• filtre kahve, boğazlı kazak, scooter, plaklar, yavru kedi, çita, bornoz, küvet, duş jeli kokusu, jiletler, tren garı, bulut, karanlık, deniz, soğuk hava, kar, postal, yeşil göz, büyük eller, yeni doğan bebek, uyku, uykusuzluk, kan, rüya, kâbus, his, sis, öpücük, salıncak.
  • 747 syf.
    ·8/10
    SPOILER

    Bu yazımda kitaba adını da vermiş olan Anna'dan bahsedeceğim yalnızca. Abisinin karısını onu aldatan abisiyle barıştırmak için şehre gelen Anna, yengesine "kaderine razı mı olacaksın?" diyerek boşanan kadınların yazgısını gözlerimizin önüne seriyor. Söz konusu kadınları ayıplamak, küçümsemek olunca evrensellik sağlanıyor tüm dünyada. "ama suçlu olan o" diyen yengesinin acısını ta içimde hissettim.

    Upuzun raylarda giden uzun trenler.. Tren istasyonu önemli tolstoy için. Bir tren garında hastalanarak öldüğünü hepimiz biliyoruz sonuçta. Tren garı Anna'nın da hem yaşamının başlangıcı(vronsky olan aşkının yaşamını başlattığını varsayıyorum) hem de sonu oluyor. Kaderine razı olmayı kabullenmiş aşık bir kadın görüyoruz karşımızda. Aziz kocası ile aşığı arasında kaldığından belki bir iyi oluyor Karenina bir kötü. Bipolar eğilimi olduğunu da söyleyebiliriz bu açıdan.

    Vronsky'nin aşkına da kavuşmuştu. ama gene de intihar etti. Peki gelin katilinin bulalım Anna'nın. 1 numarayı toplum baskısı almalı bence. Kocasını aldattığı için, aşık olduğu için ve bu aşkını gizlice yaşadığı için toplum tarafından katilmiş tepkisi alan Anna'nın yerine koyalım kendimizi. Elbette aldatmayı yüceltmiyorum yalnız Anna'nın aynı davranışta bulunan abisinin asla yaşamadığı bir davranışa maruz kaldığını da gözardı edemiyorum. Ne yalan söyleyeyim bir ihanet bana ilk defa bu kadar masum ve doğal görünmüştü. Aldatan kadınların kocası genelde kötü olur. Tolstoy bu klişeyede karşı çıkmış. Yani evet iyi ama oldukça soğuk olan bu adama yapılan ihanet bana masum geldi. 2 numaralı katil evlat özlemi olmalı. asla rahat rahat sevemeyecek çocuğunu Anna. Buna izin vermeyecekler. 3 numaralı katil aziz koca. Aziz olmasaydı, şiddet uygulayan, alkolik, ahlaksız bir adam olsaydı katil de olmazdı şüphesiz. 4 numaralı katil Vronsky. Evet Vronsky'nin aşkı Anna'ya yaşamanın ne demek olduğunu öğretti ama onu öldüren de gene buydu ve 5 numaralı katil... Bunun cevabını tahmin etmişsinizdir. Evet son ve asıl katilimiz Anna KARENİNA.

    Başka katilleri bulanlar yoruma yazabilir.
  • “Gidiyorum gayrı gül benzim soluk
    Od düştü sineme yanıktır yanık
    Ölüm Allah emri de zalim ayrılık
    Hangine yanayımda derdim çok benim”

    -Kırtıl Semahı


    tak tak….. tak tak……. tak tak……
    Tren raylarının birleşim yerlerinin soğuktan arası açılmış, normalden daha fazla ses çıkarıyor. Üzerinde TCDD olan, buz parçaları yapışmış camdan dışarıyı izliyorum, elim çenemle yüzüme kenetli. Kompartımandaki ufacık sehpadaki küllükte sigaramın dumanı dalga dalga yükseliyor.

    “Hemşerim, ayva yin mi?... Hele sana diyom ayva yin mi?”

