• 550 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    Spoiler olabilir
    İşçiler doğru söylüyor burjuva: ''Sen rezilsin.'' Natüralizmin üstadı Zola'dan çarpıcı kitap. Her satırda "Artık yeter devran dönsün" diye bekliyor insan. Karakterleri bir kamera gibi izliyor yazarımız.

    Şu satırları insanın içine oturuyor: "Hadisenize! Madende öldüğünüzde sonuçlarına katlanacak olan sizler misiniz sanki? Karılarınıza aylık bağlamak zorunda kalan işletme çeker cezasını." İş kazalarını önlemeyi bile kar ve zarara bağlayan aç gözlü yamyamları ne de güzel tasvir etmiş Zola.

    2 farklı sınıf, 2 farklı yaşantı. Nesilden nesile aynı işi yapan, daha 8-10 yaşlarında madenlere inen işçi sınıfı ile tesadüfen hissesi değer kazanan ve yan gelip yatan burjuvazi kıyaslanmış. Hani çalışanın hak ettiği sözde çok adil liberal sistem var ya... Hah işte 16 saat çalışan madencilerin neden açlık sınırında yaşadığını da açıklasın bir zahmet.

    Aç kalmamak için tüm aile çalışmak zorunda kalan ve mecburen çok çocuk yaparak eve fazla para girmesini isteyen madenciler için çocukları okula göndermek bile lüksken, tek çocuklu burjuvazi ise piyano derslerinden tutun da çocuklarını yurt dışına göndermeye kadar her güzelliğe sahip.

    Aslında işçiler de bilinçlenip örgütlenmedikçe ahlaken yozlaşıyorlar. Yeri gelince onurlarını kaybedip zenginlere boyun eğiyorlar, dilencilik ve fuhuş yapıyorlar. Bütün değer yargılarını yitiriyorlar. Kültürel anlamda ilerleyemeyince eylemlerinde insanlığa yaraşmayan noktalar bolca oluyor. Özellikle isyan edilen ve adalet istenen bölümlerde yaşanan olayları okurken aklıma Gustave Le Bon'un ''Kitleler Psikolojisi'' kitabı geldi. Bireysel olarak çok iyi kalpli olan bu insanlar toplu haldeyken sağduyuyu elden bırakıyorlar. Devrime öncülük eden Ettienne'in yarı bilgili olması, toy olması ve kafasında tasarladığı dünya ile yaşananların aynı olmaması da çok çarpıcı işlenmiş. Ayrıca işçiler mücadele etse de burjuvaziyi yenmek çok zor. Çünkü makineler kırılsa, üretim durdurulsa da zarar eden kişiler oranın müdürleri. En üstteki kişiler bu durumdan bile fayda sağlayabiliyor. Büyük balık, küçük balığı hep yutuyor. Franz Kafka'nın "Dava'' kitabında var olan ama görünmeyen en üst düzey bürokratlar, katmanlaşan ve ulaşılması zor olan üst düzey yetkililer gibi bu kitapta da ulaşılamayan burjuvazi var diyebiliriz. Varlar ama gören yok.

    Yine isyandan rol çalmaya çalışan ve fırsattan istifade ederek güçlenmeye çalışan kilise de eleştirilerden nasibini almış.

    Zola'yı Zola yapan olayları sadece insan odaklı anlatmaması. Ağır çalışma koşulları altında zulmedilen hayvanlara da yer vermiş. Bu açıdan, dönem koşulları düşünülürse takdire şayan bir iş yapmış.

    Bir parantez de Souvarine adlı karaktere açmak istiyorum. Aslında insan doğasını değiştirmeden adaletsizliğin yok edilemeyeceğini düşünen birisi. Bu nedenle her şeyi yıkalım, köküne kibrit suyu dökelim düşüncesindeki bu radikal anarşist karakter beni daha çok etkiledi. İşçilere ''Siz burjuvalardan nefret ediyorsunuz çünkü burjuva olmak istediğiniz halde olamadınız.'' eleştirisi çok yerindeydi. Üretim araçlarındaki özel mülkiyeti ve paylaşımcılığı asıl hedef yapmadıktan sonra daha iyi şartlarda yaşamayı düşlemek, çalışmadan yaşamaya alışan burjuvaziye özenmek hiçbir şeyi değiştirmez diyen ve Etienne karakterine göre çok daha cesur adımlar atan, eğitimli birisi.

