• Cumhuriyet döneminde İslâm düşüncesinde problem çözme yollarından birisi olan akli ve reyci damarın daha güçlenmesi beklenirken, maalesef, bu iki kesimin saldırılarıyla bahis konusu “damar” gittikçe zayıflamıştır. Bugün üç tarz dindarlık ve zihniyet birbiriyle çatışma halindedir: Bâtınilik (Şii ve Sünni İrfancılık), Arap dindarlığı (Selefilik) ve Türk Dindarlığı (Hanefi Maturidilik). Bugün Türkiye, dinî problemlerini çözerken üç dindarlık tarzından hangisini seçeceğine karar verme konusunda yol ayrımına gelmiştir.

    15 Temmuz’dan sonra bu darbe girişimi ile ilgili pek çok toplantı ve çalıştay düzenlendi; Olağanüstü Din Şûrası yapıldı. Medyada yüzlerce yazı yazıldı ve bazı dergiler özel sayılar çıkardı. Darbe teşebbüsünün sebepleri, yapılış biçimi, ilmî dinamikleri ve sonuçlan üzerinde pek çok analizler yapıldı. Öne çıkan analizlerden birisi Bâtıni din söyleminin ve Mehdi fikrinin bu konuda ciddi bir motivasyon oluşturduğu hususu idi. Milletin iradesiyle iş başına gelmiş bir hükümete karşı darbe yapmak, hem fertlerin hürriyetine, hem de toplumsal iradeye karşı olmak anlamına geliyordu. Fethullah Gülen ve ekibi, insanların eleştirme ve sorgulama yeteneklerini yok ederek onları komutla hareket eden birer robota dönüştürmede, şifahî dinî kültürü ve Mehdîci anlayışı kullandı. Darbenin gücünü kırmak ve daha sonra böyle bir hâdiseyi bir daha yaşamamak için, ferdiyet bilincine, eleştiri ve sorgulamaya, aklı kullanmaya, laikliği güçlendirmeye yönelik çağrılar yapıldı. Aslında haklı olarak meselenin çözümünde aklı öne çıkarmak ve Mehdîci-Bâtıni söylemi devre dışı bırakmak gayesi güdülüyordu.

    Bu eleştirilerden diğer İrfancı cemaatler de nasibini aldı. Bu yüzden, daha önce dinî cemaatlere güven duyan kesimlerde bile onlara karşı belli bir güvensizlik oluştu.

