• Ey millet! Ey 600 senelik çarşafa bürünmüş, 5.000 senelik açık alınlı Türk kadını! bugünkü çocukların beşikteyken o beş bin yıllık gelenekleri onlara ninni olarak söyledin mi? O ninnilerle onlarda bir karakter yarattın mı?
  • "Bir damla mürekkep, bir milyon kişiyi düşündürebilir..." İskoç yazar Lord Byron'un bu sözünün, kalemin gücü ile ilgili söylenmiş en güzel söz olduğunu düşünüyorum. Ve bugün bitirdiğim bu kitabın da, bu sözün en sağlam en lezzetli doğrulayacılarından olduğunu.
    Anadolu'da "Otu çek,köküne bak..." der eskiler. O misal; insanın şifresi de, toplumun şifresi köklerinde gizlidir. Hüseyin Nihal ATSIZ; kuşkusuz ki bu kökü en iyi analiz eden ve edebi gücüyle de okuyucuyu derinden sarsan muhteşem bir yazar.
    "Bozkurtlar"; ölüm ve diriliş temalı iki kitabın Ötüken Yayıncılık tarafından tek kitapta birleştirilmiş hâli. Okutan değil,yaşatan bir eser. Özellikle eski Türk törelerinde kadının yeri ve gücünü okurken; yüzyıllar içinde nasıl bu kadar tersine akabildiğimize, nasıl bu kadar -kadın- ı işkence edilen,öldürülen ve her yerde ilk fırsatta sözüm ona haddi bildirilen bir acziyete bürüdüğümüze inanamadım. Ama şuna bir kere daha inandım ki; kadını nereye koyarsan, toplum olarak sen de oradasın. Kadına değer biçerken ne kadar paye verirsen, sen de o kadarsın.
    Hüseyin Nihal ATSIZ'ın muhteşem kalemiyle Ötüken'i okumak değil; bozkırlarda bir destan yaşamak için bu kitap bir zaman makinesi tadında, atlayın atınıza ve tadını çıkarın.
  • Galiba sekiz dokuz yaşlarındaydım. Bir Orta Anadolu kasabasında büyüyordum. Babam gazozcuydu. Bir gün tüm kasaba çarşı meydanındaki kahvenin önünde toplandı. Her gün kapısının önüne gazoz bıraktığım kahvenin sahibi, yaşlı hoş sohbet amca yanında çırak olarak çalışan, benim yaşlarımda esmer yetim bir çocuğa, İhsan’a iki yıldır tecavüz ediyormuş. Çocuğun bu durumunu, kasabaya yeni tayin olmuş, nüfus müdürlüğündeki memur fark etmiş ve iş onun gayretiyle açığa çıkmış.

    Kahveci, kalabalığın arasından elleri kelepçeli polis otosuna doğru giderken, akrabamız rahmetli İsmail abi söktüğü kaldırım taşını bağırarak kahveciye fırlattı. Başına yana eğmezse kafasını parçalayacak iri taş gitti kahvenin su oluğuna çarptı ve ezdi. Her sabah gazoz dağıtmak için dolaştığım çarşı içinde, çocuk kafamda hiç unutamadığım görüntülerden biridir, ezilmiş su oluğu.

    Kahveci nedense bir süre sonra işinin başına döndü. Artık bu dünyada yerinin olamayacağını düşündüğüm kahveci yine çay yapıyor, dağıtıyor, oturanlara laf atıyor, şakalaşıyordu. Ona taş atan İsmail abi de hiçbir şey olmamış gibi kahvede okey oynamaya devam ediyor, arada sırada kahveciyle laflıyordu.

    İhsan’ı bir daha hiç görmedim. İstanbul’a, akrabalarından bir terzinin yanına çırak olarak gittiğini söylediler. Bir daha o kahvenin önüne gazoz bırakmadım.

    Orta okula gidiyordum. Sabah annemin kirkit sesleriyle uyanır, onunla birlikte güne başlar, yatağın içerisinde o günkü derslere bir kez daha bakardım. Annem sabah namazı için kalkmış, abdest almış, mırıl mırıl dualarla odada geziniyordu. Bir ara pencereye yanaştı ve dikkatlice dışarı baktı. Sabahın o ıssız sessizliğinde, belli ki annemin tanıdığı bir kadın ayağında terlikler telaşlı telaşlı bir yerlerden geliyor. Annem bir süre merak ve kaygıyla dışarıyı izledi. “bunun ne işi var bu saatte” dediğini duyar gibi oldum.