    Ve Chaval sen! Evet senin gibiler çoğunlukta. Zayıflara, gücü yeten kişilere karşı tüm öfkesini kusan ama güce boyun eğen, davasını sonuna dek savunamayan, aciz, kötü varlık. Mazlumların içinde senin gibi dostlar varken düşmana gerek kalmıyor.

    Kısacası dönemin sosyal adaletsizliğine çok güzel ışık tutmuş Zola. Bunu yaparken de taraf tutmaktan ziyade olanı resmetmiş ve doğrular ile yanlışları göstermiş. İnsanların hayalleri ile korkuları, değişen psikolojileri anlatılmış. İşçiler asla bir makine gibi resmedilmemiş. Kazanmaya yakınken göklere çıkardıkları kişileri kaybederken yerin dibine sokan insanların içindeki değişken ruh hali satır satır işlenmiş. Kafanızda soru işareti varsa tereddüt etmeden okuyunuz.
  • BİR DÂHİNİN ÇOCUKLUĞU…

    Fotoğrafı çeken kişi bir dâhinin fotoğrafını çektiğinin farkında değildi muhtemelen.

    Dehası, onu küçük yaşta diğer çocuklardan ayırmıştı. Arkadaşları çocuk kitapları okurken o Rus Edebiyatının devlerini okuyordu. Yaşına göre çok üst düzey filmler izliyordu.
    Mükemmel yüzüyor, piyano çalıyordu. Kil modelleme maddesinden heykel yapıyordu.
    İzlediği filmleri ve okuduğu kitapları sanki bu işin özel eğitimini almış gibi etkileyici bir şekilde anlatıyordu.
    Filmleri çok sevmesine rağmen televizyon izlemeyecek ve ilerde bir yazısında televizyonu ve modern toplumu şöyle eleştirecekti;

    ‘’ Televizyon olmadığı için pencereden bulut seyretmeye başladım. Oradaki yayın çok iyi, haberleri daha güvenilir, gelip geçen bir iki uçak dışında pek reklam almıyorlar ve asıl önemlisi akşamları gök gürültülü sürpriz programlar var. Filmler genellikle kırlangıçların hayatı üzerine ve belki biraz monoton ancak oldukça realist.’’

    Kendinden bir yaş küçük kuzeni Nilgün’e pul albümü ve kitap hediye ediyor, dört farklı dilde Nilgün’ün doğum gününü kutluyordu. ‘’Potemkin Zırhlısı’’ filmiyle Nilgün’ü ilk o tanıştırmıştı.

    O dahi Ulus Baker’in ta kendisi…

    Nilgün kim mi? Fotoğraftaki kız, Nilgün Ecvet Orhon. Ulus Baker’in kuzeni. Kıbrıs Savaşının ilk Türk şehidi, öğretmen Ecvet Yusuf’un kızı. Bana bu önemli fotoğrafı gönderen değerli kişi. Tarihimizden adını asla sildirmememiz gereken bir değerimiz olan Ecvet Yusuf’u tanımak için arama motorlarına bakarsanız pek bir şey bulamazsınız. Adının verildiği caddeye ait bile daha çok görsel ve bilgi bulabilirsiniz. Bu ayıp bize bir ömür yeter.

    Nilgün Ecvet Orhon ile Ulus Baker birlikte büyürler. Ulus’un yatağının havan mermisiyle vurulduğu günü şöyle anlattı;

    ‘’ Manastır bozması, revaklı ve her çeşit meyve ağacı dolu, babaannemin evinde geçirdik 1974 Savaşını. En güvenli yer orasıydı. Yan yana yatırdılar bizi. Büyüklerin ağlamaları, bomba ve kurşun sesleri ne kadar izin verirse o kadar uyumaya çalıştık. Giysiler ile her an kaçmaya hazır, özel hazırlanmış kaçış çantalarıyla uyumaya çalıştık. Bir gün bir havan mermisi babaannemin yanından geçerek yatağımızı vurdu. Anladık ki savaşlarda hiçbir yer güvenli değil. Hiçbir çocuk güvende değil.’’