    Sönmez KUTLU
  • “Yeni Ahit”i sevmiyorum ben, bunu sezmişsinizdir; bu en değer verilen ve değeri en abartılmış yazılı eser konusundaki beğenimde bu derece yapayalnız kalmak neredeyse tedirgin ediyor beni (iki bin yılın beğenisi bana karşı): ama ne çare! “Burada duruyorum işte, başka türlüsü gelmiyor elimden**”,((**Luther’in Worms’taki Reichstag önünde söylemiş olduğu sözden alıntı; “Burada duruyorum işte, başka türlüsü gelmiyor elimden. Tanrı yardımcım olsun. Amin” )) - kötü beğenimi üstlenme cesaretim var. Eski Ahit - o bambaşka bir şey: Eski Ahit’e hürmetim tam! Yüce insanlar buluyorum onda, muhteşem bir doğa ve yeryüzünde en nadir bulunan cinsten bir şeyi, güçlü yüreğin eşsiz naifliğini buluyorum, dahası bir halk buluyorum. Yeni'sinde ise bir sürü küçük mezhep ekonomisi, bir sürü ruh rokokosu, bir sürü süslü püslü, girdili çıktılı, mucizevi şey, hep bir gizli dinsel toplantı havası; arada bir esen, çağa (ve Roma taşrasına) özgü ve Yahudice olmasından çok Helenistik olan pastoral tatlılığı da unutmayalım. Alçakgönüllülük ile gösterişçilik yan yana; neredeyse duyarsızlaştıran bir duygu gevezeliği; tutku değil tutkululuk; utanç verici bir jest oyunu; belli ki her tür terbiyeden yoksun kalınmış burada. İnsanın, küçük erdemsizliklerini bu sofu adamcıkların yaptıkları kadar büyütmeye nasıl hakkı olur! Bırakın Tanrı’yı, hiç kimsenin umurunda değil ki bunlar. Bu küçük taşra adamlarının tümü, en sonunda “ebedi yaşam tacı”na da sahip olmak istiyorlar üstelik: ne diye ki? ne için ki? - küstahlığı daha ileriye götürmek mümkün değildir. “Ölümsüz” bir Petrus: kim dayanabilir ki ona! Bir hırsları var ki gülünesi: en kişisel şeylerini, ahmaklıklarını, kederlerini, eften püften kaygılarını ısıtıp ısıtıp yeniden öne sürerler bunlar, sanki şeylerin kendiliği bunlarla uğraşmakla yükümlüymüş gibi; Tanrı’yı, bıkıp usanmadan içine batmış bulundukları en ufak sefilliğe bile bulaştırırlar. Bir de Tanrı'yla şu sürekli senli benli olma zevksizliği! Tanrı’ya karşı şu Yahudice (sırf Yahudice de değil), utanmazca laubalilik!.. Asya’nın doğusunda, aşağılanan küçük “gayri Hıristiyan halklar” vardır; ilk Hıristiyanlar kayda değer bir şeyler öğrenebilirlerdi onlardan: bir parça hürmet gösterme inceliği; Hıristiyan misyonerlerin de doğruladıkları gibi, Tanrı’larının ismini ağızlarına almayı bile yasaklamışlardır onlar kendilerine. Bana epeyce incelikli görünüyor bu; kesin olan şu ki, bu yalnızca -”ilk” Hıristiyanlarla karşılaştırıldığında fazlasıyla incelikli değil
  • Tarifsiz hislerle sonuna geldim Oğuz Atay serüvenimin. Oğuz Atay külliyatını bitirmiş olmanın verdiği mutluluk ve burukluğu bir arada yaşıyorum. Bir yazar düşünün ki her eserinden bir kahramanı ile bağ kurduğunuz, kendinizden bir şeyler bulabildiğiniz. 7 eserinde okuduğum tutunamayan karakterlerden anladım ki Oğuz Atay insan psikolojisini çok iyi analiz etmiştir. Ya da her eserinde kendinden yola çıkmıştır...

    Eylembilim'de tutunamayan, anlaşılamayan karakterimiz SERVER GÖZBUDAK. Matematik profesörü olan Server Gözbudak'ın vefatından sonra avukatı Dilâver Kalas, Server'in kendince yazmaya çalıştığı hatıratını düzenler ve okuyucuya sunar.

    Bu hatıratta ilk dikkatimi çeken Server'in iç hesaplaşması oldu. Eşi Süheyla Hanım tarafından bile anlaşılamamış, hislerini kendi içinde yaşamak zorunda kalan karakterimiz yazarak anlatmaya çalışmış kendini. Kendisinden bazen ben, bazen de üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmiş. Yazmasının en büyük sebeplerinden biri de içine sürüklenmiş olduğu bir olaydır. Olay ülkede öğrenci çatışmaları olduğu dönemde geçiyor. Server Gözbudak'ın görev yaptığı üniversitede öğrenciler, çatışmalar sırasında öldürülen arkadaşlarını üniversitenin bahçesine defnetmek isterler. Bunun üzerine akademisyenler ve profesörler ortak toplantı kararı alırlar. Bu toplantıdan çıkacak kararı ve gelişecek olayları büyük bir heyecanla okudum. Öğrencilik yıllarında eylemci olan Server Gözbudak, toplantıda büyük bir rol oynamaktadır.

    Seni de çok sevdim SERVER GÖZBUDAK...

    Çok severek, sindire sindire okudum fakat tek üzüldüğüm nokta, Oğuz Atay'ın ömrünün eseri tamamlamaya yetmemiş olması. Çünkü eserin yazıldığı kadarıyla görüyorum ki çok güçlü bir hikayesi var. Ömrü yetmiş olsaydı, muhtemelen unutulmayacak bir son yazardı Oğuz Atay bu eserine.

