Satır..!” demesini kahvede öğrenmişti. Fakat bu akşam Satır dede daha önce anlatmadığı bir şey anlatıyordu. Kahve ahalisi yine kendi işlerinde devam ederken uğultu içerisinde “Söğütbelinin orda altın gömdüydük. Zaman 941 senesi idi. Askerden yeni gelmişim daha. Para lazım evlenmek için . Küp var dediydiler Söğü...” seslerini işitti Seyit. Birden Satır Dedeye kulak kesildi. Satır dede devam ediyordu.
    (...)
    -Söğütbeli diyom. Küp ile altını çıkardık gaçıyoz gene. Yanımda da kim var şimdi geçmiş zaman. Yalan da olmasın yavrum. Yalanı sevmem ben, yalandan da olsa sevmem. Neyse kimise kim bize ne, geçmiş gitmiş. Ben daha askerden yeni gelmişim. Belimde barabellom var. Biri çıksa dinime imanıma furacam. Öyle gaçıyoz annıycan. Arkamızdan bi sesler işitir olduk. Meyer bizi isbiklemiş deyyusun biri. Candarmalar bize sesleyince sırtadık çuvalları goş babam goş. Atlattık ama gorkuyoz da. Dedik bunu gömelim alırız sona. Gittik Söğütbeline gömdük. Sonra köylere dağıldık. Zabahleyin asker daldı içeri aldı beni. Önceden de bi iki suçum varıdı onlarnan birleşince hapis ettiler beni. Hapisde de neler oldu neler de onları garıştırma. Orda gavga ettim gafama biri vurdu. O zamandan beri kafam bulanık. Bidaha gidemedim gömüye. Sonra galdı öyle.

    Bunları işiten Seyit Satır dedenin yanına çekti sandalyesini. “Satır dayı nerde dedin demincek?” diye sordu. “Söğütbeli dedim ya lan dürzü. Diynemiyonuz mu beni?” diye çıkıştı .
    -Dinlemez olumuyuk Satır Dayı yaa. Nihat abiii!. Dedeme kahve yap benden.

    -Saol Seyit oğlum. Kimse bana kahve söylemediydi bu yaşıma gadar. Rahmetli garı yapardı nur içinde yatasıca. Pek severdim onu. Gene seviyom ben. Yanına gidiyom gonuşuyom onnan. Herkes öldü biliyo ama ölmedi o biliyon mu. Görüyom ben hep.

    Seyit üzülmüştü gayriihtiyari. Kahve geldi Satır Dede bir yudum aldı höpürdeterek.

    -Söğütbeli. Oraya gömdüydük. Ama çıkarmak nasip olmadı. Şimdi de yaşlayım baksana ayağım topal, dedi ayağını gösterip. Derken kuş araya girdi:

    -Satıııırrr. Kırk ton Satııııır.
    Bir hışımla kuşa küfür savurdu Satır. “Dalga geçme lan pi* ... ” diye eliyle kafese vurdu. Korkan kuş ötmeyi kesti ve yemliğe doğru fırladı. Satır Dede cebinden eskimiş bir KİTAP çıkardı, arasından da yırtıldı yırtılacak bir kağıt parçası aldı ve Seyit’e uzattı. “Al ahanda burda bak. Irmağın oradan yukarda depede” diye de tarif etti.

    (...)

    Para umuduyla yanıp tutuşan Seyit, arkadaşlarına döndü ve durumu anlattı. Gece kazıya gideceklerdi. Herkes evlere dağıldı, sabah ezanından iki saat evvel gölette buluşup Söğütbeli’ne gideceklerdi.

    ***

    Emrah, Umut ve Necip üçü hızlı adımlarla göletin yanındaki çeşmeye doğru geliyorlardı ellerinde aletleri, çantaları ile. Seyit ise erkenden gelmiş sigara içiyordu zifiri karanlıkta. Buluştular, konuşmadılar, doğrudan gömü yerine doğru yürümeye başladılar.