    Öğleye doğru kasabanın biraz dışındaki bir üzüm bağının kenarında, bir asmanın dibinde kundağa sarılmış yeni doğmuş bir çocuk cesedi buldular. O sabahla ilgili annemle hiçbir zaman konuşmadım.

    Büyüdüm! Doktor oldum. Mecburi hizmet yılları! 23 yaşında bir çocuğum. 1984 yılının puslu, soğuk bir Ankara Kasımında, Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın kasvetli geniş salonunda heyecanla torbadan çıkacak köyün ya da kasabanın ismini bekliyordum.

    Mecburi hizmet için çekilen kurada arkadaşlarımın çoğu doğu ve güneydoğudaki sağlık ocaklarına giderken benim bahtıma da Ankara yakınlarındaki bir köyün sağlık ocağı çıkmıştı.

    Hayatımın en güzel, en coşkulu ve en pırıltılı yılları! Ha deyince elmayı dalından, yıldızı yerinden kopardığım, imkansızın farkında olmadığım yıllar.

    Bir gün, her sabah olduğu gibi 100-150 kişilik bir hasta kalabalığı muayene odamın önünde bekleşiyordu. Bir ara, deneyimli hemşirem Mesude hanım kapıyı açarak bağırdı. “rapor için bekleyen” Onca insanın arasından orta yaşlı sakallı bir adam ve yanındaki 7-8 yaşlarında başı önünde bir çocuk. Remzi oğlu Bektaş. Kalabalığı yararak odama girdiler. Adam çocuğun babasıymış, akrabalarından biri Bektaş’a tecavüz etmiş, jandarma adamı yakalamış, Bektaş için fiili livata raporu hazırlayacakmışım. Anüs muayenesi yapmam gerekiyordu. Sağ el bileğinin iç kısmındaki soluk adliye mühürü ile başı önünde sessizce bekleyen o çocuğu hasta muayene masasına çıkartıp, diz dirsek pozisyonunda muayene etmeye çalışırken, çocuğun başını kaldırıp korkuyla yüzüme bakmasıyla içim ezilmiş, ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi bilememiştim. Onun başına gelenle benim muayene usulüm birbirine o kadar benziyordu ki. İşimiz bitti, onlar geldikleri gibi gittiler. İçimde kalan, Bektaş’ın sağ el bileğindeki mor adliye mührü.

    Mecburi hizmet yılları! Her seferinde içimi sızlatan, ama bir o kadar da beni büyüten anılar. Bir başka gün de, merkeze epey uzaklıkta bir köye, kendini asarak intihar eden genç bir kadının otopsisi için gitmiştik.

    Savcıyla yolda giderken hemen öğrenivermiştim bütün hikayeyi. Yeni evli genç kadının (adı Reyhan’dı.) kocası askere gidiyor. Kayınpeder tecavüz ediyor ve genç kadın hamile kalıyor. Kaynana her şeyin farkında, ama suskun. Genç kadın için bir tek çözüm kalıyor. Evin kilerindeki seren direğine asıyor kendini.

    Savcının “biz gelinceye kadar hiçbir şeye dokunmayın” talimatına harfiyen uymuşlar. Kilere girdiğimde ilk gördüğüm şey, koca seren direğinde sallanan ayağı şalvarlı, çenesi bağlı küçücük genç bir kadının cesedi, yerde yuvarlanmış bir sandalye, hemen onun yanında bir bohça, içinde kefen bezi, sabun ve lif, bir entari, birkaç küçük takı. Genç kadın sanki bir yolculuğa çıkar gibi hazırlanmıştı.

    Cesedin yanında bir başka şey daha sallanıyordu. Bir teker sızgıt. Yazdan hazırlanıp, kışa saklanan ve genellikle tavana iple asılarak bekletilen kavrulmuş et tekeri. Yarısı yenmiş. Yanında genç kadın. Dışarıda genç kadını yıkayacak kazanın yanında sessizce bekleşen köylüler. Uyuyamamıştım gece lojmana döndüğümde.