    Eserde yine Oğuz Atay'ın kara mizahtaki ustalığına bir kez daha şahit oldum. Bütün eserlerini bitirmiş olsam da Oğuz Atay bir kere okununca anlaşılacak bir yazar değil. Bu sebeple ömrüm yettiğince tekrar tekrar okumayı düşünüyorum Oğuz'cum Atay'ı. Hem kendimi de bu müthiş adamdan mahrum bırakmamış olacağım.

    Yazarla tanışmak isteyenler için güzel bir başlangıç olabilir. Tavsiye ederim. Keyifli Okumalar...
  • İLGİNÇ

    🚫 İLGİNÇ
    İnsan eğer 10 TL. yi sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 TL ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan 10 Dk. zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç Dk uzaması hiçte hoşuna gitmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin doğru olduğunu bildiği birşeyi inat ederek hemen kabullenmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan namaz kılarken, ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi sever ama normalde Islamiyet'i düşünmekten kaçınır.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsana bir sureyi veya surenin manasını okumak zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydir.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan konserde ilk siralarda olmak için çaba sarfeder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarfetmez.
    Aksine namazin sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    Bir Ayet yada Hadisi Şerifi ezberlemek insanın zoruna gider ama muzik listesi ilk 10'da olan şarkıların hepsini ezbere bilir.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan bir dînî toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan İslâmî konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmaz .🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan hergün birilerinin ölüm haberini alır, ama yine de kendisinin de birgün öleceğini düşünmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹

    🌷Rabbim bizleri nefsimize uydurma ve nefsimizi terbiye edenlerden eyle.🌷
    Huşu veren bir fikir:
    Rasulullah'a 10 kere salavat getirelim.
    اللهم صل على محمد وال محمد.1
    اللهم صل على محمد وال محمد .2
    اللهم صل على محمد وال محمد .3
    اللهم صل على محمد وال محمد .4
    اللهم صل على محمد وال محمد .5
    اللهم صل على محمد وال محمد .6
    اللهم صل على محمد وال محمد .7
    اللهم صل على محمد وال محمد .8
    اللهم صل على محمد وال محمد .9
    اللهم صل على محمد وال محمد .10
    ve bunu 10 kişiye gönderelim. Meşgulum deme!
    🕙
    1 saat içinde Nebi'ye 1 milyon salat olur ve senin mizanında tartılır..
    Bu 1 miyon salat sana şafaatçı olur inşaallah..
    _*BÜNYAMIN ATLİ*_
  • Mehmet Ali Birand: Efendim, bize Karen Fogg'un çocukları diyorsunuz. Çok gücümüze gidiyor. Sanki o. çocukları diyorsunuz gibi geliyor.
    Rauf Denktaş: İyi ya Mehmet Ali Bey, biz de zaten öyle diyemediğimiz için Karen Fogg'un çocukları diyoruz. Anladığın için tebrik ederim.

    Denktaş ile Birand arasındaki bu konuşma, uluslararası bir toplantı sırasında geçmiş. Bu konuşma sonrası Mehmet Ali Birand her zamanki pişkinliği ile gülerek "ilahi Sayın Denktaş, sizinle hiç kimse baş edemez vallahi" diyerek çekip gitmiş.

    Hem Denktaş, hem Birand; ikisi de rahmetli oldular bilindiği üzere, bu konuşma da bizlere bir anı olarak kalmış oluyor.Öğrenebildiğim kadarıyla "Karen Fogg Çocukları" kavramını icat eden, yine Rauf Denktaş'mış. Denktaş, bu benzetmeyi, "Avrupa Avrupa" diye tutturan ve Türkiye'nin her şeyini Avrupa Birliği'ne endeksleyen ve bunun için siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurmaya çalışan STK ve medya mensupları için yapmış.

    Karen Fogg kimdi?

