Seyide, Bye Bye Türkçe'yi inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Oktay Sinanoğlu'nun bir kitabını eleştirmek benim ne haddime! Ancak şunu söyleyebilirim ki her Türk vatandaşının okuması gerektiği kitaptır. Yıllardır Türkiye üzerine oynanan oyunları açıkça, korkusuzca dile getirilmiştir.

"Ben Türk'üm ve bununla iftihar ediyorum" (Oktay Sinanoğlu)

26 yaşında "profesör" olan dahi Türk'ü ne kadar tanıyoruz? Kaçımız Oktay Sinanoğlu'nun dahi olduğunu biliyoruz? Kaçımız "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözünün söylenmeyen kısmını biliyoruz?

Lütfen okuyun, okunmasını isteyin. Güzel Türkçemiz ancak bu yolla kurtulabilir. Unutmayın, Türkçe giderse Türkiye Gider!

İyi okumalar dilerim :)

Hasan G., bir alıntı ekledi.
12 May 19:22 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Kuralsız
Kuralsız düşünmek, kuralsız konuşmayı da beraberinde getirir. Kuralsız düşünüyor ve kuralsız konuşuyoruz. Tepkilerimizi dile getirirken de sözler yetersiz kalıyor ve küfür ile, argo kelimelerle, arayı kapatmaya çalışıyoruz. Bu nedenle argo ve küfür itibariyle en zengin dillerden biri de bizim güzel Türkçemiz.

Üzüm Adasında Sözümona Hikayeler, Nejat Hamlacıbaşı (Sayfa 114)Üzüm Adasında Sözümona Hikayeler, Nejat Hamlacıbaşı (Sayfa 114)

"Eksik olan dilimiz değil ona olan ilgimizdir. Türkçemiz kimliğimizdir."

Necip Fazıl Kısakürek'ten Yabancı Başlıklara Tepki-Prof.Dr.Nevzat Gözaydın :
Yabancı dillerden alıntı sözleri yaygınlaştırma ve kullanma sıklığına çanak tutan öncelikle yazılı ve görsel basındır. Kentli nüfusa büyük ölçüde hitap eden yazılı basında bunun yüzlerce örneğini hemen her gün gazetelerimizde görüyoruz. Haberlerin veya yazı başlıklarının olsun, dergi adlarının olsun binbir örneği ardı ardına sahnelerde boy gösteriyor. Dergi adları demişken, hemen usta yazar Necip Fazıl Kısakürek’ten beri pek bir şeyin değişmediğini göstermek istiyorum. Onun 1940 yılında kitabına aldığı şu şikâyetleri ardı ardına okuyuverelim:

“Bir Matbuat Davası"

Köprüden kalkan Kadıköy vapurunda, bir havuz üzerindeki sivri sinekler gibi kaynaşan gazete müvezzileri… Bunlardan biri haykırıyor:

- Maç geldi, Maç, Sinemon, Purvu, Maryan.

Uzaktan bir başka ses:

- Konfidans var, Konfidans, Illustrasyon, Vü, Dedektif, Vuala!

Sağdan soldan birkaç ses:

-Parisuvar, Parisuvar, Parisuvar!

Karmakarışık sesler:

- Marikler, Çaytung, Buketo!

Operada, tenor, bariton, bas, soprano avaz avaz haykırken tempo tutan cılız sesler hâlinde birkaç inilti de, Türkiye’de çıkan mecmua ve gazete isimlerini geveliyor. Bu sahnenin ne müthiş bir ifadesi olduğunu kavramak için şöyle bir levha tasarlayalım: Mesela Paris’tesiniz ve Fransız müvezziler var kuvvetleriyle Türk gazete ve mecmualarının isimlerini haykırıyor. Ne buyrulur?

Değil Fransa’da Türk gazete ve mecmuası, dünyanın hiçbir köşesinde hiçbir yabancı neşir vasıtası; bu kadar hararet, bu kadar muhabbet, bu kadar cüretle satılıp alınamaz. Hatta bir müstemlekede, müstemleke sahibinin eserleri bile bu tarz ve mikyasta sürülemez.

Burada kalemimin öfkesini tutuyorum. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz.

Kabahat kimde, satanda mı? Asla! Alanda mı? Oldukça! Yasak etmiyende mi? Yüzde yüz evet!

