Sitare hâlâ kolumdan ayrılmamıştı. Onunla böyle dolaşmaktan hoşlanıyorum. Onunla olunca kuruntularım dağılıyor, gerçekçi oluyorum. Ama ondan ayrılır ayrılmaz konuşmalarına bin bir çeşit anlam vermeye başlıyorum gene. Başım dönüyor. Nefret ediyorum.
İşte o anlamadığın tarafıma yakalanıyorsun sen, dedi, bildin mi? Oysa basit biriyim. Sense her şeyi gözünde büyütüyorsun. Olduğu gibi göremiyorsun, büyüteçle bakıyorsun.
Bizim için her şey çabuk trajikleşiyor. İğreti şeylere tutunuyoruz. Üstelik tutunduğumuz her şey bir an sonra elimizin altından kaymaya başlıyor. Daha ısınmamıştık bile, daha alış-mamıştık bile ona. Böyleyken kayıp gidiyor. Tutundu ğumuz şeyin iğretiliğinden çok, kendimize ait bir özellikten geliyor bu.
Onu ne zaman tanıdığımı bile bilemiyorum., oysa çok eski de ğil, biliyorum. Gene de bir türlü çıkartamıyorum. Bak seninle nerede nasıl tanıştığımı bugün gibi biliyorum. Üzerindeki elbisenin rengine kadar. Tuhaf bir oyun oynuyorlardı, hatırlıyor musun?