Ahmet Asaf, bir alıntı ekledi.
 19 Kas 23:09 · Kitabı okuyor

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.
Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…
Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.
Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm...

Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 120)Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 120)

Kukla -
( KUKLABAZ, KUKLA’yı dikmektedir, bitirdikten sonra, ışık söner ve açıldığında, ikisi karşı karşıya bakışmaktadır. )
KUKLABAZ – Sıkıldım usta… bedenim, geçmişin yorgunluğunu sırtlamış, geleceğin zihnine tacizde bulunuyor… dilim, yabancı topraklarda anlaşılma savaşında, oysa ki anlaşılmak… duyduklarım, gördüklerim, kalbimle, vicdanımla bir savaş halinde, oysa ki savaşmamak… barış bizim topraklarda sakil bir kelime, her gün giyotine vuruluyor düşünceler, duygular, seçimler, inançlar… doğruların yalan görüldüğü, yalanların doğru görüldüğü bir çağ, pozitiflikten, negatifliğe, negatiflikten… keşke… bir bilene ihtiyaç yok, herkes bilmiş, herkes gelmiş geçirmiş, herkes herkesleşmiş… çıkarların, tuhaf ama çıkmadığı bir çağ. Dağ gibi duruyor tabular, totemler, eski yüzler, eski bilenler, eskiler… eskicilerin gezdiği ama eskilerin bir türlü kaldırılamadığı topraklar…
( Ayağa kalkalar KUKLA’yı alır ve oynatmaya başlar. )
KUKLA – Sessiz, sakin insanların asfalt gibi görünmesi, onları yol olarak kullanıp, üstünde yaşayan, kendince zeki görünen, bilgili davranan, örnekli, örneksizler toplulukları!. Maskesiz gezinen maskeliler!. Artık sessiz kelimeleri görün, duymuyorsunuz, bari en azından denersiniz, görebilirsiniz… Bugün hiç sokakta, Kafka’ya rastladınız mı bayım?. Ya da Eistein’a veya siz hanımefendi, gittiğiniz herhangi bir restaurant da Chopin’i gördünüz mü, dinlediniz mi O’nu?. Sizler öldürdünüz onları, yeniden doğmalarına izin vermiyorsunuz ama eğer etrafınıza dikkatle bakarsanız bayım, görebilirsiniz onları, belki de çok sevdiklerinizin arasında… yine aynı kaderi yaşıyorlar… Ben kim miyim?. Ben bir hiçim, benden medet ummayın, mevkim yok, mikrofonum da yok, sesim duyulmaz, ellerimi uzatamam, ölüm bekliyor onları…
( Bir hışımla KUKLA’yı oynatmayı bırakır. KUKLA yere yığılır. )
KUKLABAZ – Hayatım, bir paradoks içinde gidip gidip, gelen gelen bir dolap, beynimin dışında, beynimin içini görüyorum, içini duyuyorum, içini sevdiğim gibi yapamıyorum, bir şeyler karşı geliyor, bir şeyler engelliyor, bir şeyler istemiyor… sizleri duyuyorum, sizleri hissediyorum, sizleri, sizleri, sizleri görüyorum!.
( Seyirciyi fark eder. )
KUKLABAZ – Her yerde bir ekran, insan ekran, televizyon ekran, bilgisayar ekran, telefon ekran, dünya bir ekran, her daim izliyor ve izleniyoruz… ( Delirmişçesine. ) Merhaba bilinmeyen!. Her şey olması gerektiği gibi gidiyor, çok saygı değer bilinmeyenler… gibi gidiyor ama… gibi… nefesimizin üstüne inşa ediyoruz kelimelerimizi…
KUKLA – ( Birden olduğu yerden kalkar, KUKLABAZ korkarak ondan uzaklaşır. ) Ne oldu?. İnsan yalnız kalınca anlar, yalnız bıraktıklarını... Adım yok benim, dilim yok, zihnim geçmişin içinden kurtulmak isteyen bir gelecek… Delilerin içerisinde deli olduğunu düşünen, düşünmeyen delilerin adlarını sayıklayan bir ben yok bu meydanda… Çizgideyiz Kaîr, ben ayaklarıma emanet, onlar bana…
KUKLABAZ – Bıçak…
KUKLA – Bir hayalbazın hayalleri küçük olursa, kuklaları da küçük olur…
KUKLABAZ – Kan…
KUKLA - O kadar büyük büyük kandırdılar ki insanları, küçük küçük gerçekleri söyleyenler, büyük yalanların içinde kayboldular…
KUKLABAZ – Ne dedin?!.
KUKLA - Bıçak…
KUKLABAZ – Çık kafamın içinden!. Sen gerçek değilsin!.
KUKLA – Kim ben mi?.
KUKLABAZ – Evet, sen gerçek değilsin!.
KUKLA – ( Seyirciyi gösterir. ) Ya onlar?.
KUKLABAZ – Onlar da gerçek değiller…
KUKLA – Düşemezsin daha derine, zaten en diptesin… Sen kahrolası aşağılık birisin!. Doğruyu bilemezsin, sen bilgisizin tekisin… Sayarsın yerinde çünkü hep yalan söylersin, devam et böyle… Sen böyle oldukça zaten onlar hep bir adım ileri de, onlar geçer senin hak ettiğin yere, boşver dostum… takma gel beni dinle, sende düşünme işte onlar gibi, gerçekten yalan söyle, doğruları öğretme, siktir et!. Bencil ol ulan, bencil ol işte!. Bırak düşene de sen bir tekme koy, sen koy yoksa… Sana tekme atmaya devam ederler. Kendine çeki düzen ver, gir düzene… hem bak düzende, düzen düzene… onlar mutlular, çünkü düzenbazlar, düzen bozanlar…
KUKLABAZ – Kan…
KUKLA – Bu hayatta tek gerçek sensin, senden öte herkes gerçeğin yansıması sadece… Dün öldü, bugün canlı, yarın meçhul Kâir… ( Seyirciye ) Siz benim iplerimi gördünüz mü?. Ben sizinkini görebiliyorum… Güzel oynuyorsunuz rolünüzü, berzahta değilsiniz, ne mutlu!. Siz virgülsünüz, ben ise… Ben bir noktayım, devam edemem… Hiç mürekkep yapıştığı kağıttan, kopar mı bayım?.
