• 128 syf.
    ·7/10
    Sürekli karşıma çıkan bir yazardı Tezer Özlü.
    Artık okuma vaktimin geldiğini düşündüm ve kitaplarını sipariş verdim.

    Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi lakabını duyunca dedim acaba neler yaşayacağız neler göreceğiz ve kitaba başladım. Diline alışkın olmadığım için ilk başlarda onu anlamakta zorlandım diyebilirim çünkü cümleleri iyice okumalı ve sentezlemek gerekiyor.
    ‘Yaşayan bir ölü’ tabiri vardır bilir misiniz? İşte ben o tabiri Tezer Özlü için kullanmak istiyorum. Yoğun bir isteksizlik, bıkmışlık ve kaçma arzusu var yazarda. Yalnızlığı doruklarına kadar yaşayabiliyor ve bunu istiyor yalnızlığı..

    Kaçıyor, kaldığı yerde uzun süre durmuyor. Yeni bir şeyler arıyor kendi tabiri ile yeni bir resim arıyor. Gamlı lakabını gerçekten hak etmiş...

    Konuya gelirsek; Gitmek üzerine kurulu bir konu işleniyor yazarımız sürekli bir orada bir burada.
    Hayranı olduğu üç yazarın ( Cesera Pavese, Franz Kafka ve Italo Svevo) yaşadığı yerlere gidiyor onları yerinde yaşamak, hissetmek istiyor. Bu tren yolculuklarında ise düşüncelerini, gördüklerini ve yaşadıklarını bize aktarıyor.
  • 50 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Bir çift, İsviçre'de köpekleriyle mutlu mesut yaşarken,özgürlük boyalarına sarılmış Ferdinand'ın bu sanatsal tablolarının arasına "askerlik celbi" girer..." Mecbur değilsin. Sen özgürsün kimseye boyun eğmek zorunda değilsin. Kendinsin .. Kimse sana zorla bir şey yaptıramaz,kendine gel.. " Aslında genel olarak bakınca tabii ki de öyle dostum,özgür olmak lazım diyorum ama Zweıg gibi sınırlandırınca;hele de durum vatan borcu olunca,empati kuramıyorum. Tabii ki giderim diyorum,olur mu öyle şey..! Hatta nerede kaldığımı da size hemen anlatıyorum: Tren garında yaralıları taşırken herkesin bir yakını var. Ferdinand'ın gözüne biri ilişiyor. Tek başına sedye de uzanmış bir kolu üzerinden düşmüş ve yanında hiç kimsesi olmayan bir yaralı askeri görüyor.. Yanına usulca gidiyor ve elini alıp göğsünün üstüne indiriyor, asker gözlerini açıp ona gülümsüyor. Şimdi bu nokta da Ferdinand,iç hesaplaşmasını yapmaya başlıyor ve asla bu görevi kabul etmeme gereği duyup,kaçıyor. Kaçıyor kaçmasına da işte İpek tam da burada kaldı. Ne gidebildim ne de bunu aklımda geçirdim.. İşte burada ayrıldık onunla..
    Kendimi bırakıp,kitaba dönelim:
    1.Dünya savaşında askere çağrılan kişilerden biri de Ferdinand.. Vatan borcu olarak askerliği yapmalı mı yoksa özgürlüğü mü seçmeli? Ferdinand'ın zihni sorumluluk baskısı altında ezilirken;kalbi ise,sevdiği kadını yokluyor hesapsızca.. Ee, şimdi ne olacak kaçacak mıyız yoksa bu mecbur yapılacak olan görevi kabul mu edeceğiz.? Kitabı okurken Tolstoy rüzgarını da hissettim. Çünkü o da makina canavarına değinmişti. Konu biraz farklı olsa da aynı nokta. Kitap sizi bayağı köşe yaptırıyor. Sorular geçtikçe kendinize yanıtlamanız zorlaşıyor. Sanki sizin cevabınızı merak eden birileri var yanınızda öyle baskı altındasınız yani..Ha bide özgürlük harika bir şey ama konu hilalim ve yıldızım olunca durduruyor düşünceleri... Kitabı beğendim ve öneriyorum. Resimlerini yaparken boya darbelerinin özgürlüğüne aşık olmuş Ferdinand,seni de sevdim..
    Kitap 50 sayfa ama incelemem ise.... Ne yapayım,hissetirdikleri "güzeldi,şöyle oldu böyle oldu." demekle olamazdı dostum.. Yazdım da yazdım. İyi ki yazdım. İyi ki çok yazdım. İyi ki kendimi de kattım araya. Ve iyi ki sizinle paylaştım..
    Sevgilerimle ,
  • Evliliğin aşkı öldürmesinin yahut içten içe kemirmesinin kötülüğü üzerine konuşup duruyoruz her fırsatta. Hatta ölen aşkımızın ardından içten içe hayıflanıyoruz. Yıllar geçtikçe mutsuzlaşıyor, evliliğimizin ilk anlarında yaşadığımız haz ve heyecanı bulamamaktan dolayı karamsarlığa düşüyoruz.