    İrkiliyorum. Karşımda oturan adam hasır örme sepetindeki ayvalardan birini çıkarmış, dilimlemiş bir tanesini de bıçağına saplamış, bana uzatıyor. Sağol, diyebildim. Daha doğrusu demeye çalıştım. O kadar yoldur çenem açılmamış ki konuşmak için, önce biraz zorlandım. Katranlı sesimle teşekkür ettim ama adam ısrarla bıçağı bana doğru uzatmaya devam etti, aldım. Küllüğün yanına koydum. Ellerime baktım daha sonra, katil ellerime. Sapsarı olmuşlar ayva gibi. Sonra beyaza çaldılar. Buz yanığı acısı var hala ellerimde. Eldivenler kar etmiyor, ısıtamıyorum. Bu ellerle bir can aldım, ömür billah iflah olmaz, sanmam. Sigarayı basa basa söndürdüm küllüğe. Hırsımı alamadım daha sert bastırdım, daha sert daha sert. Adam benden ürkmüş olsa gerek, biraz öteye doğru kaydı, yeniden kurdu bağdaşını. Sokurdanarak bir “tövbe estağfurullah” çekti fısır fısır. Uyumak istiyordum, yaşıma başıma bakmadan ağlamak istiyordum.

    Yol boyu telgraf direkleri, üzerine kuşlar da konmuş, soğuktan birbirlerine sokulmuş.

    Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
    İnsan sevdiğine canım böyle mi yapar?

    Dans ediyor bulutların gölgesi uçsuz bucaksız bozkırda. Bulutlar daha bir telaşeli, sanki yetişecek bir yerleri var. Birbirini kovalıyorlar. Elimi uzatsam yakalayacağım bir köşesinden, uzanıyorum ama araya TCDD’nin kalın çift camı giriyor. Cama takılıyor ellerim, tırnaklarım tıkırdıyor buza kesik camda. Tıkır, tıkır, tıkır… Fiko’nun kızının telefonda kesik kesik gelen sesi düşüyor aklıma yine:

    Ulvi amca, babam kaza geçirdi. Şu an hastanede…

    Fiko’yu düşünüyorum, kızının telefondaki titrek ve ağlamaklı sesini. Sonra aklım alakasız bir biçimde Zehra’ya gidiyor. Lan bu kız yüzünden kafayı yedi çocuk, unutamadı gitti yıllardır. Ne çocuğu be! Adam yetmişe yaklaştı yahu! Ne anlarsın sen aşktan be Ulvi? Ne de kolay söyleyiverirsin “unutamadı” diye. Gecen gündüzün hovardalıkla geçip gitti işte, ne anlarsın sen?
    Ulvi amca, babam hastanede. Sana da haber vermek istedim. Kendisi felç olmuş. İyileşemeyecek diyor doktorlar.

    Nasıl yani? Bir daha onla açılamayacak mıyız kayıkla Van denizine? Yanımıza rakı alıp oltaya ne gelirse çekip kızartıp yiyemeyecek miyiz? Saçma sapan konuşma kızım! Ne demek iyileşemeyecek?
    -Hemen geliyorum, dedim. İlk trene atladım. Aklımdan geçirdiğim sözler aklımda kaldı sadece.

    Gözlerim kan çanağı, ıssız ovalara dalmış. Beyazına damlıyor kızıl göz yaşlarım. Hafiften içim geçiyor kafam arkaya düşüyor, bilincim pamuk ipliğinde salınıyor; bir o yana bir bu yana.

    Fikoların ev ile bizimkisi karşılıklıydı. Babası köyün muhtarıydı. Fiko babasının cebinden iki dal sigara aşırır, ben de evden çay getirirdim. Muhtar cıgarası güzel olurdu. Gidip deniz dediğimiz gölün kıyısında içerdik.

    Sonra yatılı okula gittik beraber. İki bina vardı yurt olarak. Ben bir binadaydım Fiko diğerinde. Bu Fiko piçi nereden öğrendiyse bir şey öğrenmiş. Bir gün bana bir ufak el feneri verdi, ışığı cılız. Bak şimdi, dedi kendi fenerini gözüme doğrultup. Uzun kısa farklı ışıklar yaktı.
    -Bu ne lan gözümü kör ettin be, diye çıkıştım.
    -Ulvi yazdım görmedin mi, dedi. Artık böyle haberleşiriz. Hem kimse görmez anlamaz. Ulvi demek; kısa kısa uzun - kısa uzun kısa kısa - kısa kısa kısa uzun - kısa kısa. Al sana Ulvi işte, diye gülmeye başladı.
    -Ne bu oğlum delirdin mi?
    -Telgrafçılar böyle haberleşirmiş. Sana da öğreteyim, dedi. Alfabelerin olduğu bir kağıt verdi ertesi gün. Aferim lan telgrafçı piç, dedim vurdum kafasına hafiften. O zamanlar hep bu şekilde haberleşirdik geceleri.