KUKLABAZ – Kapa çeneni artık!.
KUKLA – Sadece yenilgilerin insanısın sen, becerebildiğin tek şey yenilmek, her şeye uymak veya uymamak, işte tek gerçek bu…
KUKLABAZ – Ben sadece görülmeyen bir rüyanın habercisiyim…
KUKLA – Evet, aslında rüyalarımızda oynadık, bizler hayalimizde ki oyunları… Gözünün içinde inşa ediyorlar dünyayı… Ne diye ciddiye aldın ki, ciddilik kavramını?!.
KUKLABAZ – Dilim yorgun, nefesim de yüzemiyor…
KUKLA – Dilimizin ucunda bir gardiyan var Kair…
KUKLABAZ – Tutuklandık mı?.
KUKLA – Henüz değil…
KUKLABAZ – Sen gerçekten var mısın?.
KUKLA – Çok önemli mi?.
KUKLABAZ – Dışarıdan nasıl göründüğümü merak ediyorum?.
KUKLA – İstersen sor onlara?.
KUKLABAZ – Beni dinlemiyorlar, benim var olduğumu bile umursamıyorlar.
KUKLA – Şu an hangimizin beyninin içindeyiz?.
KUKLABAZ – Herkesin, aynı anda… Senin bir beynin mi var?.
KUKLA – ( Olduğu yeri gösterir. ) Bu beyin yalnız sana mı ait?.
KUKLABAZ – Sorulardan bıktım… Cevapları istiyorum!.
KUKLA – Evet, şu an senin beyninin içinde, var olmuş bir kuklayım, senin maskenim ve beni sunuyorsun, onlara… Benim benliğim içinde, senliğim gizli… ( Gider KUKLABAZ’ın saçından tutar. Sert bir şekilde seyirciye yüzünü çevirir. ) Yüzleş onlarla, bak sana bakıyorlar…
KUKLABAZ – Konuşamıyorum…
KUKLA – Korku çağındayız Kair!.
KUKLABAZ – İnsanın içinin yanması nedir bilir misiniz?. Kendi kendine yanan bir candan bahsetmiyorum. Fiziksel şiddete maruz kalmış bir candan bahsetmiyorum… Zihinsel olarak can yanması bunun adı… Her şeyin sebebi olan zihnin yanması nasıl bir şey biliyor musunuz?.
KUKLA – Ne diyorlar?.
KUKLABAZ – Duymuyorum…
KUKLA – Seni nasıl görüyorlar?.
KUKLABAZ – Göremiyorum… ( KUKLA, KUKLABAZ’ın saçından tutmayı bırakır, KUKLABAZ kaçar ondan. )
KUKLA – Hadi değiştir ekranı yine, yok et onları, kaç, kaç aptal, saklan kabuğuna… Gözlerini mi kapatmak istiyorsun!
KUKLA – Hayır!.
( Işıklar söner. )
KUKLA – Böyle iyi mi?.
KUKLABAZ – Hayır, korkuyorum!.
KUKLA – Kimden!.
KUKLABAZ – Karanlıktan!.
KUKLA – Burada kimse yok!?. İnsan yarattığı kötülükleri kendi gözleriyle görememekten korkar, ve bu olanağı tanıyan en verimli ortam karanlıktır. Aslında renksizlik olan siyah öyle bir renktir ki, tüm karanlığı, kötülükleri, nefretleri, her türlü kötülüğü içine alır, siyah saklar tüm iyi ve güzel duyguların zıtlıklarını… Sen karanlıktan değil, bilinmezlikten korkuyorsun!.
KUKLABAZ – Sus!.
KUKLA – Ya da yarattığın tüm kötü şeylerden!. Bunda siyahın suçu ne?
KUKLABAZ – Sus lütfen!.
KUKLA – Susarsam, varlığımı ararsın… İstersen başka bir rüyaya geçelim mi?.
KUKLABAZ – İstemiyorum!. Gözlerimi aç!.
( Işıklar yanar. )
KUKLA – Bir karar ver!.
KUKLABAZ – Hiçbir şeyden kaçamıyorum…
KUKLA – Ölelim mi?.
KUKLABAZ – Sus, yeter!. Önce adımı fısıldadılar kulağıma, yürümeyi öğrenmek için emekledim, büyümeyi öğrenmek için koştum, zıpladım, dans ettim, eğildim, öğrendim, gördüm… işittim, hep konuştum, hep sustum… araştırdım, gezdim, dokundum, yazdım, sildim, hep sevdim… sevildim, oldu, evet, sevilmediğimde oldu, sevinmediğimde… Mutsuz oldum, mutlu oldum, inandım!. O’nun, o’nların olduğuna hep inandım, taptım, egoya yenildim, dürüst oldum ama yalan da söyledim… utandım, unuttum, dua ettim, sabrettim… evet evet ağladım, evet evet güldüm de… üşüdüm, ısındım ama hep düşündüm, derini gördüm, gökyüzünü, doğayı, tüm canlıları, canlı görünüp, cansız olanları, sadece cansızları, toprak altında ki evleri, yatakları, onlar uyuyorlar, bekliyorlar… bilmiyoruz… bilmediğimiz halde bizler çok konuşuyoruz… bitmek bilmeyen geceler, güneş, ay, gökyüzü lambaları, evet yıldızlar!. Saniyeler, saatler, günler, aylar, sus!... ( Derin bir sessizlik!. ) istenilen karanlık, istenilip de istenilmeyen şey, neden zor gelir insana şu aydınlık?. Birazdan kapı açılacak ve içeriye girecek, keşke… keşke… keşke…
KUKLA – İnsanı ayakta tutan sadece ayakları değildir…
KUKLABAZ – Ne dedin?.
KUKLA – Hiçbir şey…
KUKLABAZ – Hayır az önce bir şey söyledin…
KUKLA – Ne dememi istiyorsun?.
KUKLABAZ – Az önce dediğin şeyi…
KUKLA – Ben hiç konuşmadım ki Kair?. Unuttun mu, benim dilim yok, adım yok benim…
KUKLABAZ – Bıçak!.
( KUKLA daha önceden davranıp masanın üstünde ki bıçağı kavrar. KUKLABAZ, KUKLA’nın iplerinden tutup, KUKLA’yı yönetmeye başlar. Bıçağı KUKLA’nın iplerini kesmeye doğru yöneltir… Bir süre bakışırlar… KUKLA, boşta olan eliyle, KUKLABAZ’ın başında ki ipleri kavrar. )
KUKLA - Bir hayalbazın hayalleri küçük olursa, kuklaları da küçük olur…
( KUKLA, bıçakla o ipleri keser. KUKLABAZ yere yığılır… Seyircinin üzerine ipler düşer…
Işıklar söner, ışıklar hemen açıldığında,
ilk başta ki gibi Kukla bu sefer,
kadını bir Kukla olarak hazır etmek için dikerken görürüz... )