    Aradan 25 yıl geçti. Şimdi İstanbul’dayım. 1 Aralık tarihli gazetelerde şöyle bir haber var: “Urfa’ da berdel verilen Şahe Fidan kocasıyla kavga edip, daha fazla dayanamayarak sığındığı baba evinden geri gönderilince, 1,5 yaşındaki bebeğini sırtına bağlayıp, evin banyosunda kendini astı.” Şahe’nin yakınları “bizde evlenen kadının koca evinden ancak cesedi çıkar” demişler. Onlar haklı çıkmış yani. Şahe kızım, sana ipin ucundan başka bir çare bırakmayan ülkemde hala neler gündemde bir bilsen. 1,5 yaşındaki kara gözlü oğlun seni çıktığın yolculukta yalnız bıraktı. Artık onu hırsızların ve üç kağıtçıların saygı gördüğü, soytarıların alkışlandığı, alçakların ve hainlerin baş tacı edildiği bir ülke bekliyor. Dilerim bir gün sağ salim büyüdüğünde bir büyük kentin kara duvarlı sefil bir mahallesinde umutsuzluk ve acılar içinde kaybolmaz.

    Hekimliğimin yirmi beş yılı yetmedi kendisini ipe vermekten başka çare bilmeyen kız kardeşlerimin yarasına merhem olmaya. İhsan’ın yalnızlığına derman olmaya. Bektaş’ın bileğindeki mührü silmeye. Reyhan’ı bir kez olsun dinlemeye. Yetmedi. Bundan sonra yeter mi bilmem. Dilerim ülkemi yönetenler bir gün uyanırlar bu ölüm uykusundan. Dilerim bizden sonrası için bir parça ümit kalmıştır hala!

    - Ercan Kesal / Türk hekim, Oyuncu, Yönetmen
  • Ey Kahraman Türk Kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.
    -Mustafa Kemal ATATÜRK
  • Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükseltilmeye layıksın . ( Sen ne güzel adamsın be)
  • Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.
  • Dört oğlunu da Çanakkale savaşına gönderen ve oğullarından geriye yalnızca künyeleri geri dönen Rum kadını Lena ana, Poyraz Musa, Sarıkamışta düşmana karşı Türklerle omuz omuza çarpışan Vasili, Nişancı Veli, Dengbej Uso, Melek Hatun, Musa Kazım Agaefendi ve diğerleri... Savaşlar, kırımlar, yıkımlar, altüst olmuş yaşamlar... Türk Yunan mübadelesi ile göçe zorlanan, yüzlerce, binlerce yıllık topraklarından kovulan insanlar... Bir tarafta ait olduklari topraklarından zorla Türkiye' ye gönderilen Girit, batı trakya Türkleri, diğer yanda binlerce yıllık yurtlarından edilen Anadolu Rumları...
    Çanakkale, Sarıkamış ve daha birçok savaşın topraklarımızda yarattığı yıkımı, mübadelenin karşılıklı travmalarını, ölümleri; kalanların yoklukla, açlıkla, ölülerinin acılarıyla mücadelelerini taaa yüreğinizde hissediyorsunuz...
    Çok acı, çok hikaye var kitapta ama beni en çok etkileyen Lena ana oldu... Dört oğlunun öldüğüne inanmayan "çocuklarım Mustafa Kemal Paşanın yanında, söyleyin ona çocuklarımı çok özledim. Bir kerecik göreyim, tekrar alsın yanına" diyen Lena ana ait olduğu adadan yunanistana gönderildikten sonra ölümü göze alarak kaçak yollardan tekrar adaya dönüp oğullarını beklemeye devam etmesi, beklerken bir zamanlar kendi yurdu olan topraklarda mülteci gibi yaşaması içler acısı...
    Giritin en önemli ailelerinden birinin ogluyken, bir toprak agasiyken yerinden yurdundan edilen ve Türkiye' ye gönderilirken kıytırık teknede ölen karısının gözlerinin önünde denize atilmasini caresizlik icinde seyretmek zorunda kalan ve bir gün Girite geri döneceği umudunu hiç yitirmeyen Musa Kazım Agaefendi...
    Yüksekten denize düşmüş ve vurgun yemiş etkisi yaratan bir kitap serisi... Mutlaka okuyun...
    Dört kitabın toptan incelemesidir bu yazı. Hepsini ayrı ayrı yazmak istemedim.