    Bir dönemin (1999-2002) Avrupa Birliği Komisyonu Ankara Temsilcisi olan bayandı. 2002 yılında, bir Türk hacker tarafından Fogg'un internet üzerindeki yazışmaları ele geçirildi.
    Bu yazışmalar Doğu Perinçek tarafından "Karen Fogg'un E-Postalları" adıyla 2002 yılında kitaplaştırıldı.

    Aslında bu kitaptan, yine Doğu Perinçek'in 09.Aralık.2013 tarihli Aydınlık gazetesindeki köşe yazısı vasıtasıyla haberdar oldum.

    Köşe yazısında Perinçek, Karen Fogg'un "Türk tarihinin hakkından nasıl geleceğiz?" sorusunu ortaya attığını belirtiyordu.

    Şu yukarıdaki tek soru bile, bayan Fogg'un; ülkemizde geçirdiği zaman içerisinde, diplomatlığın dışında bazı ek işlerle haşır neşir olduğunun kanıtıdır.

    Peki bu ve bunun gibi e-postalarında, Bayan Fogg kimlerle yazışıyordu? Hepimizin az çok bildiği isimler aslında, bulabildiklerimden bazıları:
    Sami Kohen , Ferai Tınç, Emine U., Şahin Alpay, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand ve Cüneyt Ülsever.

    Bayan Fogg'un ele geçirilen e-postalarını, dolayısıyla Doğu Perinçek'in kitabını merak ettim, aradım, ancak eski bir kitap olduğundan olsa gerek bulamadım...

    Ben de internet üzerinden e-postaların peşine düştüm;
    pek yok ama olanlar da fena değil hani:

    Karen Fogg'dan Şahin Alpay'a
    "Bana göre bundan sonra izlenecek yol, Kuzey Kıbrıs'ta Türklerin sesi olan Denktaş'ın itibarını azaltmak ve onun Ankara'daki hiyerarşi ile askeri temsil ettiğini AB'ye göstermektir."
    Karen Fogg 1 Nisan 2001 tarihinde gönderdiği maille Cengiz Çandar'dan AB'nin çıkardığı Güncel Haber için makale istiyor ve son cümlesinde parantez içinde diyor ki:

    "Birinci sayfada AB ve Avrupa bütünleşmesi olarak tercihen katışıksız Türk görüşünün dışında bir şeyler yazan her ay başka bir seçkin Türk köşe
    yazarının makalesi var. Nitekim Şahin Alpay IGC üzerine, Lale S güvenlik ve savunma üzerine, Cüneyt C tarım üzerine, Emine Y telekom üzerine yazdı.
    Ferai T, mehmet Ali B, Samy C, Semih İ, Zeynep G Mithat M, Mim Kemal bu yoldan geçtiler. (...) şimdi senin sıran. Güncel bir Avrupa konusu üzerine Türkçe 400-500 kelimelik bir makale üretmek
    ve bize e postayla 9 Nisan'a kadar (...) bizim konuk köşe yazarımız olur musun?
    (Ödeme mümkün, bize makbuz gönder.)"

    Çandar'ın 3 Nisan tarihli yanıtı şuydu:

    "Sevgili Karen,
    Senin bir önerini nasıl geri çevirebilirim? Sizin sayfalarınızdan geçenler kuyruğunda en son sırada oluşum şaşırtıcı..."Kim ola ki bunlar?

    "Kullanılacak Kuvvetler: Uyuyan Güzeller" ve "Tecrit edilecek Kuvvetler:
    Uyuyan Köpekler"
    Şimdilik bunlar... Eğer kitabı bulabilirsem, Karen hanımın ilginç bulduğum
    diğer e-postalarını da burada paylaşırım elbet...

    Bu münasebetlerin ve e-postaların ortaya çıkmasından sonra Karen hanım Türkiye'den ayrılmak zorunda kalmış; bir başka görüş ise, böyle bir şeyin olmadığı, görev süresi sona erdiği için memleketimizi terk ettiği.
    Bilemem...