SON

Yasin YALÇIN, bir alıntı ekledi.
06 Kas 21:17 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

20 yaşında ölenler
Adnan Bey, Türk kanı çok güzeldir, onu Türk neferinin yarasında görüyorum; kaputuna, kefenine sığmayan bir dağ parçası, bir dakikanın ucunda duran bir damla kan kadar ufak bir manzarayla ölüyor, kayboluyor, uçup gidiyor. Bu büyük ölüm, bu kadar küçük olmaya razı oluyor; bu ne korkunç tevazudur değil mi? Bu bir damla kanın önünde niçin sarardınız Adnan Bey?
Bu kanlar, bu yaralar olmasaydı, siz ve arkadaşlarınız zengin olmayacaktınız, diyorlar; onun için mi? Fakat bu sözler bir iftiradır değil mi? Bunların iftira olmasına muhtacım. Bu iftiraya kızıyorsunuz değil mi? Benim bu hiddetinize ihtiyacım var. 20 yaşında ölenler, sizin için bir borsa meselesi değildir, değil mi?

Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay (Sayfa 325 - Oğlak Yayıncılık)Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay (Sayfa 325 - Oğlak Yayıncılık)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
19 Eki 18:44 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Elli altmış metre ötedeler.
Tam bir çemberin ortasındasın.
Arada silah sesleri kesiliyor ve,
“Teslim ol,” sesi duyuluyor.

Başımı yavaşça çukurdan çıkarıp sesin geldiği yere,
birazcık havaya doğru bir kurşun sıkıyorum.
Yine siniyorum çukurun dibine.
Bu hücre büyüklüğünde bir çukur.
Ayağa kalkınca yüksekliği göğsüme geliyor.
Sırtımı çukurun duvarına vermişim, arka üstü yatıyorum çukurda.
Dipte, altımda kar var. Daha erimemiş. Çukurun yanlarında çalılar.

Bir iki mermi kalmış. Son mermiyi kendine saklamak istiyorsun.
Gerekirse vuracaksın kendini, karşı devrimin eline düşmemek için.
Bunu düşünürken ölüm korkusu yok. En küçük bir çekinme yok.
Namluyu şakağına dayayacaksın. Basacaksın tetiğe; tamam. Çok rahat.

Kurşunu yüreğine sıkmaya için elvermiyor, kıyamıyorsun yüreğine.
Yürek garip bir değer kazanıyor orada.

Kendi kendime, orada namluyu şakağıma dayayıp öleceğimi,
acı duymayacağımı, kurtulacağımı falan da düşünüyordum.
Ama bir de bunun, işin kolayına kaçmak olduğu geliyor insanın aklına.
Vazgeçiyorsun.

İki mermim kalmıştı. Mermiler tükenince çukurdan çıkmayı düşündüm.
Başım dik çıkacağım. Vururlarsa vuracaklar.
Başım dik gideceğim ölüme.

Ya vurmazlarsa?

O zaman yakalayıp işkence edecekler.

İşkence kolay. Bir gün boyunca da sürse işkence, dayanılır,
onun acısı nasıl olsa geçer. Zaman nasıl olsa akıp geçecek ve
işkencenin acısı da bir süre sonra nasıl olsa kalmayacak diye düşünüyorsun.
On beş gün önce işkence görseydim şimdiye çoktan etkileri
geçmiş olacaktı, unutmuş olacaktım. Böyle düşündüm orada.

Kararlıyım. Dayanacağım işkenceye. Konuşturamayacaklar.
Çözülmeyeceğim. Kesin kararlıyım.

Silahımı attım birden. Bir ara ateş de kesilmişti.

“Çıkıyorum!” diye bağırdım.

Çıktım.

Bekledim, ama ateş eden olmadı.

Parkamın başlığını geriye attım. Başım dik.
Bir elim cebimde, boş tabancamda.
Gerekli olabilir. Boş ama, olsun.
Umursamaz bir hava takındım.
Her an bir mermi bekliyorum.
Her an bir mermi bir yerime saplanacak.
Ha geldi ha gelecek.

“Dur!” falan diyorlar.

Bir yığın şey söylüyorlar.

Artık söylenenleri duymuyorum.
Söylenen sözlerin bir tekini bile anlamıyorum.

Biliyorum, görüyorum: bütün namlular üzerime çevrili.

Her namlunun ucunda ben varım.

Çevrede kum gibi asker kaynıyor.

Yola çıkıyorum. Gemerek’e giden yol bu.
Ve Gemerek yönünde yürümeye başlıyorum.
Ama hep, her an bir kurşun bekliyorum.
Etimle kemiğimle bunu bekliyorum.

“Kayseri Emniyet Amiriyim. Seni teslim alıyorum,” diyor bir ses.

Tepkim büyük oluyor, önceden hiç tasarlamadığım
bir tepki bu, hiç düşünmediğim bir şey.
Beklenmedik, olağanüstü bir tepki oluyor bende:

“Siktir be. Sen kimsin ulan beni teslim alacak!” diyorum.

Elimi cebimden çıkarır gibi yapıyorum. Uzaklaşıveriyor.

Yine yürüyorum.

Bir albay çıkıyor yolumun üstüne.

Ve bir arabaya binip gidiyoruz.