    Fiko benden daha çelimsiz, sünepe, zeki bir çocuktu. Okulda dersleri hep iyi giderdi. Daha sonra kasabada memur oldu. Kaderin cilvesi işte, o kadar okudu etti ama memurluk yalakalığı yapamadığı için yıllarca aynı hükümet binasında aynı masada aynı daktilo ve kalemlerle insanların nüfus kayıtlarını yazdı çizdi. Sana mı kaldı ulan boklu kasabanın nüfusunu tutmak he? Ah ulan Fiko! Şu orospu Zehra’yı bırakıp benle gelseydin ne güzel olurdu. Sonra gitti anasının istediği bir köylü kızıyla evlendi. Çoluk çocuk derken iyiden iyiye kasabaya çivilendi. Çocuklar büyüdü, bir kızı yanında kaldı bir de karısı. Kızı da everdi önceki sene. Baş başa kaldılar iyi mi, bir yaşlı karı bir de kendi.

    İş sahibi olduktan sonra, yazları geldikçe onunla kaçar giderdik Van denizine. Bir ferahlık gelirdi yüzüne. Bir ufak kayık ayarlar Ankara’dan getirdiğim viskiyi açardım. İçemiyom oğlum ben onu, sirke gibi çamaşır suyu gibi bok gibi bişey lan o, derdi her defasında ama bir iki yudumlar sonra devirirdi şişeyi. Ben yerimde düz duramazdım o ise çantasından bir ufak rakı çıkarır “noldu lan kaz ciğerli” deyip açardı şişenin ağzını, koklar dururdu. Evden kaçıp geldiğine o kadar çok sevinirdi ki zavallı, yıllar evvel evden kaçıp kaçıp göle gittiğimiz zamanlardaki gibi parlardı gözlerinin içi.
    Ulan Fiko! Bana bunu da mı yaptıracaktın?


    13 gün evvel

    Van garının tabelası kara boyalı. Harfleri belli belirsiz. Uzun ve sıcak buharlar ile durdu tren. Fısır fısır fısırdadı kocaman siyah lokomotif. Elimde bavulumla indim, etrafa bir baktım. Yıllardır gelmemişim gibi. Bir yabancıyım bu yerde, bana bakanlar beni tanımaz bile, hem nereden tanısınlardı ki? Herkes Fiko mu lan beni garda karşılayacak?

    Simit satmak isteyen bir çocuk bitiverdi yanımda. Bir şeyler geveliyordu kaşkolla sardığı ağzından. Buharlar çıkıyordu kaşkolunun eskimiş gediklerinden. Bir tane aldım, kokladım. Fiko ile yazları kasabaya gelip simit sattığımız geldi aklıma. Ben bazen ayakkabı boyardım. Akşam da usul usul dönerdik. Simitçi çocuğun gözleri aynı Fiko. Az ötede piyango bileti satan adam, aynı Fiko. Nereye baksam o; telgrafçı piç Fiko.

    Ayaklarımı sürüyerek hastaneye vardım. Kızı sarıldı boynuma. Doğduğu zamanı bilirim bu kızın. Fiko, o dediğim köylü kızı ile evlendiğinin ertesi senesi doğmuştu. Çok mutluydu ama keşke diyordu, keşke Zehra’dan olayıdı. Buruk bir mutluluk içindeydi ufak kasabanın nüfus memuru Fiko. Kendi elleriyle çıkardı hüviyetini. Adını da Zehra koymasın mı! Ah şaşkın herif! Kimseler bilmez senin Zehra’ya olan yangınını, ben bilirim, bilirim ve susarım.

    -Hoşgeldin Ulvi amca, dedi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çantam yere düştü, kollarımın arasına aldım başını, bir süre ağlaştık. Koluma girip yukarı çıkardı beni. Koca kız olmuşsun be Zehra, dedim. Koca kadın olmuş.