    Rahmetli Mehmet Ali Birand ile başladık, yine onunla bitirelim istedim:

    Birand 2002 yılında, Kıbrıs''ta teslimiyete karşı çıkanları hedef alıp şöyle diyordu:

    "Azınlık bir ulusalcı grup, şaşkın şekilde hala ‘vatan elden gidiyor' edebiyatı yapıyor. Bazıları, Karen Fogg çocukları diye hücum ediyorlar. Öylesine cahiller ki, yapılan değişiklikleri ‘AB''ye verilmiş bir ödün'
    sanıyorlar. Oysa bu ülke ilk defa, tabuları yıkıyor. Örümcek ağlarından kurtuluyor. Ulusalcıların kısır ve kapanık dünyasından kışla disiplinini çağrıştıran
    yönetim şeklinden kurtuluyoruz. Ulusalcılardan bir köşe yazarının sözlerine katılıyorum: Söz uçar, yazı arşivde kalıp belge olur. Gelecek kuşaklar bu yazıları okuyacak, kimin haklı olduğunu görecek."

    Söz uçtu, yazı kaldı. ""Demokrasi palavra, AB sizi kullanıyor" diyen" cahiller, örümcek kafalılar, ırkçılar, paranoyaklar" haklı çıktı.
    Tabulara ne oldu bilmem ama işbirlikçilerin hayalleri yıkıldı. Birand''ın, "cahiller"in seviyesine gelmesi 8 koca yıl sürdü.
    O da sonunda ""AB bizi kandırdı"" dedi...
  • Britanyalı bir grup çocuğu nükleer savaşının etkisinden kurtarmak için taşıyan uçak, ıssız bir adaya düşer. Ralph, iyi huylu ve zeki bir çocuktur. Büyüklerin baskısından uzakta kendi hallerinde bu adada yaşayacaklarını düşündükçe mutlu olur. Başlarında onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek kimse yoktur. Domuzcuk lakaplı şişman ve gözlüklü çocuk ise tam tersine korkmaktadır. Domuzcuk adada mantıklı olarak düşünebilen tek çocuktur. Adadan nasıl kurtulacaklarını düşünmekte ve adada kaç kişi olduğunu saptamak ve hemen bir iş bölümü yapmaları gerektiğine inanır. Bunun için Ralph’in denizden çıkardığı deniz kabuğunu öttürmesini ve uçaktan kurtulan herkesin toplanmasını sağlamasını ister. Ralph ilk başka pek önemsemese de Domuzcuk’un dediğini yapar ve uçaktan kurtulan çocuklar adanın kıyısına gelirler. Çocuklarla hemen bir toplantı yapılır ve toplantıda deniz kabuğunu kim tutuyorsa onun konuşmasına izin verilir. Böylece toplantıların demokrat bir düzen içinde sürdürülmesi sağlanır. Deniz kabuğunu öttürerek tüm çocukları bir araya toplayan Ralph, bu özelliği sayesinde adanın şefi seçilir. Bu karar Jack’ın pek hoşuna gitmez. Jack kilise korosunun başkanıdır ve kendi grubuna liderlik etmektedir. Jack ve grubu hayatta kalmak için avcılığa önem verilmesini savunurken, Ralph ve Domuzcuk ise kurtulabilmek için devamlı yanan bir ateşin olması ve duman sayesinde gemilerin onları kurtarabileceğini savunurlar. Bu anlaşmazlık nedeniyle adada liderlik bölünür. Jack ve ekibi avcılıkla ilgili konulardan sorumlu, Ralph ise düzeni sağlamaktan yükümlü olur.

    Adanın en yüksek yerine ateş yakılmasına karar veren çocuklar bu görevi Jack ve ekibine verirler. Avcılık yaparken ateşi de kontrol edebileceklerini düşünürler. Jack çok istemese de bu görevi kabul eder. Yatacak yer için barınak yapılması, meyvelerin toplanması gibi konular ise Ralph ve diğerlerinin görevidir. Ancak kimse Ralph, Domuzcuk ve Simon’a yardım etmez. Ralph her şeyi tek başına yapmak zorunda kalır. Adadaki diğer çocuklar sürekli olarak denize girip eğlenmekte hiçbir işe yardım etmemektedirler. Kurtulmak gerektiğini düşünmemekte, büyüklerin ve kuralların olmadığı bu adada yaşama düşüncesi onları mutlu etmektedir.