Deniz Gezmiş Anlatıyor, Erdal Öz (Cem Yayınları - 1976)Deniz Gezmiş Anlatıyor, Erdal Öz (Cem Yayınları - 1976)

babil'de aksam
Yaz sıcağından serin bir Babil limanina sıgınmısız.. Ahmet, Nilgun, Yusuf, bir de ben..demleniyoruz, rahat yastiklı bir sedirde, cokca susarak..hani icimizde tutamaz olusumuzdan, dudak arasından kacan ücbes yarayı saymazsak..

bosluga dogru üflüyor Nilgün icini, yaz sıcağında kış bugusu süzülüyor agzından..oyle yangin yeri demek ici..

"değişiyor düşlerde, en eski nesnenin anısı, acıyla birlesince..Çünkü, eritiyor artik, kopusun serin anlamı..düpedüz bir çizgi koyuyor, hayatla ölüm arasına..Sümbül bir tire.." (1)

devam edecek gibi soluklanıyor, sonra bir dikiste boşaltıyor bardağını..ahmet once Nilgün'e kaldırıp ince belliyi, sonra hakkını veriyor masanın, irice bir yudum kayıyor adem elmasini oynatarak..yutkunuyor bir kez daha sonra..

"hersey, bütün hayat, ölü bir dalga gibi ayaklarımızın ucunda kırılıyor..oysa seyyah, heryerde olabilecegi icin, hicbiryerde degildir.."..diyor..

yusuf, yakmadığı sigaradan bir nefes cekiyor bu söz üzerine..öyle keyifle kapatıyor ki gozlerini aynı anda, yemin edebiliriz ücümüz de, ucunda bir alaz gördüğümüze..catallanmıs sesi dolduruyor mekanı

"agac dalındaki govdeden ayrılma egilimini fark ettiniz mi bilmem? Hep öteye öteye uzar..govdenin topraga kök salmış rahatlıgından bir kaçıstır bu..özgürlüğe susamışlıktır.."..(3)

susuyoruz..sessizlik uzuyor, uzuyor, uzuyor..gunesi kaplayip, geceyi ısmarliyor.

parmaklarima bakiyorum, kızıl siyah izler var..tereddutle sesliyorum, kendi sesim en cok kendime yabancı..

"Dikenin meyvesini koruma güdüsünden, daha büyüktü bogurtlenlere olan onulmaz askım..ellerim kan kırmızı, lezzetiyle esrik başım..bu yüzdendir ki hala, ne zaman , kimde bir diken gorsem; ardinda böğürtlen bulma umuduyla ruhuma batırırım"...(4)

Nilgün başını salliyor usul usul, Ahmet sırtımı sıvazliyor başını cevirmeden, yusuf yanmayan sigarayı hızlıca yarıliyor..

sonra cay getiriyor cocuk..bir anda dağıtıyor bu taze dem, acımış eski demlerim ruhta yarattıgı o ağır havayı.. Dört el uzanip alıyoruz, gülüyoruz.. mümkün degil sanırsın ama boğaz daha da sessiz; ceviriyoruz sayfayı..

#ahmethamditanpınar #nilgunmarmara #yusufatilgan #susku #bookstagram #instabook #instaedebiyat #instagramers #kitaplarla #dem #cay

1-nilgun marmara-defterler
2-a.h.tanpinar-saatleri ayarlama entitüsü
3-yusuf atilgan-aylak adam
4-hanzade.s.kuğu-suskuca

nurgül ok, bir alıntı ekledi.
11 Eki 10:31 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Yaşlandıkça derdine doğru yürürdü insan."

Ucunda Ölüm Var, Kemal Varol (Sayfa 54)Ucunda Ölüm Var, Kemal Varol (Sayfa 54)