    Tüm dünyaya paralel olarak ülkemizde de boşanma rakamları hızla ivme kazanıyor. Liseli genç formatında sunulan romantik ilişki biçimleri, dizi ve filmler aracılığıyla “mutlu evliliğin hakikatiymişçesine” servis ediliyor.


    Evlenebilmek için çok büyük aşklar bekleyen bekarlarla, evliliği devam ettirebilmek için eksilmeyen aşklar uman evliler, en nihayetinde aynı çıkmazda birleşiyor.


    Oysa aşk bir görme kusurudur ve evlilik gibi en güçlü dayanağı “akıl, mantık, duyguları yönetme, sevgi ve saygı” gibi değerler olan bir müessesenin, zamanla düşmanı haline gelebilir.


    Aşk, hayal ettiğimizle gerçek arasındaki farkı, fark edinceye kadar geçen bir zaman dilimi.


    “Aşık olduğum adam/kadın çok harika biri, hayatın bütün anlamları onda birleşiyor, aklımdan geçiremediğim kadar muhteşem özelliklere sahip” diyerek bütün hayallerimizi ve beklentilerimizi üzerine yüklediğimiz kişiyi, “olduğu haliyle” ancak evlilikte görebiliyoruz. Ve işte gerçeği görmemize yarayan o gözlüğü takmamız, aşkın katline hüküm vermekle aynı şey oluyor.


    Aşkta çokça heyecan var; kalp çarpması, el titremesi, dil sürçmesi, yüksek hazlar, baş döndüren mutluluklar, bitmez coşkular, arzular, şehvetler.. Ve düşüncesizlikler, kırılganlıklar..


    Evlilikte ise, çokça sevgi ve saygı var; olduğu gibi kabullenme, duyguları mantığın izine tabii kılma, huzur, dinginlik, güven, sadakat, vefa, mutmain olma, şefkat ve merhamet..


    Bütün bunlar “heyecan, coşku, haz” gibi duyguların evlilikte hiç olmadığı anlamında değil ama ana faktör duyguların bunlar olmadığına işaret.


    Aşk sarhoşluğu ile başlayan ilişkilerin sevme nedeni Çünkü’ye dayanıyor. “Çünkü çok güzel/yakışıklı. Çünkü çok zarif, kibar. Çünkü tam hayalimdeki gibi.”


    Duygunun eşlik etmediği mantık merkezli ilişkilerin sevme nedeni ise Eğer’e dayanıyor. “Eğer güzel/yakışıklı olmaya devam ederse. Eğer isteklerimi yerine getirirse.”


    Sevgi ve mantığın el birliği ile başlayan ilişkilerin sevme amacı ise Rağmen’e dayanıyor. “Güzel/yakışıklı olmamasına rağmen. Geçen yılların ardından değişmesine rağmen. Bazı özelliklerini beğenmememe rağmen.”


    Konuyla ilgili Psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur’un bir programda anlatmış olduğu çok sevdiğim bir hatırasını aktarmak istiyorum:  


    “..Evlilikle ilgili düşüncelerimin olumsuz olduğu bir dönemde, bir çiftle tanıştırıldım. Evliliklerinin 50. Yılını kutluyorlardı. Bir arkadaşımın vesilesiyle kutlama partisine ben de katıldım. Yaşlı bir adam ve bir kadın. Müthiş eğleniyorlar, gayet keyifliler.


     Ama ikisi sürekli yapışık değiller. Biri gidiyor, bir arkadaşıyla sohbet ediyor, öbürü bir başkasının yanına gidiyor. Birbirlerinin yanından geçerken nazikçe dokunuyorlar.


    Sonra gecenin sonunda bu muhteşem çiftin hanım olanının yanına düştüm ve klasik soruyu sordum:


    -Nedir bu sır? Nasıl oluyor da 50 yılın sonunda hala böyle keyifli, mutlu, aşık ve büyük bir sevgiyle bir arada bulunabiliyorsunuz? Dedi ki:


    -Ben beş tane adamla evlendim. Ben:


    -Nasıl yani, bu sizin beşinci eşiniz mi? dedim şaşkınlıkla. Kadın:


    -Hayır, dedi. Eşlerimin hepsi aynı soyadını taşıyordu.


    -Biraz daha açar mısınız, anlayamadım, dedim. Şöyle anlattı:


    -İlk evlendiğim adam, çok hoş, yakışıklı, hırslı, amaçları olan, genç, çok tatlı ve çekici bir insandı. Ona kapıldım ve onu sevdim.


    Evlendikten kısa bir süre sonra işkolik oldu. Bu adamı sevmek çok zordu. Ama uğraştım ve işkolik haliyle de sevmeyi becerdim.


    Sonra siz gençlerin “orta yaş krizi” dediğiniz bir dönemden geçti. Sanki bir tren kaçıyor ve eşim de o treni yakalamak zorunda gibi hisseden ve hep koşturan bir adam oldu. Hakkında bazı olumsuz düşüncelerim olmasına rağmen onu da sevdim.


    Sonra o karizmatik adam emekli oldu. “Onu niye oraya koyuyorsun, bunu neden böyle yapıyorsun” diye her şeye karışan, akşama kadar vıdı vıdı konuşan bir adam oldu. Bu adamı da sevdim.


    Bak, karşıdan gelen şu cildi ve derisi kemiklerinden süzülmüş olan adama. Bu adam, ilk evlendiğim adam değil. Ben aynı adamın beş ayrı halini sevdim. Ateşini de külünü de közünü de.”


    Velhasıl aşk ölsün dostlar, üzülmeyelim.


    Tıpkı ecdadın ölülerini evlerinin yanı başına defnettikleri gibi, evimizin, yüreğimizin bir kenarına iliştirelim aşkı.


    O bir duraktı; inandığımız, yaşadığımız ve bize çok değerli duygular katan bir halimizdi. Aşkın bir üst kademesi olan sevgiye, saygıya, vefaya geçemediğimiz takdirde, hissettiğimiz o güzel aşk içimizde çürümeye ve evliliğimizi çürütmeye mahkum.


    “Eşime karşı eskiden olduğu gibi heyecan duymuyorum. Sevgim azaldı. Benim için artık hiç cazip/çekici değil. Daha önce fark etmediğim huylar edindi. Değişti, bambaşka bir kişi oldu” söylemleriyle (ciddi bir sorun olmadığı halde) bir evliliği sonlandırmak kadar ilkesiz bir şey olabilir mi?


    Hepimiz değişiyoruz, farklılaşıyoruz, yakınlığın ve sürekli beraberliğin doğal getirisi olarak kusurlarımızı saklanamaz bir halde yaşıyoruz.


    Gerçek erdem, bütün bunlara rağmen sevmeye, vefa göstermeye, çaba göstermeye, yıkılan yerleri tamir etmeye, kırılan gönülleri mamur etmeye devam etmek değil midir?