    Merdivenleri güç bela çıktım. Ona yaklaştıkça yol uzamaya, daha bir sürüncemeli olmaya başladı. Ayaklarım gitmekte diretiyordu, zorla sürüdüm, odasına vardık. Karısı da uzaktan utangaç bir edayla selam verdi, başımla karşılık verdim, yaşmağını kapadı.
    Odanın kapı koluna uzandım. Kol tonlarca ağırlık çekiyordu, açamadım. Zehra açtı, geçip oturdum yanına. Gözüyle beni takip etti Fiko. Yeşil eskimiş gözlerinden damlalar süzülüyor, geçtikleri yeri ıslıyordu yaşlar. Beni görünce konuşma ihtiyacı duyar gibi baktı bana ama dudaklarına hükmedemiyor ki! Dudağı, ayakları, elleri tekmil uzuvları başkasının emrinde ve o hükmeden varlık Fiko’yu duymuyor bile.

    Yaklaştım, yıllarca köhne kasabanın nüfusunu sayan o yaşlı başında kalan son üç beş beyaz-sarı saç telini okşadım. Ne yavrum delikanlıydın sen Fiko.

    “Naber lan Fiko” demeye yeltendim ortamın havası dağılsın diye ama Fiko’nun hali düğümlemiş genzimi, çıkmadı. Kolumu ağzıma dayayıp öksürdüm, açıldı genzim.

    -Nasılsın Fiko, dedim, iyi olduğunu duymak istercesine candan. Gözlerini kırpıştırdı. Ben de iyiyim, dedim. Kafası titriyordu, öfkeden mi, çaresizlikten mi, mutluluktan mı bilemedim. Ağlamamak için çok direndim. Yastığına koydum kafamı, ağladım, dayanamadım. Fiko’ya ne diyeceğimi bilmiyordum. İnan senden daha çaresizim şu an. Şimdi gideyim gene gelirim diye ayrıldım.

    Dışarda Zehra tekrar koluma girdi.

    -Babam artık ne konuşabilecek ne de kalkabilecekmiş Ulvi amca. Kötürüm olmuş. Napacaz bilmiyom. Eve götürün dediler. Yarın götüreceğiz, dedi. Gergin ve üzgün; çaresizlik ne menem bir duyguymuş.

    -Napacazı mı var kızım? Kader ne edelim? Kimse istemezdi böyle olsun. Yarın eve uğrarım, dedim. Ağır ağır çıktım hastaneden. Her zaman takıldığımız birahaneye uğradım. Yasak olmasına rağmen yolda gördüğüm tütüncüden bir hapaz tütün almıştım. Bu yörenin tütününü hep sevmişimdir. Aynı yerimize oturdum, biraz içtikten sonra ince bir tütün sardım. İzledim durdum meyhaneyi ve içindeki insanları yanık dumanı çekerken içime. Duman süzüldü havada, bir Fiko yarattı karşıma koydu. Onla laflıyorum, laflıyorum. Fiko yine eskisi gibi. Zehra’yı anlatıyor gene. Ulan ne Zehraymış be!
    ***
    Kardeşim Ulvi geldi bu sabah. Keşke dilim çözüleydi de bir iki kelam edebileydim. İyi olsam gene kaçar giderdik Van denizine. Şu gudubet karıdan ve dırdırından biraz olsun kurtulurdum. Şimdi bir ayağa kalkabilsem!
    Ne iyi etti de geldi. Bu halde bulmasını ister miydim beni? Bu hale düşecek adam mıydım ben! Neredeyse torunum yaşındaki kızlar boklu bezimi değiştiriyor. Hocaların avret yeri dediği şeyleri herkes görüyor artık. Ne ayıp kaldı ne ar. Daha fazla dayanamıyorum buna. Elim ayağım tutmuyor, dilim kilitli ama gözüm görüyor. Keşke o da görmez olaydı. Kazadan kurtulmayaydım keşke. Allahım neden böyle bir şey yaptın ki bana? Yaşıyor muyum yoksa ölü müyüm. Benim buna aklım ermiyor, sen işini bilirsin sana karışmak gibi olmasın ama neden bunu bana reva gördün? Kendi işimi görebilseydim hiç yoktan? Beni neden muhtaç bıraktın?
    Ulvi çok duramadı, üzülmüştür o da tabii. Ben onun yerinde olsam ne yapardım ki? Ne ben onun yerinde olabilirim ne de eskisi gibi olabilirim artık.
    ***

    Sabah olunca Fiko’nun evine vardım. Dünkü gibi, yatıyor öylece. Gidip sarıldım yine, oturdum yanına. Boyna anlattım durdum. Eskileri anlattım. Gözlerinin içi gülüyordu. Ankara’yı anlattım. Şu karıyı almasaydın benle gelirdin. Orada gene memur olurdun ya da ne istersen işte. Bu sözlerden keyif aldığı belliydi. Hep takılırdım ona, şu karıyı almayacaktın oğlum salak mısın, derdim. Kadına yüklendiğime bakmayın, pek efendi bir kadın. Yıllardır Fiko’nun kahrını çeker. Başkası olsa dayanamaz bu adama he. Biraz aksi ama o kadar olacak yoksa çekilir insan mı Fiko. Bana bakmayın ben onla evvelden beri anlaşırım.