Yazın ortalarında bir çay bahçesinde çalışıyordum, saat 02:40 civarında falan işten çıktım. Mekân evim yakındı zaten, yürüyerek gidiyordum. Yolda banklarda adamın birisini gördüm, oturuyordu birkaç şey yazıyordu. Merak edip yanına gittim, şarapçıydı bu abi, 50lerinde falandı. İçiyor, ağlıyor, yazıyordu. Selam verip oturdum yanına, konuşmuyordu ve sessizliği ürkütücüydü, benimse hoşuma gitmişti. Böyle yarım saat, bir saat falan sessizce oturduk, sonra abi kâğıda birkaç şey yazdı ve bana uzattı.
‘’Elli sene konuştum, duymadılar…
Elli sene nefes aldım, boğazımı sıktılar…
Elli sene kitap okudum, sayfalarımı yırttılar…
Elli sene şiir yazdım, kalemimi çaldılar…
Elli sene sevmeyi denedim, kalbimi kırdılar…
Sussam, duyabilir misin beni genç adam?
Duyacaksan, avazımız çıktığı kadar susalım…’’
Başımı salladım, yazmaya başladı.
‘’Bak evlat bu şaraptır, aşkın içeceği olarak söylerler. Bana göre şarap güçlü kadını temsil eder, asildir bir kere. Her alkolün adabı, yeri ve masası ayrıdır ama şarap bir başkadır. Kadınını temsil eder işte, kadının ne kadar gelmediyse işte o kadar içersin bu illeti…
Bak sen içme, beni feyz al, sakın alkole dadanma genç adam, hiçbir halta faydası yok bu meretin. Unutmak için içiyorlarmış ya yalan, ben 30 senedir içiyorum hala unutamadım, unutmam da zaten. Unutmak için yaşamadım ben o hisleri, o acıyı unutmak için çekmedim. Acı güzeldir bak, olgunlaştırır derler, derler de beni öldürdü onu ne yapacağız? ‘’
Benden soru veya cevap bekler gibi duraksadı, kâğıt uzattı ardından ve yazmamı istedi, yazdım.
‘’İçene neden içtiğini sorar insanlar, bunun hiçbir halta manası yok. Sen kimin yüzünden içiyorsun, kim yaktı canını? İyi yakmışlar canını belli, yaralarını saklasan da gözüküyor. Merak etme iyi saklıyorsun, yarası yüreğinde olmayan anlamaz senin derdini. Bende de var birkaç kesik, sakladım sen gibi…’’
‘’Gözlerin keskin genç adam, sende insanları acısından tanıyorsun, senin de canını iyi yakmışlar…
Ancak ben yakında göçer giderim bu dünyadan. Sen, sen daha kaç sene yanacaksın bakalım bu dünya denen cehennemde. Evet, doğruyu söylüyorsun. Kimse canını yakanı sormaz, canının yandığını öğrenirler öğüt verirler aklı sıra. Salla, unut geveleyip dururlar, ağızları susmaz bunların. Tek kuralın olsun bu hayatta, uzak dur onlardan. Bunlar insan, canını her şekilde yakarlar ve giderler. Benim için insanlar ikiye ayrılır evlat; gidenler ve giderken yanında seni de götürenler. Ben giderken yanında götürenlerden oldum. Ama o gelemedi, toprağın altına girdi’’ On on beş saniye falan sürdü yutkunması ve ceketinin boyun kısmını açıp şah damarının altındaki dövmesini gösterdi. FİRUZE yazıyordu.
‘’O, bana benden daha yakındı. Gençken, içip evimin yolunu unuturdum evlat, onu unutamazdım. Bak mesela gülüşü çok güzeldi, unutulacak bir şey değildi, inci gibi dişleri vardı, sokakta cıvıl cıvıl oynayan çocukların mutluluk gülümsemesi gibiydi onunki. Bir saçları vardı ki sorma, kızıllığını çöl kumlarından, dalgalarını ise ta pasifikten almış gibiydi. Hele bir sallayışı vardı bir görsen, yıldızları izlemek yerine onu izlerdim. Gençliğimdi o benim, çocukluğum, benliğimdi…’’
Sustu, şarabından biraz içti ve bir sigara yaktı.