Hükûmetin bu gibi işlerle meşgul olması ve gözünü dört açması gereken fikir ve hassasiyet merkezleri, belli başlı ihtiyaç sahiplerine vesika mukabili abone hakka vermek şartile, bu işporta malı müzahrafat kültür aletlerine kapılarımızı kapamalı.” (Çerçeve, 1940, s. 81-82, 13.6.1939)

“Vaktiyle Fransız Akademyası âzâsından bir zat, genç; nesiller elinde Fransızcanın günden güne bozulduğunu, köklerini ve kanunlarını kaybettiğini iddia etmiş; bu hadise Fransa’da bir küçük kıyamet doğurmuştu. Ya bizim Türkçemiz! Engizisyon zulmüne uğruyor da kimse aldırış etmiyor.

Mekteplerden sarf dersi kalktı kalkalı her hangi bir yanlışı belli etmek için, bir nevi kulak zevkinden başka, müracaat edebileceğimiz mahkeme de kalmadı. Sarf ve nahvi okutulmayan dil! Benim havsalam almaz bunu.

Türkçe, zavallı Türkçe! O her şeyden evvel kendi içinde, mevcut ve malum o olduğu kadar, öz çerçevesi içinde ihanete uğruyor. Dilimizi resmen unutuyoruz. …

Neredeyse, bir tatlısu frengi edasile (üç adamlar) diye konuşacağız.

Dilimize bir başka ihanet, münevverler Türkçesinin üçte birini müstemlekeleştiren Fransızca kelime istilası. Türk anneleri, iki çocukta bir, Fransız yavrusu mu doğuruyor? Ne rezalet!” (Çerçeve, 1940, s. 83; 24.6.1939)

“Millî Hançere"

Filân kelime arabca, filân lâtince, acemce, yahut rumca diye bir mesele yoktur. Mesele, muhtaç olduğumuz kelimeleri nerede bulursak hemen benimseyip üzerlerine millî hançere damgasını vurabilmekte. Almancanın almanca oluşu böyledir. Zaten hangi batı dili, kafasını rumcayla lâtinceye emzirtmedi? Yok eğer eskiden yapıldığı gibi, dilimize yabancı dil aşılarını bütün kanunları ve asıllarile tatbik edersek lisanımız o lisanın sömürgesi olur.” (Çerçeve, 1940, s. 83; 24.6.1939)

Yazarımızın bu haklı şikâyetleri toplumumuzun farklı kesimleri üzerinde nasıl bir etki yaptı acaba? Aradan geçen yetmiş küsur yıl içinde yazarlarımızın, köşe kadısı efendilerimizin, basında kalem oynatan muhabirlerin vd. kalem erbabının tutumlarında herhangi bir olumlu gelişme -tabii Türkçenin lehine olması gerekir, aleyhine değil- gözlemlenebilir mi? Bu ve buna benzer soruların karşılığını bulabilmek amacıyla kitapların dergileri sıraladıkları raflarına göz gezdirmek istedim ve şu dergi adları ile karşılaştım:

Bazaar, InStyle, Shout, Wallpaper, Hello, Jolie Glamour, Blonde Hair, Vanity Fair, Life, Vogue, Maria Claire, Elle, Wedding, Cosmopolitan, Burda, Women Health, Formsante, Allmen, Iron Maiden, Watch, Joy Division, Opus, Quality, Fortune, The Ekonomist, Time, Le Point, L’Espresso, Monocle, Der Spiegel, Forbes, Harvard Business Review, Fast Company, Foreign Affairs, History, Esquire, L’Officie1 vs… vs…

Bütün bunlara şahit olduktan sonra aradan geçen bunca yıla rağmen Türkçenin lehine hiçbir değişiklik olmadığı anlaşılıyor. Bu tutuma kolayca bir de kılıf bulunmakta… Efendim, küreselleşmeymiş, tekelleşmeymiş, basın imparatorlukları artık sınır tanımadan her tarafta hükmünü icra ediyormuş ve daha niceleri.

Çıkar ilişkileri, paranın gücü, daha doğrusu genel bir deyişle ekonomi, bütün değerlerin, düşüncelerin, uygulamaların ve öğretilerin önüne geçirilince bu tür görüntüleri kabullenmek zorunda kalıyoruz. Bu Türk dilinin aleyhine olan olumsuzluklardan da en çok etkilenen kendi öğrencilerimiz ve geleceğimiz oluyor. Ve tabii Türkçenin de geleceği… Hatta bu modaya kapılarak kendi öz çocuklarına bile yabancı artist, futbolcu adları koyanları da görüyoruz.