    O çocuklar savaşın etkilerini hayatı boyunca üstünden atamadı. Önceki yazılarımda Ulus Baker’in ‘’kendine dikkat etmediği’’ ve ‘’yıkanmadığı’’ için tepki gösterenler olmuş. Ulus bu dünyaya ait bir insan değildi, bu dünyaya ait hiçbir şey ile ilgilenmedi. Günümüz yüzyılında inandığı felsefeye bu kadar bağlı yaşayan hiç kimseyi gösteremezsiniz. Ulus Baker, işte bu yüzden filozof…

    Ulus’un aile dostu olan Fatma A. Sezer ile konuştuk. Kendisi araştırmacı yazar, aktivist, toplum gönüllüsü. Lefkoşa’da yaşıyor. Şöyle diyor Ulus için.
    ‘’Ailesi ile yazları yemeğe çıkardık hep beraber, Ulus bizimle hiç konuşmaz sürekli bir şeyler okur ve bilgisayarıyla ilgilenirdi. Yemek yemez, sürekli pasaportlarını kaybeder ve yıkanmazmış. Annesi bu duruma çok üzülürdü.’’

    Kitaplarını mutlaka okumanızı tavsiye edeceğim bir yayıncı-yazarla konuştum. Ulus Baker’i çok iyi tanıyanlardan biri, ev arkadaşı; Vedat Yeniçeri… Ulus Baker hakkındaki yanlış bilgilerin düzeltilmesi adına sağlam bir kaynak. İlerde Ulus Baker için tek sayfalık bir kitap bile yazarsa mutlaka alıp okuyun. Şöyle diyor üstad;

    ‘’Ulus Baker çok zeki biriydi, çocuksu yönü çoktu. Kendisine teyit ettirmedim fakat 13 dil bildiğini düşünüyorum. Ona hiç kimse, hiçbir şeyi zorla yaptıramazdı. Beraber kaldığımız süre
    içerisinde yıkandığını hiç görmedim’’

    Bir yorumunda ise;

    ‘’Ulus Baker’in kafası bir anlamıyla tamamlanmamış projeler müzesi gibiydi.’’

    Ulus Baker hakkındaki araştırma yazılarıma devam edeceğim. Hayatıyla ilgili bir sinema filmi projesi fikri oluştu. Zannediyorum ki değerli dostlar ilgiyle izleyeceklerdir.

    (Nilgün Ecvet Orhon, Fatma A. Sezer ve Vedat Yeniçeri’ye verdikleri bilgiler için teşekkür ederim.)

    18.12.2018 Bekir Yıldız
  • Türkiye’deki en büyük problemlerden biri bence “KÜÇÜK ADAM SENDROMU” dur. Küçük adam, konumu daha düşük olan, daha az tahsilli, daha az maaş alan adam değildir. Küçük adam, zekası vizyonu sınırlı ama hevesi, hırsı, tamahı büyük olan adam demektir.

    Geçmiş zaman bir “Beyin ameliyatı” yapılacak bir hastanede. Beyin cerrahı çok kaliteli bir uzman ancak hasta sıra dışı bir vakadır. Doktor rica, minnet, özel uğraşı göstererek üniversitesinden hocalarını da davet ediyor bu ameliyata. Hastahanede Herkes teyakkuzda, çünkü çok değerli hocalar gelecek ve sıra dışı bir ameliyat yapılacak.

    Tam saatinde hasta masaya yatırılıyor büyük ustalar yeşil steril önlüklerini giyiyor, herkes hazır operasyon başlayacak..Ancak korkunç bir şey oluyor son derce kaliteli olan emektar ameliyat lambası yanmıyor…. İnanılacak gibi değil, senelerin lambası, çok üst kalite bir lamba ama yanmıyor işte. Lambanın iki tane düğmesi var. Sağına bakıyorlar olmuyor soluna bakıyorlar olmuyor, elektrik sigorta her şey normal ..