‘’Evlat Firuze’nin babası itin tekiydi, serseri aşağılık bir herifti. Firuze’nin 3 kız kardeşi daha vardı, anneleri seneler önce vefat etmişti ve en küçük olan kızına sapık sapık davranıp duruyordu. Birkaç kez öldüresiye dövdüm, uzak dur onlardan diye. Bir ay geçmeden devam etmiş ve tehdit etmiş kızları, söylerseniz sizi öldürürüm diye. İşkence falan etmiş, Firuze’ye evlenme teklifi edecektim. Yüzük falan aldım para toparlayıp, kardeşleriyle beraber yanıma alacaktım onu.’’
Duraksadı, sigara üstüne sigara yaktı şarabını içti ve bu sefer yazmadı. Gözleri, gözleri şelale gibiydi o an anladım ne olduğunu, fark etti ama belli etmedi anlatmaya devam etti.
‘’Söyledim. ‘’Firuze yarın ikindi vakti Galata’da buluşalım mı?’’ diye, ‘’tamam’’ dedi. Ben birkaç parça gül almıştım gittim, orada bekledim. Gelmedi. Akşam okundu, gelmedi. Yatsı okundu, gelmedi. Evine gittiğimde ışık falan yanmıyordu, kimse yoktu. Komşulara sordum, babası olacak herif diğer kardeşlerini almış gitmiş. Evden kokular gelmeye başladı, kapıyı kırıp girdim. Orda sallanan cesedini gördüm Firuze’nin. Çöktüm, ayaklarına sarılıp ağladım, saatlerce ağladım. Bir mektup gördüm ayağının altında. Üstünde Necdet’e yazıyordu, açtım okumaya başladım.’’
‘’Necdet’im, güzel kalpli adam: Sen bu satırları okurken bana bağıracaksın, kızacaksın ama bir dinle beni. Dayanamadım, o herifin kardeşlerime saldırmasına engel oluyordum. Onları bıraktı, bana saldırmaya başladı. Her gün tecavüz ediyordu, sana söyleyemedim Necdet’im. Diyemedim sana. Canımı yaktı her gün, kardeşlerimden uzak tuttum en azından onu. Bana kızma gittiğim için, gücüm kalmadı. Senden tek bir isteğim var Necdet’im, kardeşlerime sahip çık. O herifin ellerinde bırakma onları, yalvarırım onları bul ve kurtar o şerefsizin ellerinden…
Firuze’n
İkinci paketi açtı, onu bitirdi. Sonra sarma cigaralarını çıkardı, onlardan da birkaç dal içti. Devam etti.
‘’Buldum kardeşlerini, o yaratığı dövdüm. Yumruk atmaktan elim kanayıncaya kadar dövdüm, hastaneye kaldırdılar. İyileşti tekrar dövdüm, yaşayacak hali kalmayıncaya kadar dövdüm. İşkence ettim, sonra acımaya başladım o şerefsize. Bıraktım, bu tarz yaratıklara nefes almak bile haram, şimdiki aklım olsa o cinsel uzuvundan asardım onu. Polis molis umurumda olmazdı. Kardeşlerini okuttum, lise, üniversite. Hepsi mezun oldu, başka şehirlerde yaşıyorlar. Evlatlarına ablasının ve benim adımı koyacaklarını söylediler, hiç erkek evlatları olmadı. Firuze koydular çocuklarının adlarını. Mirasımı üçüne eşit dağıttım. Biraz şarap parası, cigara parası bide yol param kaldı. Definim Firuze’nin mezarının yanına yapılacak, hayatta kavuşamadık bari ölünce kavuşalım cehennemde.’’
Bana son sözleri aklımdan çıkmıyor…
‘’Evlat, sen, sen ol aşkından vazgeçme, eğer seviyorsan sonuna kadar git. Ucunda ölüm olsa bile git. Sevgiyle ölmek, inan bana sevgisiz bir hayat sürmekten daha iyi. Sevmediğin biriyle sakın dalga geçme, kalp kırmak büyük bir şerefsizliktir. Narince sev seveceksen, kendinden bile koru onu. Sana diyeceklerim bu kadar evlat. Yolun açık olsun. Sev ne olursa olsun sev ve sevmeye devam et.’’
Saat 06:05’ti gittim. Muhtemelen Necdet abi o gün gözlerini sonsuza dek kapadı. Firuze ablanın mezarının yanına gömülmüştür. Sen gülemedin muhtemelen ihtiyar, cesedin gülsün…