    Fiko’yu orada kaldığım bir hafta boyunca ziyaret ettim, konuştum onla. Her defa göz kırpıyor duruyordu. Kapıyordu gözlerini sonra tekrar açıp kırpıştırıyordu. Akan yaşlarını mendilimle siliyordum, konuşmaya devam ediyordum.
    O gün, yani aralığın otuzu akşamı, ezanın peşi sıra uğradım Fiko’ya. Yine her zamanki gibi oturdum konuştum. Bizimkisi yine gözlerini kırpıştırıyor. Ne zoru var acaba. Su doldurmak için sehpaya uzandım. İşte o zaman gözüme takıldı, yıllar evvel bana yurtta verdiği ufak el feneri. Sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Aklıma dank etti Fiko’ya döndüm. İzledim bir süre. Gözlerini kırpıyor: kısa kısa uzun, “u”, kısa uzun kısa kısa, “l”, kısa kısa kısa uzun, “v”, kısa kısa “i”....”ULVİ”... seni gidi telgrafçı piç seniii! Ulan sen ondan mı kaş göz ediyodun bana! Sarıldım boynuna daha bir sıkı sıkıya. Artık çözmüştük. Bu şekilde sohbet ediyorduk. Bundan sonra her gelişimde ufak not defterime onun göz kırpmalarını yazıyordum. Eski günlerdeki gibi laflıyorduk Fiko’yla. Ulan akıllı piç, Allah canını almasın emi!
    Bir gün yine konuşurken gitmek için ayağa kalktım. Son birkaç kez göz kırptı, kapadı açtı. Defterime not ettim çevirmek için:
    “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”
    Çevirmeye başladım:
    uzun uzun uzun : O
    kısa uzun kısa kısa : L
    uzun kısa kısa: D
    kısa kısa uzun : U
    kısa uzun kısa : R
    uzun kısa kısa kısa: B
    kısa : E
    uzun kısa : N
    kısa kısa: İ

    OLDURBENİ… oldur mu? ne olduru? Hayır oldur değil bu, bu…. “öldür beni”. Sonra devam etti gözleriyle konuşmaya. Benim yerime koy kendini dedi, koyamadım. Ellerim ayaklarım titredi çaresizlikten. Artık dayanamıyorum, herkese yük oluyorum, dedi. Gözlerini temelli kapadı. Dehşet içinde odadan ayrıldım, sağa sola yalpalıyordum. Dışarı attım kendimi. Zehra peşimden seslendi durmadım. Kara bata çıka ilerledim kaldığım öğretmenevine doğru.

    Yollar buz, jilet, pasparlak. Yaşımdan beklenmeyecek bir hızla yürürken kayıp düştüm bir karanlık yerde. Başımda koskoca evren. Karlara gömülmüşüm, kollarım iki yana açık. Yıldızları izledim bir süre. Ne kalkmak istiyordum ne de kalkmaya dermanım vardı. Fiko, onu düşünüyordum sadece. Kızıyordum ona. Sonra onun gibi oldum, yerine geçtim karlara gömülüyken. Gözlerimi kapadım…