Sangrariel, bir alıntı ekledi.
17 Nis 21:40 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Türkçemiz bu kadar hoyratça kullanılmayı kesinlikle hak etmemektedir.

Bizimki Türkçe Sevdası, Ekrem Erdem (Sayfa 14 - TDED Yayınları / Kasım 2012)Bizimki Türkçe Sevdası, Ekrem Erdem (Sayfa 14 - TDED Yayınları / Kasım 2012)

Dikkat! Aşırı dozda partizanlık içerir!!!

Öncelikle hiç tarzım olmayan, düşünce yapıma kesinlikle zıt olan bir kitap. Kitabın başlangıcında şu ibare yer alıyor

" Bu kitabın ana konusu, 1950-1960 arasındaki Demokrat Parti iktidarının sonu acıyla biten
" baskıcı " icraatlarıyla ilgilidir."

Böyle bir kitap olduğunu bilmiyordum, yazarı tanımıyordum bu cümleyi okumadan öncesine kadar. Kitaba daha başlar başlamaz, okumakla okumamak arasında ikilemde kaldım. Kendime zıt olan görüşleri de öğrenmem, anlamam lazım diyerekten başladım. Çoğu defa öfkelenerek kapattım kitabı falan. Çok şükür bitti.

Kitaba 1 puan vermemin asıl sebebi ; Benim gözümde Ulu Hakan olan Abdülhamit'e "Kızıl Sultan" demesidir. Gözümde değersiz bir kitap olması için yeterli bence bu.
Daha sonra "Milli Şef" dediği İsmet İnönü'yü göklere çıkarması iyice delirtti beni açıkçası. Hani Atatürk' ün cenazesine katılmayan, Hemen 11 Kasım'da cumhurbaşkanı olup paraların üzerine kendi resimlerini bastıran, her tarafa heykellerini diken İnönü...
Ve şöyle diyor Burhan Dodanlı, İnönü hakkında " Türkiye'yi bağımsız devlet ilan eden, Lozan Barış Antlaşmasını, adeta ağlatarak, sinir krizleri içindeki Lord Curzon ve diğer karşı delegelere imzalatabilecek kadar ünlü bir diplomattır." :)
Lozanı imzalarken sarhoş olan İnönü değil de ben miydim?
Kitabında İnönü'ye büyük bir hayranlık duyduğunu zırt pırt dile getiren yazar, gazeteciliği sebebiyle İnönü'yle tanışma fırsatı da bulmuş. "Lozan'da şımarık Avrupalılara diz çöktüren İnönü" bir diğer komik alıntı :)
Kitabında, Particilik, partizanlık olmamalı diye başlık açan Burhan Dodanlı, partizanlığı sonuna kadar yapıyor... Körü körüne İnönü'ye tapıyor adeta. Ki "bence" Atatürk'ü, Atatürkçülüğü en fazla sömüren kişi İnönü..
46.sayfada "O halde CHP'nin başarıları saymakla bitmez diyebiliriz. İyi de CHP nin hiç mi günahı yok?" diyor Burhan Dodanlı ve hemen yan sayfasına CHP nin günahı için "Kötü idareden çok talihsizliktir" diyor 12 yıl cumhurbaşkanlığı, 10 kez başbakanlık yapan İnönü zamanı için.
Gelelim bir başka konuya, Demokrat Parti konusuna. 1950 seçimlerinde %53, 1954 seçimlerinde %58, 1957 yılında ise %48 oy alan Demokrat Partiye yüklediği günahların haddi hesabı yok. Demokrat Partiyi "dini sömürmek" suçuyla yargılıyor en fazla. Yani bu günümüzde de olan bir şey. Ben şunu anlamıyorum, bizim için, Müslümanlar için kutsal olan ezan, dünyadaki bütün Müslüman ülkelerde Arapça okunan ezan Türkçeye çevrilmiş bir şekilde,, camilerde Tanrı uludur şüphesiz bilirim bildiririm.. diye okunuyor hatta ve hatta namazda okuduğumuz Arapça dualar arapçası yok sayılıp türkçe okutuluyor... Tamam dilimiz Türkçemiz, mükemmel bir dil. Bize ait olan bir dil. Varlığımızn simgesi olan bir dil. Ama ezan, Kuran, dualar da bizim KUTSALIMIZ... Ve Adnan Menderesin iktidara geldikten sonra ilk işi ezanı tekrardan Arapçaya çevirmek oluyor ve karşı taraf bunu "dini sömürmek" olarak görüyor. Yani burası müslüman bir ülke, ezanı "olması gerektiği haline" çevirmek nasıl dini kullanmak olur? Veya günümüz hükumeti için, camiler yaptırmak, imam hatip okullarını çoğaltmak, Kuran kurslarını çoğaltmak vs bunlar dini kullanmak değildir. Burası elhamdülillah müslüman bir ülke... Diyecek çok söz var ama o zihniyete sahip insanların pek de anlayacağını düşünmüyorum...
Bu arada şunada değinmeden geçemiyecem. 1946 seçimleri de yani namı diğer hileli seçim de CHP ya da İnönü 'nün başarı! larından bir diğeri.. Açık oy, gizli tasnif usulüyle..
Velhasıl kelam, inanmak istemediğim (ama ne yazıkki doğru olan) olaylarla da karşılaştım kitapta. Bir diğer olumsuz eleştirim de şu yönde, 250 sayfa olan kitabın yaklaşık 150 sayfası TBMM toplantılarında konuşulan konuların bizzat kitaba geçirilmesi..
Ve burada cümlelerime son veriyorum ve kitabı kimseye tavsiye etmiyorum :)) İnönü'yü göklere çıkarmasından veya Demokrat Partiye fazlaca yüklenmesinden değil... Yalnızca Abdülhamite Kızıl Sultan demesinden dolayı.. Bol okumalı keyifli günler dilerim...