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
03 Eki 09:40 · Kitabı okumayı düşünüyor

Bursa ovasına yavaştan bahar iniyor.
İki sürgün arkadaşız. Kirayla kaldığımız
evden çıktık mı, çarşı karakoluyla
Setbaşı arasındaki asfalt yol üzerinde
tir tir titreyerek gidip geliyoruz.

Çarşı karakoluna her akşam gidip
oradaki defteri imzalıyorum.

Bir akşam karakoldan çıktım.
Arkadaşımın yanında birisi var.
Yirmisinde var yok. İlkin, arkadaşımın
bir tanıdığı sandım.
“Kim bu?” gibilerden arkadaşıma
göz işareti yaptım. O da tek omzunu kaldırıp dudağını büzerek işaretle “bilmem” dedi.

Bizde de bir ürkeklik var. Yabancılarla konuşmaktan pek hoşlanmıyoruz.
Neyin nesi olduğu belirsiz.

Delikanlının, karşısındakinin ciğerini
okumaya çalışan derin bir bakışı var.
– Siz falanca değil misiniz? diye bana sordu.
– Evet, dedim.

Sonra arkadaşıma sordu. O da,
– Evet… dedi.

Buraya sürgün edilmişiz, bizim için de
bisürü dedikodu çıkarılmış ya,
bu delikanlı da bizi bir gizli örgütün
şefleri sanıyor. Daha doğrusu onun
gözünde, özellikle ben,
Türkiye’ye dağılmış gizli çetelerin başıyım. Göğüsleri fişeklikle kaplı,
bombalı komitacılar var buyruğumda.