    Kımıldayamıyorum, yemek yiyemiyorum. Gencecik kızlar geliyor altımı temizlemeye. Ne banyo edebiliyorum ne kendi başıma işeyebiliyorum. Ne gelirse salıyorum ister istemez beze. Kokuyorum, çürüyorum. Burunlarını geri çekerek alıyorlar altımdan bezi, ayaklarımı kaldırıyorlar. Bütün dal taşak açıkta duruyor. Utanıyorum. Gözlerine yüzlerine bakamıyorum hasta bakıcıların. Bir de onların kızım veya oğlum olduğunu düşünün. Konuşamıyorum bile. Neden yaşatıyorsunuz beni be deli zındıklar! Kime ne faydam var! Bırakın daha beni! Ağlıyorum, hüngür hüngür bile değil. Ağzım kımıldamıyor, konuşamıyorum, hıçkıramıyorum, haykıramıyorum. Başkasının vücudunda hapsolmuş gibiyim. Ağzımdan ilaçlarımı veriyorlar, yutamıyorum bile, dilimde eriyip gidiyor, acı bir tat bırakıyor nalet haplar. Pencereden esen tatlı bahar rüzgarını bile duyamıyorum, sadece ötüşen kuşlar var. Artık dayanamıyorum. Kimseye yük olmak istemiyorum, kimsenin hayatından çalmak da istemiyorum. Gözümü açıyorum, kardeşim dostum Ulvi gelmiş ta Ankaralardan. Saçımı okşuyor konuşuyor benimle. Onunla yıllar evvel yurtta yaptığımız gibi işaretlerle anlaşmaya çalışıyorum. En sonunda beni anlıyor zırtapoz! Gözümü uzun kısa kırpıyorum : “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”, “OLDURBENİ”, diyorum, öldür beni Ulvi!

    -Amca kalk, yardım edeyim dur, diye gençten bir delikanlı yetişiyor imdadıma. Çekip çıkarıyor beni bu nalet hayalden, kolumdan tutup kaldırıyor gömüldüğüm kardan. Ne zor Allahım!

    Sırt tarafım ıslanmış. Sağol oğlum, deyip koluna giriyorum. Öğretmenevine kadar götürüyor beni çakır gözlü çocuk. Bu da Fiko’ya benziyor. Hava aynı Fiko, fırıncıların kapanan kepenkleri, ezan okuyan hocanın sesi, yuvalarına dönen gündüzcü kuşlar, içine battığım kar, şehir, baştan sona… her şey Fiko!

    Islak üstümü odadaki kaloriferin üzerine serip kurumasını izliyorum. Buharlar usul usul yükseliyor. İç donu ve içlik ile sandalyede iki büklüm, camdan dışarıyı izliyorum bir yandan. Yasaklı olan tütünümden bir tane daha sarıp tüttürüyorum. Ben olsam ben de ister miydim? Bilemiyorum. Biliyorum bilmesine ama işte, dillendiremiyorum. Nasıl diyebilirdim ki?

    Gece ilerliyor, sokak ışıkları karanlığı yarıyor, evlerin bacalarından yükselen dumanlar yavaş yavaş zayıflıyor, sobaları geçiyor odun kullananların. Kömür yakanlarınki biraz daha uzun sürüyor. Buradan tek tek hangi ev odun hangi ev kömür yakıyor seçiyorum, belki de seçtiğimi sanıyorum. Aslına bakarsanız Fiko’nun dediklerini düşünüyorum. Derken sabahçı hoca çıkıp yanık yanık ezanını okuyor. Camı araladığımda akşamki yanan yakacakların dumanı odama doluyor, genzim yanık. Elimdeki sönmüş sigara izmariti ne kadar zamandır elimde bilmiyorum. İki parmağımın kenarına kadar gelmiş de sönmüş. Ondan olsa gerek, yanık acısı var biraz.

    Hava aydınlandı, Fiko ile gittiğimiz çorbacıya geldim. Oturup yoldan geçenleri izledim. Ne içersin amca, diyor çocuk. Sesindeki bezginlikten, bu soruyu birkaç kez yanıma gelip sorduğunu, sonra gerisin geri dönüp gittiğini düşündüm. Paça, dedim, bol sirkeli olsun, bol sarımsaklı. Karşıdaki nalbur dükkanının önünde, arabaya malzeme taşıyan çocukları izledim bir süre.
    Her şey o kadar anlamsız, o kadar sıradan ve sıradışıydı ki kendimi alamadım bu manzaradan. Buğusu üzerindeki paça gelince gözlerimi kırptım. Uzun uzun uzun, kısa uzun kısa kısa…. Allah belanı versin Fiko! Nasıl yaparım bunu ben? Nasıl yapacağım? Ulan sen ben olsan yapar mıydın? Nasıl elin giderdi be! Ama yapmanı isterdim. Bunu biri yapacaksa o kişi sen olsun isterdim. Nasıl taşıyacağım bu yükü peki, onu düşündün mü pezevenk! Telgrafçı piç seni! Ulan… keşke öleydin be! Ne diye hamur gibi çıktın o arabadan? Ne zorun vardı ulan deyyus! Ölsene! Ne diye… ne diye bana bu yükü yıktın! Kime ne derim sonra ben, nasıl saklarım bunu içimde?

