• " Dünyada ülkesini savaşta zafere kavuşturan birçok komutan var. Milletini daha ileri bir toplum yapmak için çalışmış birçok önder de var. Ama yokluk, yoksulluk içinde ikisini birden başarmış bir kişi var : ATATÜRK "
    ⭐️ Turgut Özakman
  • 8.sınıfta tarih öğretmenimizin sınavda sorarım dediği için okumuştum.İlk başta sayfa sayısı korkutucu geldiyse de okudukça sayfalar azalmaya başladı.Çok sürükleyiciydi gerçekten.
  • İstanbul yıkım ve esirlik, Ankara ümit ve özgürlüktü.
  • Biz başka bir kuşağız. Özgürlük benim için mutluluktan daha önemli.
  • Dil olarak epey sade, duru, tertemiz olan bir sözcük diziminin en şaşaalı hali diyebileceğim cümlelerle karşı karşıya kaldım. Yabancı sözcük kullanımı, Farsî ve Arabî sözcük neredeyse yok; olanlar da dilimize yerleşmiş olan kalem gibi sözcükler. Durum o kadar asayiş berkemal! 
    M ? kim ki bu M? Bunu özellikle sorguladım. Karmaşık karakter isimleri beni yorar. Özellikle Rus karakter isimleri. Mesele yalnızca yabancı karakter ismi değilmiş, sayesinde kavradım. Aslında ben, bana özge gelen tüm isimlere karşı “kompleks” önyargısı oluşturmuşum. Karakteri daha çözemeden, Meral ismini yapıştırdım. Bir ismi yalnızca baş harfiyle ya da belki kodlamayla vermesi oldukça hoş bir nüans olduysa da ben yine de “düz adam Sami” olarak bir diğer romanında/eserinde açıkça bir isim vermesini diliyorum. Hoş bir ayrıntı olsa da basit olmayan bu kurgu içinde “ya ben şimdi ne okudum?” diye bir duruyorsunuz, düşünüyorsunuz.
    Burdan baştan alayım; “…duruyorsunuz, düşünüyorsunuz.” Evet, hatta o kadar ki en güzel tarafı diyebileceğim tarafı da bu. Örneğin, fermuarın icadı, Böcklin denilen bir ressamın varlığını sayesinde öğrendim. O kadar sığ ki bilgilerim; Picasso, Vinci, Gogh gibi popüler ressamlar. Arnold Böcklin’in tablosunu da anlamadım üzgünüm ancak bir eserden daha haberdar olmak bana bu kitabın bir getirisidir. Bana bir İlhan Deliktaş armağanıdır. 
    Kitap bir kurgu içermeseydi aforizma kitabı bile olabilirdi. Bu kadar yerli yerinde tespitler görmek beni epey mutlu etti. İkinci kez okuduğum bu kitabı hiç anlamadığımı haksızlık ettiğimi, zararın neresinden dönülse kârdır mottosuyla okuduğum için şanslı sayıyorum kendimi. Bilhassa kadınlar hakkında tespitler beni naifliğiyle birlikte hayranlığa sevk etti. Hayır, niyetim övmek değil, yalnızca hakkını vermek. Emek kokuyor, öylesine yazılmamış, Öylesine kitap yazma gayesiyle kaleme alınmamış satırar dolup taşıyor. Alıntılarım özellikle sanıyorum ki epey uzun olacak. 
    Birinci bölüm benim için oldukça keyifli ve aynı zamanda bir o kadar da karmaşık bir bölümdü. Oturması için ikinci bölümü okumak ve bununla ilgili kritikten evvel kimi alıntıları paylaşmak istiyorum:
    Yeryüzü tanrıyı oynamaktan hoşlanan insanlarla dolu.
    Cebimdeki biletle geçmişe yolculuk ediyorum.
    Bir başkası olmanın hafifleten duygusuna evimizdeki mutfaktan gelen güzel bir kokuya yönelir gibi yönelmiş ve teslim olmuşuzdur.
    Kahveye şeker ya da süt eklemedim. ( bunu yaptığımı söylerken övünmüyorum, sert kahve içen sert erkek masalına da inanmam.) – bu kadar da realist olunur mu Deliktaş?:)-
    Her zaman yalnız hissetmemenin bir yolu olarak aynaya bakan insan, kendi benzerleri arasında daha çok yalnızlaşır. – En çok vuran, beni içine çeken cümle de budur.-

    Kırlangıçlar temelli gidiyor,
    Ve ben artık onları özlemiyorum,
    İçimde, taşan bir nehrin, 
    Varlığına özeniyorum.

    "Zarfın yırtılırken çıkardığı ses iki evreni birbirinden ayıran yırtılmanın sesiydi."

    "İnsanlarda iki yüz elli bin, köpeklerde beş milyon koku reseptörü vardır. Yirmide biriyle bile belanın kokusunu alabiliyorum."

    " Bu tip durumlarda "neden" diye sormak ya da teselli etmeye çalışmak yapmanız gereken son şeydir. Bunun yerine "boş ver, seni arayım mı, konuşuruz." diyebilirsiniz; ama bir kadına " neden" diye sormazsanız bunu geri kalan hayatı boyunca unutmayacaktır."

    "Her canlı kendisi için gelecek olan ölümle bağlıydı."
    "Belki de dışarıdan beklenen bir mutlukuk, geçiciliğe mahkumdu." 
    "Belli ki ölünce, tüm insanlar eşit oluyordu."
    "Elindeki bezle, bardakları kuruluyordu, bana bakıp müziği değiştirdi. "Bir soru soracağım bilirsen veririm."dedi. "Sadece bira istiyorum aptal adam." diye düşündüm. ( Deliktaş'ın bu cümledeki samimiyetini seviyorum. Bazen bence tam olarak böyle düşünüyoruz.)
    "Çoğu barmen gibi o da içki içmiyordu." ( Eğitimciler de eğitilemezler, fırıncılar da ekmek yemezler; hakikaten durum böyledir.)
    "Bazıları için her şey çok zor. okumayı, yazmayı, matematiği zor öğreniyorlar. Telefon numaralarını, bozuk paraların önemini, kahvenin tadını, uçurtmanın rüzgarla bağını, insanın rüzgarda bir hayali yüzdürdüğünü, radyonun büyülü olduğunu, çiçeklerin koklanmaktan hoşlanmadığını çok geç öğreniyorlar."

    "Yavaşça dağılan bu ışığın içinde, yazılamayan nota ve duyulamayan ses birleşip, silikleşerek kayboldular. kafamın içindeki ip koptu, özgürleştim."

    "İnsanlarla yaşıyorsun ve onlar televizyondan öğrendikleri gibi acı çekerken, yanlarında senin tıpkı kavrularak dönüşünü tamamlayan bir gezegen kadar tekil ve suskun olduğunu anlamıyorlar."
    "Herkesin yabancı olması cennetir. Yeniden tanışıp baştan başlayabilirler." ( Şey gibi mi? Hani şu Elli İlk Öpücük'teki gibi mi? Keşke! Ve keşke o kadar sabırlı olabilseydik, birbirimizi sevmekte ve beklemekte.)

    "Şehir kelimesi işhar'dan gelir, bu, işaret edilen şey anlamındadır. Fakat kimse işaret edilen bu şeyi göremez. o bilinemez, evet, şehir bilinemez."

    "... ruhum saten çarşaflarda yüzüyor gibi hissettim."

    "Bana da bu yakışırdı, kendim gibi bir ruhu elli yıl geride aklı elli yıl ileride birini bulmuştum."

    Evet bu insanın yüreğine hitap eden cümleler içinde bana ders olabilecek ve eğer bu güzel notu unutmazsam hayatımın en önemli öğrencisine, çocuğuma, yazacağım. Belki en sevdiği kitabı ona hediye ederken. Belki çok seveceği kindle türevi bir e-kitap hediyesi verirken. şartlar, çağ neyi gerektirirse.
    " "Mualla sana bir görev veriyorum. Bu masaldaki kişileri ve onlar gibi olanları koru." İmza ilkokul öğretmenine aitti."

    Kitap, büyülü gerçeklik üzerine bir şizofrenin -öyle anladım- bir şehri nasıl algıladığı kendi dünyasını nasıl algıladığını anlatırken bize şu günümüz hayatını da anlatmayı ihmal etmiyor. Misalen; yetenek yarışmasını es geçmiyor, günümüz pop şarkılarının bayalığını es geçmiyor. 

    Kitabın sonunda anlıyorsunuz ki hakikaten bazı sözcükler çok kıymetli. 

    Ha şunu da eklemeden geçemeyeceğim; kitaptan anladığım o ki kitabın yazarının tırnakları kısa çünkü daktilo kullananların tırnağı kısa olmalıymış. 
    Yazarın bir özelliği daha var; insanların hayatına burnunu sokmak istemiyor. Bunun için gösterebileceği azami çabayı gösteriyor, kendisine adeta bunu düstur edinmiş. 

    Diğer kitabını da okuyacağım eğer yeni bir kitap kaleme alırsa. Günümüz edebiyat dünyası can çekişiyorken ilaç gibi geldi. Kendisi kitabı Turgut Özakman'a ithaf etmiş; Özakman da çok daha evvelinden kendisini edebiyata armağan etmiş. Böyle güzel yazılır mı?!

    Okuyun, okutturun.