Bir saat boyunca huzursuzluk çekti, hep bir şeyler istedi, soğumuş elleriyle birtakım işaretler yapmaya çalıştı ve sonra yine acıklı, hırıltılı, boğuk bir sesle bir şeyler rica etmeye başladı; ama sözleri anlamsız seslerden ibaretti ve yine hiçbir şey anlamadım. Ona ne bulduysam götürdüm, su verdim; ama o hep hüzünle başını sallayıp reddediyordu. Sonunda ne istediğini anladım. Perdeyi açıp pancurları açmamı istiyordu. Herhalde, son bir kez gün ışığını, Tanrı’nın ışığını, güneşi seyretmek istiyordu. Perdeyi açtım; ama başlayan gün hüzünlü ve kederliydi, ölen adamın sönmekte olan zavallı hayatı gibi. Güneş yoktu. Bulutlar göğü dumandan bir perdeyle örtmüştü; yağmurlu, kapalı, kederli bir hava vardı. İnce bir yağmur süzülüyordu camlardan ve onları soğuk, kirli su akıntılarıyla siliyordu; donuk ve karanlıktı hava. Odaya solgun günün ışınları hafif hafif geliyordu ve ikonanın önünde yanan lambanın titrek ışığından pek de fazla değildi. Ölen adam hüzünlü hüzünlü baktı bana ve başını salladı. Bir dakika sonra ölmüştü.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bazen de o kadar canlanırdı ki sessizce sandalyesinden kalkıp kitap dolu rafa kadar gidecek, eline birkaç kitap alacak ve hatta hangi kitap olursa olsun bir şeyler okuyacak kadar toplardı cesaretini. Bütün bunları yapmacık bir aldırışsızlık ve soğukkanlılık havasıyla, sanki oğlunun kitaplarını hep böyle sahiplenebilirmiş, sanki oğlunun şefkatine bağlı değilmiş gibi yapardı.
Karısı onu dövüyormuş, mutfakta yaşamaya zorluyormuş ve o kadar ileri gidiyormuş ki sonunda dayak giyip kötü muamele görmeye alışmış ve yakınmamaya başlamış.