Veli Sevim, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
27 Mar 21:16 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Güzel Türkçemiz ile nerdeyse bir asır önce yazılmış masum, hüzünlü ve ulaşılmaz aşk hikayesi... Aşkı bir de kürk mantolu sevgiliden dinleyin...

“Dil devrimi adı altında damarlarımız kesildi. Türkçemiz, tatsız, tuzsuz, ruhsuz kelimelerin tasallutu altına sokularak kadim medeniyet ile arasındaki bağ kopartılmaya çalışılmıştır.” (Recep Tayyip Erdoğan-2018)

Güven Adıgüzel
Yaşam Ağrısı
iç kanamalı bir ömrün son suskunluğu bu belki de
tüm iç karışıklık bir aşktan ve barıştım yalnızlığımla
hayat zaten hep soğuk savaş…
çocukluğuma gönderdiğim mektuplardan başka
sitemlerim vardı bize küsüp gitmiş aşka…
yeryüzünün tüm acılarına tutunup hayal kurmak vardı birde
göğe gözlerimizi iliştirip kaybolup yıldızların içinde
uçurtmasının kuyruğuna jilet bağlamayan çocukların ödülü olmalıydı gökyüzü
aşkın tayini çıkmamalıydı ve 657 ye tabiydi
çocukluğumun bütün aşkları...

yaz mevsimlerinin içinde mavi olmayan yalnızlığında
mecburiyetten özlerdik nisanı ve barındırdığı tüm yağmurları
biraz mavi… biraz su… biraz da hüzündü bize nisan
baharı bile mecburiyetten seviyor insan…

iç kanamalı bir ömrün son suskunluğu bu belki de
içimde ölen şataraban … gözlerin kadar yalan…
tüm rüyalarımın tabiri eşkalinin işgalinde
gönlümün tüm caddelerinde binlerce ayak izin
ve sustuğun her yer sağır sessizlik…
bir aşk daha yazılırken gözyaşımın tuzlu hanesine
biliyorum faili meşhur bu cinayetin…
içimdeki sehpayı tekmelerken kendimin celladı oluyorum
dayanınca şakaklarıma rezil bir ölüm
anlıyorum mustafa kemal’in içindeki
latife gibi fikriye sancısını
şair bu dörtlükte ne anlatmak istemiştir sorusunu bekliyorum
bırakıyorum dizelerimi otopsiye incelenmek üzere…

iç kanamalı bir ömrün son suskunluğu bu belki de
bir büyüğün içinde solungaçlarıma kadar sarhoş olsam
ne eskiler satsam ne musikiler alsam
atsam oltamı bir yetmişliğin içine
ah… rakı şisesinde balık tutsam…

iç kanamalı bir ömrün son suskunluğu bu belki de
adını yazmaktan kanattığım duvarlarda sevdim seni
yüzün solgun bir akşamın günbatımı telaşıdır
bildiğim tüm iklimlerde mevsimsiz sulietin
saçlarında birikmiş bir yaşamın ağrısı
ne kadarda tarifsiz kalıyor anlatmaya yüzünü
bu aşkın coğrafyası
adını söylüyorum… tütün çatallığı çökmüş sesimle ve duyuşuna hasretimle
avazım yırtılıyor… adını söylüyorum
mühürlenmiş bir aşkın azad mevsimi gelmiş
adını söylüyorum…
gülce susuyor… yağmur yağıyor…
ve şimdi ellerini çektiğin ellerime el oldu teninin sıcaklığı
bir kelepçede tutuklu iki el olamadık
bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibiydik
sırası gelen gidecekti belki başka bir aşkın kalbine
yani tetik düşecekti yani sen gidecektin…
ah yaşam ağrım…

ilkokuldaki ilk cebir korkusu
matematiksel sancılarla büyüttüğüm çalakalem düşlerime
bir tek
seni getirmiyordu
güzel türkçemizin katiliydi
duvarlardan ajandama sızan sevda sözleri
ve kabustu gözlerinden uzak hayatı çarpanlarına ayırmak
yeterince güzel değildi türkçemiz
okuduğumuzu anladık mı diye sorarken
anlayışlı değildi çocuk bünyemiz oysa
okuduğumuzu anlar mıydık?
daha soluduğumuzu anlamazken…

iç kanamalı bir ömrün son suskunluğu bu belki de
bir şehri düşlemek her coğrafyadan arta kalmak
ömrümün ‘g’ noktasıydı ince belli bardakta
gözlerinden hayatı yudumlamak
ve üşümek doyasıya…
belki tüm ömrümüze yetecek kadar üşümek
hüzün ayazına kesmiş caddelerinde
karabekir’i anlamak pamuk prense inat
gelinliğini erken giyerdi çocukluğumun başkenti
ve beyaz ankara ya bile yakışmazdı bu kadar…

iç kanamalı bir ömrün son suskunluğu bu belki de…
sanskritçe bir türkü tutturup
dünyanın en fiyakalı dilinde adını yazdım adıma
bir fail aramıyorum bu cinayete
meyhanenin son sarhoşuyum anasonda gözlerini yüzdüren
şimdi aynaların yetmediği bir zamanın yorgunluğunda
iç kanamalı bir ömrün son suskunluğuna gönderdim gözlerini
ah yaşam ağrım…

bir fail aramıyorum bu cinayete
dünyada ki tüm ölümlerin mezarlığıyım
dertler nakşettim çilehanemdeki ismine
bir yanımda kalsaydın...

ah yaşam ağrım
martıların denize küsmesi sensin
gelişine uyandığım sabahların telaşı sen
krizantem kokulu baharlarım sensin
öfkemin aşktan damıtılmış sancısı sen
acıya ekmek banmak sensin
yeditepeli şehirlerin türküsü sen
ah yaşam ağrım…

ömür travması bir gülüşün
ve dönüşün
kıyametimdir…
kop
ne
olur…

iç kanamalı bir ömrün son suskunluğu bu belki de
ah…
yaşam...
ağrım…
fail aramıyorum bu cinayete
faili meşhur bu cinayetin.

TÜRKÇEMİZE SAHİP ÇIKALIM !!..
Türkçemiz günden güne değerini kaybetmekte . Bazı kelimelerin türkçesi olamasına rağmen yabancısı daha etkıleyici ve havalı bulunarak yabancısı kulanılarak Türkçemiz katlediyor .Bunu genelikle biz yani gençler yapıyoruz . Bu yüzden yeni nesilimiz milli değerlerini tam olarak bilmiyor. Sonuçta dil milli değerdir bana göre.
Sadece bu değil bununla birlikte kelimelerin yanlış kısaltılması , anlatım bozukluklarını gibi bir çok nedenlerden dolayı Türkçe gelişmek yerine duraklıyor.
BU GİBİ HATALARA ARTIK DUR DEME ZAMANI GELMEDİ Mİ?