    En yüce Varlığı, eşyayı, insanı, kainattaki yerimizi, kendimizi, bir kaplumbağanın hışırtısını, bir akar suyun şırıltısını, bir yağmur damlasının güzelliğini vs. sevebilme kabiliyetimiz varsa eğer, eşimizi sevmeye devam etme ve onu olduğu gibi kabullenme kabiliyetimizi de küçümsememeliyiz.



    Gerçek erdemin peşinde olmak duasıyla, 

    Aşkın hürmetine sevgiyle kalalım.. 



    Ummu Reyhane
  • 248 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Kitaptaki kültürel değişim bölümünde insanların bir genellemeyle gruplara ayrılması ve bazı sosyal durumların gözardı edilmesi (Örneğin 2002' ye kadar hor görülen aşağılanan yazarın esnaf dediği kesim, yazarın üslubuyla en az üç kuşaktır büyük şehirlerde yaşayan kent soyluların oluşturduğu hukukta, kültürel eylem alanında, eğitimde çeşitli zorluklarla karşılaştı. Evet kendilerinde "aitlik" olgusu oluşmadı; Bunun sebepleri arasında bana göre en başta kent soylu gibi görünen ancak düşünce özgürlüğü ve adaleti sadece kendi grupların hakkı olarak gören insanların da etkisi var.
    Garip ama şimdi de tam tersi olarak karşımıza çıkıyor bu olay)
    Tabi ki yazar bir ekonomist olduğundan ve ekonomi hakkındaki söylemleri son derece yerinde.
    Endüstri 4.0'a değinilmesi gerçekten çok etkili oldu.
    Birçok siyasinin ekonomi alanındaki argümanları çok net bir şekilde çürütülmüş. Tabi ki siyasetle ilişiği olmadan ve ekonomik analiz yaparken tablolardan genel çıkarımlar yaparak bunu bize gösteriyor veyahut düşünmemizi sağlıyor.
    Yazarın kullandığı bir cümle var: Türkiye iki kez treni kaçırdı.
    Bende bu cümleye bu kitabı okuduktan sonra ufak bir şey eklemek isterim;
    Artık o tren gelmeyecek gibi; bizim yapacağımız değişimlerle bir şekilde o treni yakalamamız ve reformlarla o trene binmemiz gerekiyor.
    Özetle; Kitaplığınızın bir köşesine atılmayacak kadar değerli görüşler içeriyor. Ben kitaba başlarken bir yandan da notlar almaya başlamıştım ve gerçekten tekrar edilmesi gereken bilgiler ortaya çıktı.
    Mahfi hocama; bu değerli eser için teşekkürü bir borç bilirim.
  • 128 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Hachiko
    Muhakkak herkes adını,konusunu bir yerlerde duyup duygulanmıştır. Ama bu yeterli olmuyor üzerine düşünüp kendi payımıza düşeni almalıyız:)

    Bir köpek Hachiko ve sahibi bir profesör. Sahibinin işten dönüş saatine 5 dakika kala tren istasyonuna gelen bir köpek. Ve o trenden her gün ilk inen kişi olan profesör. Peki bir gün o sahip o trenden inmezse nolur? Ne olacak canım köpek çıkar gider, sahipli bir köpek değil de sokak köpeği olur. Tabiki böyle olmuyor. Hachiko on yıl boyunca her gün aynı saatte aynı yerde sahibini bekliyor. Ve beklerken de yaşamı son buluyor..

    Peki Hachiko bize ne öğretiyor? En önemlisi sadakati ( başka biri sahiplenmek istese bile o evden kaçıyor), hiçbir zaman vazgeçmemeyi(on yıl), sevdiklerimizi asla unutmamayı , sabretmeyi...

    Kısa zamanda okuyup bütün hayatımızı etkileyecek dersler veren bir kitap. Keyifli okumalar:)
  • 47 syf.
    ·1 günde·10/10
    Merhaba canım insanlar,

    Nasıl, nerden başlayacağımı bilemediğim bir inceleme ile karşı karşıyayız. Kitap bitti. " çok şey hissederken ne hissedeceğimi bilmiyorum" modundayım.