    Koca koca profesörler steril kıyafetler içinde elleri havada sorunun çözümünü bekliyorlar.. Görevliler çırpınıyor, terliyor, bunalıyor ama yapacak bir şey yok. Lanet lamba yanmıyor. Herkes Hocalara karşı çok mahçup , boynu bükük…
    Birazdan ameliyathanenin müstahdemi, “haydi günah benden gitsin” dercesine el kol hareketleri yaparak oflaya puflaya gidiyor, lambanın hiç kimsenin bilmediği başka bir düğmesi var ve onu açıyor. lamba yanıyor. Ekip çok şaşkın, kırgın ve kızgın ameliyata başlanıyor.

    Meğer bir gün önce yaptığı ciddi bir hatadan dolayı bir doktor arkadaş bizim müstahdemi uyarmış. Vay sen misin uyaran...Bu da “siz benim ne kadar önemli ne kadar büyük bir adam olduğumun sanırım farkında değilsiniz “ dercesine lambanın o kimsenin bilmediği düğmesini kapatıyor ve ameliyatı sabote ediyor.

    Maalesef bir adam, küçücük bir adam onlarca kişinin emeğini, birikimini bir çırpıda sıfırlayabiliyor dostlar.
    Büyük işler adamla yapılır dostlar, adam gibi adamlardan oluşan ekiple yapılır. Bir adam adam değilse hırsızsa, sorumsuzsa, aç gözlü ve başka hesap peşinde ise o koca ekibin yaptığı işleri bir çırpıda boşa çıkarıverir. Onun için denetim mekanizması vardır, onun için amirler vardır.

    Ülkemiz tarihin en zor dönemlerinden birinden geçiyor. Her türlü baskıya ve kuşatılmışlığa rağmen özellikle savunma sanayinde ve her alanda gurur verici muazzam işler yapılıyor. Eyvallah!

    Hızlı tren, Türk halkının hak ettiği üst düzey, klas bir hizmet ona da Eyvallah!

    Ancak işin içinde adam kayırma, beceriksizlik, hemşericilik, art niyet varsa o zaman isterseniz uzaya mekik gönderin havada parçalanmaya mahkumdur.

    Bir takım psikolojisi bozuk insanlar her şeyi politize etmeye , acıdan bile rant çıkarmaya bayılıyorlar, bu kazayı da kullanacaklardır. Ona da Eyvallah.

    Ancak bir önceki tren kazasının acısı hala sıcacık gönlümüzde dururken bu iş sağlıklı bir şekilde soruşturulmalı ve sonuçta gereği neyse hakkı verilerek yerine getirilmelidir dostlar.

    Kaza, İnsanın olduğu yerde kaza olur, Evet.

    Ama sorumsuzluğa, Hayır.

    Hırsızlığa, Hayır..,

    Arsızlığa, Hayır..

    Adam kayırmaya, Hayır..

    Bu milletin her bir ferdi değerlidir.

    En çok da küçük adamlara, HAYIR !

    Dr Faruk Öndağ
  • KÜÇÜK ADAM SENDROMU!
    ve TREN KAZASI
    Türkiye’deki en büyük problemlerden biri bence “KÜÇÜK ADAM SENDROMU” dur. Küçük adam, konumu daha düşük olan, daha az tahsilli, daha az maaş alan adam değildir. Küçük adam, zekası vizyonu sınırlı ama hevesi, hırsı, tamahı büyük olan adam demektir.

    Geçmiş zaman bir “Beyin ameliyatı” yapılacak bir hastanede. Beyin cerrahı çok kaliteli bir uzman ancak hasta sıra dışı bir vakadır. Doktor rica, minnet, özel uğraşı göstererek üniversitesinden hocalarını da davet ediyor bu ameliyata. Hastahanede Herkes teyakkuzda, çünkü çok değerli hocalar gelecek ve sıra dışı bir ameliyat yapılacak.