    Jack ve ekibinin avcılıkla ilgilendiği bir gün sahilden bir gemi geçer. Ancak ateş söndüğü için adadakileri fark edemez. Bunun üzerine Ralph ve Domuzcuk hemen dağın tepesine çıkarlar ve Jack ile yüzleşirler. Ralph ateşin adada en önemli şey olduğunu savunurken, Jack ona aldırmaz ve avladığı domuzdan yemesini söyler. Ancak aralarındaki gerilim başlamıştır bile.

    Tam bu sıralarda, küçük çocuklar yılan gibi bir canavardan bahsederler. Her ne kadar Jack ve Ralph onlara inanmasa bile, onlarda gizli gizli korkar canavardan. Bir gece dağın tepesine ölü bir paraşütçü düşer ve rüzgarın etkisiyle paraşüt şişip hareket eder. Çocuklar bunun korktukları canavar olduğuna emin olurlar. Jack ve Ralph ne kadar korksalar da dağa gidip canavara bakmanın en doğru yol olduğuna inanırlar. İkisi de korktuğunu birbirine itiraf edemez, kendilerini en güçlü olarak göstermek isterler. Dağın doruğuna ulaşan Jack ve Ralph artık canavarı inkar edemezler ve korkudan sahile hızla koşarlar. Bir daha hiçbir çocuk dağa gitmez ve ateş yakılamaz. Ateşin sahilde devam etmesi gerektiğini düşünen Ralph ve Domuzcuk bu düşünceyi uygulamaya koymakta başarılı olamazlar.
    Canavarın kabul edilmesiyle birlikte Jack ve Ralph arasındaki gerilim artar. Jack, Ralph’in adayı koruyamayacağını iddia eder ve onu korkaklıkla suçlar. Kendisinin avcılık yetenekleri sayesinde herkesi koruyabileceğini söyler ve kendi topluluğunu yaratmak ister. Başlangıçta oy alamasa bile adadan ayrılır ve ormana gider. Büyük çocukların tümü ve küçüklerden bir kaçı Jack’ın yüzü boyalı vahşi kabilesine katılır ve böylece demokratik düzen yerle bir olur. Domuzcuk ve Simon, Ralph’i terk etmezler ve onun şeflik görevine devam etmelerini isterler. Ralph, Domuzcuk’un zekasının farkına varır ve şefliği onun yardımı sayesinde yapabileceğini anlar.

    Adada canavar olmadığına sadece Domuzcuk ve Simon inanmaktadır. Simon bunu kanıtlamak için dağın tepesine çıkar ve canavar sandıklarının ölü bir paraşütçü olduğunu anlar. Bu haberi vermek için hemen ormana koşar. O sırada Jack ve ekibi gene bir domuz avlamışlar ve şölen tadında ayin yapmaktadırlar. Simon bir anda kendini bu kabilenin oluşturduğu halka içinde bulur. Jack ve ekibi Simon’ı canavar sanar ve kan dökme isteğine yenik düşüp onu vahşice öldürürler. Artık adada iyi ve kötü diye bir şey kalmaz. Jack ve adamlarının Domuzcuk’un gözlüğünü çalması ise bardağı taşıran son damla olur. Hakkını aramaya giden Ralph ve Domuzcuk dikkate alınmaz ve Domuzcuk adanın en kötü kişisi olan Roger tarafından öldürülür. Artık Ralph için kaçış avı başlatılır ve tüm ada ateşe verilir. Ralph, yakalanırsa Jack ve diğerleri tarafından öldürüleceğinden emindir. Ralph için her şeyin bittiği, ölümle burun buruna geldiği sırada dumanı gören bir askeri gemi adaya çıkar ve çocukları adadan, Ralph’i de ölümden kurtarır.