    Minnetle başlayım, gerisi de gelir bir şekilde. 2.kez Tezer Özlü okumama vesile -ki bundan sonra da okumaya karar verme de etki sahibi olan- Thomas Magnus 'e bin minnet..

    Okuduğum ilk Tezer Özlü kitabı Kalanlar'dı, 75 sayfalık bir yolculuktu. Bu kitap ise 49 sayfa...49 sayfada ne anlatılır ki? Ne sığar bunca az yaprağa? diye düşünme canım insan, çok şey sığdırılıyormuş.

    Kitapla karışık Özlü 'nün yaşamından da söz etmek istiyorum çünkü yaptığım kısa bir araştırma sonucu kitabımızın başkahramanı isimsiz Kadın'ın Tezer Özlü'nün bizzat kendisi olduğuna kanaat getirdim. Yaptığım bu çıkarımın elbetteki doğruluğu tartışılır fakat bence öyle,bakalım siz ne düşüneceksiniz bu konuda?

    Tezer Özlü, 657'ye tabi bir ana-babanın çocuğu. Çocukluğu çeşitli Anadolu kasabalarında geçiyor. Okumak için İstanbul'a sonra yurtdışına gidiyor. Otostopla Avrupa'yı geziyor, tıpkı Cahit Zarifoğlu gibi...uzun lafın kısası; 'yaşamı yollarda' geçiyor. Hatta "yaşamı gitmekten ibaret" bile diyebiliriz. Birçok kez bunu kendisi de dile getiriyor zaten.

    "Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…" diyor. Kitaptaki Kadin'ın hikayesi trende geçip trende bitiyor. Kadın sürekli taksi, otogar, otel,cafe, tren arasında mekik dokuyor, sürekli bir hareket halinde.

    Tabi burada bahsettiğim gitmek sadece bir yerden başka bir yere varmak, bir araç ile seyahat etmek manasında değil. Benliğe yolculuk'u da kast ediyorum.
    Tezer Özlü hep giden, kendiyle hesaplaşan, hiçbir yere hiçkimseye ait/sahip olmayan bir kadın. Bütün otoriteleri, bütün gömlekleri reddetmiş.Tüm biletlerini kendi'ne kestirmiş biri bu kitabın yazarı. Yarattığı kahraman da en az kendi gibi, hatta kendi..Onu da tımarhaneye yatırıyor, o da intihar girişiminde, o da altı yaşında ve Anadolu kasabasında...o da dünyaya kendinden sonra gelen kişilere aşık, trenden trene, otelden otele bir yaşamı var.

    Svevo, Kafka ve Pavese -ki sadece aralarından Kafka'yi tanıyorum, diğerlerini araştıracağım bu konuda her türlü kaynak ve kitap önerisine açığım- Özlü'nün etkilendiği kişilerin başında geliyor. Pavese'yi "dış ses" olarak kitapta da görüyoruz.
    Tezer Özlü edebiyatı kaçış olarak gördüğünü de biliyoruz. Kadın da "yazıyor, yaşıyor,kaçıyor" her an elinde tükenmez kalem ve blok not durmadan yazıyor.

    "Yazmayı bıraksa ölesiye sıkılacak gibi" (syf 25)

    Velhasil; kahraman ve yazar ortak hayatı paylaşıyor, birbirlerinin hayatlarını yaşıyorlar belki de, verdiğim örneklerde görüldüğü üzere...

    Bir okur incelemede şunu yazmış;
    "Bu kitap merkezden çevreye akan insanların kitabı değildir! Çevreden merkeze yönelimin kitabıdır" Kitap tam olarak bu, çevreden merkeze, bedenden benliğe yolculuğun kitabı.

    Tezer Özlü okuyun, içinize bakın biraz, kendiniz bulun, ararken kendinizi yaralanmaktan korkmayın, çetin olmayan yol mi var?
    İnanin ve iyi kalın :")