    Tam saatinde hasta masaya yatırılıyor büyük ustalar yeşil steril önlüklerini giyiyor, herkes hazır operasyon başlayacak..Ancak korkunç bir şey oluyor son derce kaliteli olan emektar ameliyat lambası yanmıyor…. İnanılacak gibi değil, senelerin lambası, çok üst kalite bir lamba ama yanmıyor işte. Lambanın iki tane düğmesi var. Sağına bakıyorlar olmuyor soluna bakıyorlar olmuyor, elektrik sigorta her şey normal ..

    Koca koca profesörler steril kıyafetler içinde elleri havada sorunun çözümünü bekliyorlar.. Görevliler çırpınıyor, terliyor, bunalıyor ama yapacak bir şey yok. Lanet lamba yanmıyor. Herkes Hocalara karşı çok mahçup , boynu bükük…
    Birazdan ameliyathanenin müstahdemi, “haydi günah benden gitsin” dercesine el kol hareketleri yaparak oflaya puflaya gidiyor, lambanın hiç kimsenin bilmediği başka bir düğmesi var ve onu açıyor. lamba yanıyor. Ekip çok şaşkın, kırgın ve kızgın ameliyata başlanıyor.

    Meğer bir gün önce yaptığı ciddi bir hatadan dolayı bir doktor arkadaş bizim müstahdemi uyarmış. Vay sen misin uyaran...Bu da “siz benim ne kadar önemli ne kadar büyük bir adam olduğumun sanırım farkında değilsiniz “ dercesine lambanın o kimsenin bilmediği düğmesini kapatıyor ve ameliyatı sabote ediyor.

    Maalesef bir adam, küçücük bir adam onlarca kişinin emeğini, birikimini bir çırpıda sıfırlayabiliyor dostlar.
    Büyük işler adamla yapılır dostlar, adam gibi adamlardan oluşan ekiple yapılır. Bir adam adam değilse hırsızsa, sorumsuzsa, aç gözlü ve başka hesap peşinde ise o koca ekibin yaptığı işleri bir çırpıda boşa çıkarıverir. Onun için denetim mekanizması vardır, onun için amirler vardır.

    Ülkemiz tarihin en zor dönemlerinden birinden geçiyor. Her türlü baskıya ve kuşatılmışlığa rağmen özellikle savunma sanayinde ve her alanda gurur verici muazzam işler yapılıyor. Eyvallah!

    Hızlı tren, Türk halkının hak ettiği üst düzey, klas bir hizmet ona da Eyvallah!

    Ancak işin içinde adam kayırma, beceriksizlik, hemşericilik, art niyet varsa o zaman isterseniz uzaya mekik gönderin havada parçalanmaya mahkumdur.

    Bir takım psikolojisi bozuk insanlar her şeyi politize etmeye , acıdan bile rant çıkarmaya bayılıyorlar, bu kazayı da kullanacaklardır. Ona da Eyvallah.

    Ancak bir önceki tren kazasının acısı hala sıcacık gönlümüzde dururken bu iş sağlıklı bir şekilde soruşturulmalı ve sonuçta gereği neyse hakkı verilerek yerine getirilmelidir dostlar.

    Kaza, İnsanın olduğu yerde kaza olur, Evet.

    Ama sorumsuzluğa, Hayır.

    Hırsızlığa, Hayır..,

    Arsızlığa, Hayır..

    Adam kayırmaya, Hayır..

    Bu milletin her bir ferdi değerlidir.

    En çok da küçük adamlara, HAYIR !

    Dr Faruk Öndağ
  • Okuma alışkanlığı kazanmak gerçekten zor. Özellikle içinde bulunduğumuz zaman diliminde elimizde bulunan cep telefonları, bilgisayar, tablet ve beraberinde getirdiği sosyal medya diye nitelendirdiğimiz, genel olarak boş vakit kaybı olan; ama ego tatmin açısından üst düzey bir makine olan canavar... Evet bunlar içinde kitap okumak, okutmak hiç de cazip gelmiyor.