    Söğütbeli ormanlık bir yerdi. Gece kuşları, baykuşlar nemli yağmurla bir olmuş türkü söylüyorlardı. Her yerde bir çift gözün takibindeydi grup. Gözler bir kapanıyor bir açılıyordu. Derken kağıtta çizili olan yere geldiler. Tuhaf bir ağaç vardı. Porsuk ağacıydı bu ve bu ağaçtan koca ormanda sadece bir tane vardı. Tüm ihtişamı ile öylece kıpırdıyordu ve sanki tuhaf bir çekim gücü vardı. Seyit ince ince sesler işitiyordu, birden bir ishak kuşu çığlıklar içinde kanat çırparak yanlarından geçti, geceye karıştı. Sadece Seyit irkilmişti. Diğerleri sanki ölü gibiydiler, tepkisizdiler.

    Kazmaya başladılar. Sırayla kazıyorlardı. çukur hayli derinleşmişti. Sıra Seyit’e geldi. Kazmayı sallamaya başladı. O ana dek kimseden çıt çıkmamıştı. Aniden telaşlı ve hararetli bir tartışma duymaya başladı.
    - Lan Seyit'i napacaz! Hareketsiz yatıyo. Ne diye vurdun adama Satır!
    - Öldü mü acaba?
    -Bilmiyom ki!
    ...
    Seyit arkasına döndü dört kişi vardı. Emrah, Umut, Necip ve elinde kuş kafesi olan genç çakır gözlü birisi. Korkuya kapıldı Seyit. Etrafına bakındı, çukurda yatıyordu.
    -”Gömelim soran olursa da görmedik deriz. Buraya geldiğimizi kimse bilmiyor nasıl olsa” dedi Necip. Herkes kavilleşti bu konuda.

    Derhal küreklerini alıp, Porsuk ağacının dibindeki çukuru örtmeye başladılar. Seyit hareket edemiyordu. Sanki eli kolu bağlanmıştı. Görüntü gittikçe kararıyor sesler geceye ve toprağa karışıyordu.

    Son toprakların da atılmasıyla, sonsuz sessizliğe gömüldü etraf. Seyit uzaklaşan bir ses duyuyordu belli belirsiz :

    - Satır…. Kırk ton.. Satır!
  • Kasım ayının sonları, hala kar yağmamıştı köye. Herkesin dilinde hava durumu vardı. “Havalar da cozuttu. Geçen sene bu vakıtlar gar yayığdı lan” dedi adam yanındakine, kahveye doğru hızlı adımlarla ilerlerken. Gözün gözü görmesine izin vermeyen bir sulu sepken, kahvenin ince saç sundurmasını yerinden oynatıyor, bir o tarafa bir bu tarafa savuruyordu. Sundurmanın sesi insanı çileden çıkarıyordu lakin kimse rahatsız olmuyordu bu durumdan, çünkü kahveci Nihat ne zamandır bunu tamir etmeyi aklına getirmemişti. Haliyle kahve efradı da alışmıştı bu rahatsız edici sese.

    İki adam, koşar adımlarla elleri ile ceketlerinin yakalarını yukarı doğru kıvırıp kahveye daldılar. Kahvede dumandan bir tabaka tavanı kaplamıştı. Biraz daha aşağılarda bulantı vardı en dipte de masalar, masaların etrafında oyun oynayanlar ile birlikte yancılar. Oyuncular oyun oynuyor taşları çat çat vuruyor, kağıtları pata küte yeşil örtülü masaya olan gücü ile fırlatıyordu.”goz var mı lan goz? Heee? Bitti mi lan gozlarınız. Verin bakalıımm gozları” diye bağırıyordu, askerden yeni gelen Seyit. “Nihat abi çayla burayı. Argadaşları üttüm biraz da..” diye gülmeye başladı.

    Seyit’in sesleri radyoda çalan Mahsuni’nin sesine karışıyor, ortaya belli belirsiz bir ses çıkıyordu. Bu türkü Seyit’in en sevdiği türkü idi. Nerede denk gelse eşlik eder, duymasa da kendi kendine mırıldanırdı. Bu yüzden asker iken dayak bile yemiş Seyit içtimada mırıldanırken çavuş duymuş ve tekme tokat Seyit’e girişmiş zamanında. Askere henüz gitmeyenlere de kendince öğüt veriyordu: “Korkmayın lan dayaktan. Önce bir yumruk, sonra bi şamar, bi tokat… Zaten bir ikiden sonra yüzün uyuşuyo gerisi hissetmiyon” deyip bastı kahkahayı.