    -Amca çorban soğumuş, yenisini vereyim mi?

    Çorbanın üstü yağ bağlamış, donmaya yüz tutmuş. Başlatma amcasına da! İçmiyom Allah belasını kaldırsın çorbanın da senin de Fiko!

    Çıkıp yürümeye başladım, elimde çantam. Fiko’nun evine geldim. Yatıyor. Ulan kalksana piç! Ne diye yatarsın orda, beni ne sandın lan sen! Fiko, can dostum Fiko. Adını bile unuttum be sana Fiko diye diye. Fikret miydi yoksa Fikri miydi? Üçünüzün de Allah belasını versin!

    Göz kırpmaya başladı yine Fiko. Yine aynı şeyi yineledi, başımla onayladım. Kısa, kısa kısa kısa uzun, kısa, uzun… “Evet” diye konuştum gözlerimle, yaşlar boşanırken. Oturdum yanına, seyrek saçlarını okşadım yine. Okşadım, kış günü yıkayamamışlar haliyle, kir kokuyordu mis kokulu Fiko. Yüzümü gömdüm yüzüne, salya sümük oldum, yüzüne gözüne bulaştırdım. Başı titriyordu, gözlerine bakmaya korkuyordum. Daha kötü ne isteyebilir ki bir kardeş bir kardeşten? Bu ikilemden çıkış yollarının hepsi boka bakmış, ne gelir elimden!

    Karısı mutfakta bulaşık yıkıyordu. Zehra da pazara çıkmış. Yüzünü okşadım Fiko’nun, saçlarını düzelttim. Ellerindeki yaşlılık çillerini saydım, sayamadığım zaman bıraktım. Halıya kaydı gözlerim daha sonra. En ince ilmeklerine takıldım kaldım motiflerin Perdeye, tüle komodine… Ayak sürüyordum, ağırdan alıyordum ölümü. Can almak ne kadar zor, ne garip bir şey! Bunu bana sen mi yaşatacaktın be telgrafçı piç! Ne vardı öleydin, ağlardık üzülürdük sonra alışırdık yokluğuna. Yaşlıydı zaten derdik, ecel derdik, takdiri ilahi derdik, kader derdik bir kulp uydururuk işte! Bunların hepsini ne de kolay söylerdik değil mi?... Yalan söyledim sana. Ben diyemezdim, kabul edemezdim ölümünü, kabul etmek istemezdim. Peki ya şimdi?

    Yanıbaşındaki yastığına uzandı elim, gözlerine bakamadım. Yüzüne götürdüm yastığı. Bastırdım, dayanamadım geri çektim. İşaret çakmaya başladı yine. Beni çok seviyormuş Fiko; üzülme, dedi. Üzülmeyim öyle mi?

    Tekrar bastırdım, bu sefer çekmedim. Kımıldayamıyordu ki garibim, nasıl canını verecek? Ulan Azrail, işini bana ne diye yaptırırsın! Ellerim titreye titreye çektim yastığı. Odası ayaza çekmeye başladı, üşüyordum. Yastığı yerine koydum, yüzü sıcacıktı Fiko’nun. Tavanı izliyordu donuk donuk. Rengi gittikçe beyaza çekti, ufaldı ufaldı tortop oldu, bana öyle göründü. Eskiden Van denizine gittiğimiz zamanlardaki gibiydi. O zamanki kadar mutluydu. Kapıdan seslenecek sandım, gayriihtiyari döndüm ardıma. Köşe bucak onu aradım, bulamadım. Buza kesecek olan alnından öptüm. Hakkımı dedim, hakkımı sana nasıl helal edeyim ulan telgrafçı piç! Helal olsun lan, sütte kir olsa sende olmazdı. Varsa hakkım ana sütü gibi helal sana. Masasından el fenerini aldım, iç cebime koydum. Odasından çıktım, kapısını çektim.