Ne diyorsam anlatamıyorum delikanlıya.
– Tabii, diyor, sizin örgütünüz gizlidir.
Siz yeraltı çalışması yaparsınız.
Elbette, biz gizli çalışıyoruz diye
açıklayacak değilsiniz ya… Ben de
sizin örgütünüzde çalışmak istiyorum.

Yemin üstüne yemin ediyorum:
– Yok vallahi, billahi yok…
Ne örgütü, ne yeraltısı bre kardeşim…
Şu halimize baksana…

Bitürlü inanmıyor.
– Tabii, tabii…
Elbet böyle giyineceksiniz ki,
kimse sizden şüphe etmesin.

Bir bela ki, anlatılır gibi değil…
Sabah erkenden, çat kapı geliyor…
Biz de, onun geldiği sırada ekmekleri
çaya batırıp kahvaltı ediyoruz.
Soruyor:
– Para alıyorsunuz değil mi?
– Ne parası?
– Dışardan para gelmiyor mu?
– Ne parası kardeşim?
– Canım gizli örgütü yönetmek için…
– Ne yediğimizi görmüyor musun?
Parası olan böyle mi yer?
– Tabii tabii… diyor, böyle görüneceksiniz
ki başkaları anlamasın.

Onu istemeyişimizin asıl nedeni başka. Söylemesi ayıp ama söyleyelim.
Bu delikanlı bizim yiyeceklerimize de
ortak oluyor. Maşallah çok da iştahlı.
Bizim dört günde yemek için ayırdığımız zeytini bir kahvaltıda silip süpürüyor.

Günlerden bigün Istanbul’dan biri geldi.
Bir arkadaşımız bize, onunla bir
paket yollamış. Paketi açtık ki, Allah…
Bir kızarmış tavuk, bir kutu kuru baklava…
Biz iştahla bunlara bakarken kapı çalındı.
Ben tavukla baklavayı toparlayıp dolaba saklarken, ev sahibi kadın da kapıyı açtı.
Oğlan merdivenden çıkıyor.
– Merhaba! dedi.
– Merhaba! dedik.

Durdu, dikkatle baktı:
– Sizde bişey var… dedi.
– Ne var?
– Bir haliniz var bugün. Nedir?
– Yok vallahi bişey…
Var, var, benden saklıyorsunuz.
– Kör olayım yok.
– Siz bana güvenmiyorsunuz.
Sizde bugün bir değişiklik var.

Yok mok dedikse de yutmuyor..
Benim aklım, hep tavukla baklavada,
ağzım sulanıp duruyor.
Hay Allah, ne etsek de oğlanı
başımızdan savsak?..

Belki onuncu kez,
– Sizin benden sakladığınız bişey var! dedi.

Gerçekten büyük bir gizli örgütün
şefi pozunu takınarak,
– Evet arkadaş, dedim,
senden gizlediğimiz bişey var.

Arkadaşım, gözleri büyümüş, bana baktı.
– Ama bugün sana her şeyi açıklayacağız.

Suratım asık, kaşlarım çatılmış,
tok tok konuşuyorum:
– Bugüne kadar sana gizli örgütümüzde görev veremedik.
Çünkü şimdiye kadar örgütümüz
seni kontrol ediyordu.
Artık sana güveniyoruz.
– Teşekkür ederim, dedi.

Saçından tırnağa dikkat kesilmişti.
– Sana şimdi bir zarf vereceğim.
Bu zarfı, Yeşil Cami’nin avlusundaki
çınar var ya…
O çınarın oyuğuna bırakacaksın.
Arkana bakmadan dönüp geleceksin.
Sakın zarfı açayım, zarfı bıraktıktan
sonra arkana bakayım deme…
Şakaya gelmez ha…
Bu, yeraltı örgütü.
Bunun ucunda ölüm var.

Sofadaki kitaplarımın arasından aldığım zarfa boş bir kâğıt koydum, kapadım, eline verdim.
– Haydi, durma, marş!.. Bu iş, saniye işi…

Zarfı aldı, uçtu.
Biz hemen sofrayı kurduk,
tavuğa, baklavaya yumulduk.
Hayatımda böyle neşeli bir yemek
yediğimi hatırlamıyorum.

Bir Sürgünün Anıları, Aziz NesinBir Sürgünün Anıları, Aziz Nesin

3. Piraye - Nazım Hikmet

Piraye - Nazım Hikmet
Nazım Hikmet'in uğruna şiirler yazdığı pek çok kadın var ama en uzun sürelisi ve Nazım bu ilişkinin büyük kısmını hapiste geçirdiği için en çilelisi Piraye ile olanıdır herhalde.

Piraye için Yazılmış: Saat 21-22 Şiirleri

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti: kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık...