• Mahinur bir çehrenin seyrinde yazıyorum sana...
    Postalanmayacak olan bu mektubu...
    Kalemin ve kelamın sahibine hamd ile başlıyorum;
    Evveli ve ahiri tüm zamanların sahibine senalar olsun...
    Sen!..
    Ey kader diye ilk tanıştığım adem!
    Kusura bakma başka bir hitap bulamadım sana...
    Aslında bağrımın müebbet hapishanesinde...
    Sana ne hitaplar var da...Boş ver!
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...
    Sen bu mektubu okumayacaksın nasılsa...
    Ben henüz fasl-ı baharında nazenin bir gonca idim...
    Hatırlar mısın?
    Gerçi gülzar değildi açmaya niyet ettiğim toprak!
    Etrafımı sarmıştı ,sen hasıl olduğun çağda her nevi pıtrak...
    Söyle hatırlar mısın?...
  • Söyle bir kırık hava döneyim

    Turna , uçsun içimde.. 🍃
  • Hem ayrıldık hemi de öldük
    Kimimiz haritanın bir ucunda; kimimiz öbür
    Kimimizin gözlerinde jandarma mavisi
    Kimimizin bayrağı naftalin içinde.
    Ah! İnanmadık bir türlü inanamadık
    Gökyüzü acıyım demedi bize.
    Kaç turna sürüsü süzülüp gitti
    Buğdaylar kaçıncı sarardı üstümüze.
    Ah! Umutsuz türküler yaktık, ağladık
    Biz dayanamaz olduk gayri
    Di gel gayri zalım ürüzger
    Di gel…
  • Ayrılık ne biliyor musun?
    Ne araya yolların girmesi,
    Ne kapanan kapılar,
    Ne yıldız kayması gecede,
    Ne ceplerde tren tarifesi,
    Ne de turna katarı gökte.
    İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

    Şükrü Erbaş
  • Hey bre ağalar gelin
    Beği şikayet edelim.
    Söylen çektiğimiz neden
    Yoğu şikayet edelim.

    Yollar menzilde kalıyor
    Alçaldıkça alçalıyor;
    Buluttan rüşvet alıyor
    Göğü şikayet edelim.

    Fezalar dolusu dert var,
    Yalnız köylülerde mert var
    Boş yere akıyor sular,
    Dağı şikayet edelim.

    Turna bağının gülüyüz,
    Taşlı dağların yoluyuz
    Göğcelim şimdi ölüyüz
    Sağı şikayet edelim
  • Ayrılık ne biliyor musun?Ne araya yolların girmesi,ne kapanan kapılar,ne yıldız kayması gecede,ne ceplerde tren tarifesi,ne de turna katarı gökte.
    İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!Şimdi anlıyormusun gidişinin neden ayrılık olmadığını...Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında….Ne mi yapacağım bundan sonra? Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
    Şiir yazmayacağım bir süre.Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye.Ne yapacağımı sanıyorsun ki?
    Tenin tenime bu kadar sinmişken,
    ömrüm azala azala önümden akarken,
    gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken.. Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.
  • Ayrılık ne biliyor musun?
    Ne araya yolların girmesi,
    ne kapanan kapılar,
    ne yıldız kayması gecede,
    ne ceplerde tren tarifesi,
    ne de turna katarı gökte.

    İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

    İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
    birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
    Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
    duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
    Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
    Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
    Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
    Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
    İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,
    hüznün arması ayrılık.

    O küçük ölüm!

    Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

    Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı.
    Ben bulutları gösterirken,
    ‘bulmacanın beş harfli yemek sorusuna’ yanıt aramanla halkalanmış,
    ‘Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı’
    türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
    Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,
    ‘bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı? ‘
    diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.

    Şimdi anlıyormusun gidişinin neden ayrılık olmadığını,
    bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.
    Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
    Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında….

    Ne mi yapacağım bundan sonra?

    Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
    Şiir yazmayacağım bir süre,
    Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.
    Hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.
    Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.
    Falcı kadınlara inanmayacağım artık.
    Trafik polislerine adres sormayacağım,
    Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye….

    Ne yapacağımı sanıyorsun ki?

    Tenin tenime bu kadar sinmişken,
    ömrüm azala azala önümden akarken,
    gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
    Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
    bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

    Şükrü Erbaş

    https://youtu.be/upQHF3c2PjE