    Karısı beni uğurladı, kapıda Zehra’ya denk geldim. Gidiyorum bugün dedim. Fiko’yu görmeye geldimdi, dedim. Ne kadar yalan uydurabildiysem peşi peşine sıraladım. Sarıldık vedalaştık, yanımdan geçip eve girdi Zehra. Çok geçmeden bir feryat yükseldi. Durmadım hızlı hızlı ilerledim karda, bata çıka. Doğru istasyona geldim. İçimde bir şeyler eksilmişti ama neydi? Neremden kopup da gitmişlerdi? Dışarıda oturup bir süre gelen, giden kömür dolu trenlere, yolculara baktım. Ne kadar süre kaldım bilmem, üşümüşüm. İçeri bilet gişesine girdim. Kömür sobası alev alev yanıyor ama ben hala üşüyorum. Ölüm soğuğu ellerim, sanki bana ait değiller. Biletimi aldım, tren geldi bindim. Biletin tarihi ocağın üçünü gösteriyordu. Fiko ölümü isteyeli dört gün olmuş. Ne yaptım o dört günde, hatırlamıyorum.

    Boş bir kompartımana geçtim, TCDD yazısı ardından garı izledim. Harekete geçti tren, sarsıldım. Ağlamaya başladım. İstasyon ardımızda kaldı, ufaldı ufaldı tortop oldu. Elinde örme hasır çantasıyla bir köylü geldi selam verip oturdu. Çantası ayva dolu, gözüm takıldı bir süre. Bir tane soyup bana uzattı bıçağı ile. İstemem dedim, kolumun yenine sildim gözlerimi.
    -Nen var hemşerim iyi misin?
    ….
    -Ayva yin mi? Hele sana diyom?
    ….
    Cevap veremedim. Yol boyunca koşan çocuklara el salladım Fiko sanıp. Gözüm camdan içeri süzüldü, köylüye. Bir ayvaya baktım bir adama. Burada ayva mı yetişiyor yahu, dedim, nerenin ayvası bu?
  • ay düşünce denize
    seni hatırlarım

    ince ince yağan yağmur,
    iskeleye yanaşan vapur
    haydarpaşa garı
    seni hatırlarım

    ay düşünce denize
    kalbim çarpar, telaşlı

    bir kuş olur, siyahlar içinde bir kadın
    ve yakasında ipiri kırmızı bir gül
    seni hatırlarım

    ay düşünce denize
    söylenmemiş sessiz
    bir şarkıydım,

    tozup
    giden bir ilk kar
    solgun begonya
    kalkmak üzere bir tren
    seni hatırlarım

    Behçet Aysan
  • YANLIŞ YAŞAMAK
    yanılmış bir kapıyım simsiyah
    kendi üstüme kapanıyorum
    seni paris'te kaybettim
    yanlış bir yerde arıyorum
    bozduğum her saat
    içimi büsbütün daraltıyor
    hiçbir mutluluğum kalmadı
    ne bıraktıysan harcadım
    inge bruckhart
    resimlerine bakamıyorum

    yanlış bir bulut çoğalıyor
    akşamları yanılmış içlerime
    ağzımda bozuk bir pil tadı
    o korku değil artık bu yaşadığım
    telefon zillerine dolaşarak
    bak ne ben leipzig'deyim
    ne de sen istanbul'da
    ne depart kahvesi'nde çay içiyoruz
    ne tiryaki köpek'te şarap

    seni görmeden öleceğim
    bir daha görmeden
    inge bruckhart
    zaten kaç yıldır yaşamıyorum

    hep yanıldık mı kimbilir
    inanmak gelmiyor içimden
    o yanlış tren bindiğimiz midir
    azala azala unutulduğumuz
    hani leipzig garı'nda biten
    yine yanlış mı yaşıyoruz
    karanlığımızı avuçlarımıza öksürerek
    sen bir kadın ıssızlığına koşulmuş
    yarıdan fazla mavi gözlü
    eylülden eylüle gülümseyen
    ben görünmez raylara düğümlü
    garlarda yankılanan bir erkek
    değerinden eksiğine bozulmuş

    ölüversek mi ne
    en büyük yanlışlığı benimseyerek
    gizli bir nem sinmemiş mi ellerine
    ya saçların fena halde sonbahar
    yanlışlar prensesi inge bruckhart
    yine marne üzerine kar yağıyor
    geceleyin bembeyaz ıhlamur ağaçları
    yanıldıkça lüzumsuzluğumu anlayıp
    insan yaşadığından utanıyor
    uykularımızda yalnızlık korkuları
    dışımız en küstah yanlışlıklar
    içimiz en başka türlü ayıp
    Attila İlhan
    Sayfa 96 - İş Bankası