    Seyit yeniden başladı Mahsuni’ye eşlik etmeye “ yiğit muhtaç olmuuuuş guuuuuru sooogaanaaa” . Türkü bitiminde içini çekti arkasına yaslandı. Vardı onun da bir derdi ama kimseye anlatmazdı. En yakın dostlarına bile. Masadaki diğer arkadaşları Emrah, Umut ve Necip masa üzerine kapandılar Seyit:

    -Gece içek mi lan?
    -Hava yağıyo olum ne içmesi.
    -Lan bizim göletin ordaki baraka yok mu? Oraya gidek işte.
    -Tamam, bak öyle olur.
    -Ben bi eve uğrayım ya anam merak etmesin.Garibim beni göremeyince telaşe veriyo her yeri.

    Hepsi anlaştılar gece içmek için tam masadan kalkarlarken kahvenin kapısı aralandı.İçeri bir elinde bastonu diğer elinde kafesi ile Satır girdi. Kırklık Satır derlerdi ona. Her kahveye gelişinde aynı hikayeyi anlatır durur. Definecidir kendisi. Yaşı neredeyse seksene dayanmış ama hala çıta gibidir. Gençken definecilik yüzünden pek çok kez hapse girmiş çıkmış. Eskiden sarı, şimdi ise beyaz olan saçı, beyaz sakalına erişmiş. Gözleri hala gök mavisi. Bir çift kuş olsa kanatlanıverecekler yuvalarından. Sarılı beyazlı kaşları birer korucu olmuş, gözlerin başında beklemekte. Yamalı ceketi, pantolonu ve savaştan kalma kasketi, kolundaki onbaşı pırpırı ile kahveye girdi Satır Dede, dumanı yara yara.

    Her zamanki yerine geçti oturdu, bir sıcak süt istedi. Kafesi de yanına koydu. Kafesteki kuş sürekli cıvıldıyordu. Eski alışkanlık, yer altına indikleri zaman gaz sızıntısı olursa diye yanlarında taşırlardı bu gibi narin kuşları. Ama Satır hiçbir zaman aşağıya kuş götürmedi. “Yavrucak ufacıcık. Kendi canımı kurtarmak için bu cana nasıl kıyayım a yavrum” dedi ortalığa. Herkes kendi oyununda idi. Kimse kulak vermedi Satır’a. Kendi kendine yine aynı hikayeye başladı. Her akşam bunu anlattığı için, artık kahvede kimse ona itibar etmiyordu. O ise boş bir noktaya odaklanır, bastonunu iki eliyle çenesi altına birleştirir, sütünü içerken aynı hikayeyi anlatırdı.

    -Biz gençken bi Memed vardı. Bi gözü körüdü ama cevval delikanlıydı. Kazmayı vurdummuydu iki gova torpak galdırırdı. Pek de cılızıdı rahmetli. Biz gene gömü aramak için bi gazıya gittiydik. Vurduk kazmayı aldık torpağı vurduk gazmayı aldık derken torpak altımızdan poydu gitti Memednen beraber. Elini dutam dedim duttum ama elimden gaçıverdi yavrum delikanlım. Benim de ayağım daşın altına girdi, baktım çekemiyom. Bileğinden ötesi ezilmiş. Sonradan kestiler birazını. Ben böyle olacak delikanlı değildim ama ne edecen, kader. Orada gırk ton altın vardı. Öyle alması helbet golay olmayacak.

    -Yahuu Satır Dede atma. Gırk ton ne eder haberin var mı?
    -Yeeenim gırk dediysek lafın gelişi gırk. Gırk değilse dörddür. Dörd değil ise bi küptür bee!

    Herkes bu tatlı isyana kahkahalarla karşılık verdi ve oyunlarına son hızla devam etti.

    Sadece Satır dedenin kuşu onu hep dinlerdi. “Satır! Satır kırk ton! Kırk ton Satır..!” demesini kahvede öğrenmişti. Fakat bu akşam Satır dede daha önce anlatmadığı bir şey anlatıyordu. Kahve ahalisi yine kendi işlerinde devam ederken uğultu içerisinde “Söğütbelinin orda altın gömdüydük. Zaman 941 senesi idi. Askerden yeni gelmişim daha. Para lazım evlenmek için . Küp var dediydiler Söğü...” seslerini işitti Seyit. Birden Satır Dedeye kulak kesildi. Satır dede devam ediyordu.
    (...)
    -Söğütbeli diyom. Küp ile altını çıkardık gaçıyoz gene. Yanımda da kim var şimdi geçmiş zaman. Yalan da olmasın yavrum. Yalanı sevmem ben, yalandan da olsa sevmem. Neyse kimise kim bize ne, geçmiş gitmiş. Ben daha askerden yeni gelmişim. Belimde barabellom var. Biri çıksa dinime imanıma furacam. Öyle gaçıyoz annıycan. Arkamızdan bi sesler işitir olduk. Meyer bizi isbiklemiş deyyusun biri. Candarmalar bize sesleyince sırtadık çuvalları goş babam goş. Atlattık ama gorkuyoz da. Dedik bunu gömelim alırız sona. Gittik Söğütbeline gömdük. Sonra köylere dağıldık. Zabahleyin asker daldı içeri aldı beni. Önceden de bi iki suçum varıdı onlarnan birleşince hapis ettiler beni. Hapisde de neler oldu neler de onları garıştırma. Orda gavga ettim gafama biri vurdu. O zamandan beri kafam bulanık. Bidaha gidemedim gömüye. Sonra galdı öyle.

    Bunları işiten Seyit Satır dedenin yanına çekti sandalyesini. “Satır dayı nerde dedin demincek?” diye sordu. “Söğütbeli dedim ya lan dürzü. Diynemiyonuz mu beni?” diye çıkıştı .
    -Dinlemez olumuyuk Satır Dayı yaa. Nihat abiii!. Dedeme kahve yap benden.

    -Saol Seyit oğlum. Kimse bana kahve söylemediydi bu yaşıma gadar. Rahmetli garı yapardı nur içinde yatasıca. Pek severdim onu. Gene seviyom ben. Yanına gidiyom gonuşuyom onnan. Herkes öldü biliyo ama ölmedi o biliyon mu. Görüyom ben hep.

    Seyit üzülmüştü gayriihtiyari. Kahve geldi Satır Dede bir yudum aldı höpürdeterek.

    -Söğütbeli. Oraya gömdüydük. Ama çıkarmak nasip olmadı. Şimdi de yaşlayım baksana ayağım topal, dedi ayağını gösterip. Derken kuş araya girdi:

    -Satıııırrr. Kırk ton Satııııır.
    Bir hışımla kuşa küfür savurdu Satır. “Dalga geçme lan pi* ... ” diye eliyle kafese vurdu. Korkan kuş ötmeyi kesti ve yemliğe doğru fırladı. Satır Dede cebinden eskimiş bir KİTAP çıkardı, arasından da yırtıldı yırtılacak bir kağıt parçası aldı ve Seyit’e uzattı. “Al ahanda burda bak. Irmağın oradan yukarda depedeki ormanda. Farklı bir ağaç var urda. Bambaşka öbürlerinden.” diye de tarif etti.

    (...)

    Para umuduyla yanıp tutuşan Seyit, arkadaşlarına döndü ve durumu anlattı. Gece kazıya gideceklerdi. Herkes evlere dağıldı, sabah ezanından iki saat evvel gölette buluşup Söğütbeli’ne gideceklerdi.

    ***

    Emrah, Umut ve Necip üçü hızlı adımlarla göletin yanındaki çeşmeye doğru geliyorlardı ellerinde aletleri, çantaları ile. Seyit ise erkenden gelmiş sigara içiyordu zifiri karanlıkta. Buluştular, konuşmadılar, doğrudan gömü yerine doğru yürümeye başladılar.

    Söğütbeli ormanlık bir yerdi. Gece kuşları, baykuşlar nemli yağmurla bir olmuş türkü söylüyorlardı. Her yerde bir çift gözün takibindeydi grup. Gözler bir kapanıyor bir açılıyordu. Derken kağıtta çizili olan yere geldiler. Tuhaf bir ağaç vardı. Porsuk ağacıydı bu ve bu ağaçtan koca ormanda sadece bir tane vardı. Tüm ihtişamı ile öylece kıpırdıyordu ve sanki tuhaf bir çekim gücü vardı. Seyit ince ince sesler işitiyordu, birden bir ishak kuşu çığlıklar içinde kanat çırparak yanlarından geçti, geceye karıştı. Sadece Seyit irkilmişti. Diğerleri sanki ölü gibiydiler, tepkisizdiler.

    Kazmaya başladılar. Sırayla kazıyorlardı. çukur hayli derinleşmişti. Sıra Seyit’e geldi. Kazmayı sallamaya başladı. O ana dek kimseden çıt çıkmamıştı. Aniden telaşlı ve hararetli bir tartışma duymaya başladı.
    - Lan Seyit'i napacaz! Hareketsiz yatıyo. Ne diye vurdun adama Satır!
    - Öldü mü acaba?
    -Bilmiyom ki!
    ...
    Seyit arkasına döndü dört kişi vardı. Emrah, Umut, Necip ve elinde kuş kafesi olan genç çakır gözlü birisi. Korkuya kapıldı Seyit. Etrafına bakındı, çukurda yatıyordu.
    -”Gömelim soran olursa da görmedik deriz. Buraya geldiğimizi kimse bilmiyor nasıl olsa” dedi Necip. Herkes kavilleşti bu konuda.

    Derhal küreklerini alıp, Porsuk ağacının dibindeki çukuru örtmeye başladılar. Seyit hareket edemiyordu. Sanki eli kolu bağlanmıştı. Görüntü gittikçe kararıyor sesler geceye ve toprağa karışıyordu.

    Son toprakların da atılmasıyla, sonsuz sessizliğe gömüldü etraf. Seyit uzaklaşan bir ses duyuyordu belli belirsiz :

    - Satır…. Kırk ton.. Satır!


    BONUS: İlgili şarkımız : https://youtu.be/fZBOCbX2v8o :))
  • “Kışlık Saray’da Kerenski.
    Smolni’de Sovyetler ve Lenin,
    sokakta o n l a r.
    O n l a r biliyorlar ki, O :
    ‘— Dün erkendi, yarın geç,
    Vakit tamam bugün,’ dedi.
    O n l a r : ‘— Anladık, bildik,’— dediler.
    Ve hiçbir zaman
    bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel
    bilmediler...
    İşte : cepheden dönen süngüleri,
    kamyonları, mitralyözleriyle,
    hasretleri, ümitleri, mukaddes iştihaları,
    rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle
    o n l a r yürüyorlar kışlık saraya...

    Putilovski Zavot’tan Bolşevik Kitof :
    ‘— Bugün büyük bir gündür, yoldaşlar, — diyor,
    —büyük bir gündür.
    Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere
    artık Kışlık Saray ve butün Rusya işçinin ve
    köylünündür.’

    Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek
    yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray’a...
    Rüzgârdır
    kardır
    ve insanlardır hâkim olan manzaraya.

    Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray,
    ateş açtı yüzü güzel Yunkersler
    ve şişman orospular.
    Tesviyeci Topal Sergey :
    ‘— Hey gidi dünya, — dedi, — hey,
    Kerenski kalmış kimlere...’
    Ve topal bacağının üstünden
    düştü yere...

    Gecenin ortasında kırmızı tuğladan
    Kışlık Saray
    ve limanda üç bacalı Avrora...
    Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara :
    ‘— Yoldaşlar, — dedi, —
    tarih
    yani işçi ve köylü sınıfları,
    yani kızıl asker
    yani, bir meşale yakıyoruz, — dedi, —
    hücuma kalkıyoruz,’ — dedi...

    Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken
    o n l a r bir çocuk gibi iştihalı
    ve rüzgâr gibi cesur,
    Kışlık Saray’a girdiler.

    Demir, kömür ve şeker
    ve kırmızı bakır,
    ve mensucat,
    ve sevda ve zülum ve hayat,
    ve bilcümle sanayi kollarının,
    ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya,
    ve Kafkasya, Sibirya ve Türkistan,
    ve kederli Volga yollarının
    ve şehirlerin bahtı
    bir şafak vakti değişmiş oldu.
    Bir şafak vakti karanlığın kenarından
    karlı çizmelerini o n l a r
    mermer merdivenlere bastıkları zaman...”
  • Gülme öyle bana bakıp pek, arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!