    Neyse bu cümleler benim için çok resmi oldu, ben kendi tarzıma döneyim.

    Arkadaşlar 1K'ya katılalı 1 yıl olmuş, zaman su gibi geçiyor ve bende hafiften ihtiyarlamaya başlıyorum. Sınav, o, bu, şu derken uzun zamandır siteye de giremiyorum, hal hatır da soramıyorum, durumlar ne ondan da haberim yok, telefona babam el koyduğundan şapkalı a'yı da yazamıyorum. Umarım iyisinizdir, keyifler yerindedir.

    Benim 1.5 yıl öncesine kadar okuma alışkanlığım yoktu. Bir ara kitap okumaya merak sardım, internetten kitap incelemelerine bakarken habire 1K gözüme çarptı. Çok sık internetten 1K'ya girip inceleme okumaya başladım. Baktım telefon uygulaması da var, indireyim gitsin dedim. Her gün girmeye başladım, ama en ufak bir arkadaşım yoktu. Benim de ilk başlarda zaten kimseyle konuşmak gibi bir planım yoktu, ama incelemelere gelen yorumlarda birbirinizle seviyeli bir şekilde tartışmanızdan ve bunun yanı sıra sitede tanıştığınız insanlarla kurduğunuz sohbet muhabbet o kadar güzeldi ki, dayanamadım. Kısacası dostluklarınızı kıskandım ve bende aranıza katılmak istedim. Tabi bu kolay olmadı, Silmarillion okuyup kafayı yedim, haa baktım olmuyor Hobbit'e başladım, baştan sona Tolkien okudum derken etkinliklere katıl katıl ( rekor 1 ayda 16 etkinlik) yeni dostlar edinmeye başladım. İnanın sizden çok şey öğrendim ve yine inanın şu an eğer kitap okumaktan bu kadar zevk alıyorsam ve düzenli bir biçimde de okumaya devam edebiliyorsam bu sizler sayesindedir. Bana çok yardımınız dokundu, ne zaman soru sorsam geri çevirmediniz, her zaman okumam gereken kitapları önerdiniz; hatta ve hatta çoğu zaman dertlerimi arkadaşlarımdan çok dinleyip yanımda olmasanızda arkamdaki koltuktan bana daha yakın olabildiniz. İnanın çok şey öğrendim ve inanın katıldım katılalı az da olsa sitedeki okurlara yardımda bulunmaya, faydalı olmaya çalışıyorum.

    Yukarıda o kadar yazdım da paragraf sonunu nasıl bitirsem aklıma gelmedi. Neyse işte, iyiki varsınız ve kendinize iyi bakın ( Gülen Emoji).
  • "Doğru kulağa fısıldanan bir söz bir adamı koruyabilir veya öldürebilir."
    Geleneksel Sicilya deyişi
  • 416 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ela Gözlü Pars Celile’ Kitap Yorumum;
    Osman Balcıgil’i ilk Sabahattin Ali’yi anlattığı ‘Yeşil Mürekkep’ kitabıyla tanıdım, kitabın tesirinde o kadar çok kalmıştım ki diğer eserlerini de okumam gerektiğini düşünmüş ve ikinci hakkımı Nazım’ın da içinde çokça geçtiği, Nazım’ın annesinin hayatını konu alan ‘Ela Gözlü Pars Celile’den yana kullanmak istedim. Kitap geçtiğimiz yıl Mart ayında Destek yayınlarından çıkmıştı, bir senesinin dolmasına bir ay kala 60. Baskısını yaptığını görüyorum elimde ki kitabın kapağından. Kitaba duyulan ilginin açık bir kanıtıdır baskı sayısı, ne kadar talep gördüğünü de buradan anlamak mümkün zaten..
    Yazar üslubunda beni yine şaşırtmadı demekten büyük kıvanç duyuyorum, zira roman tadında kaleme alınan ve beni uzun süre tesiri altına bırakan Yeşil Mürekkep’ten sonra daha azına razı olamazdım doğrusu. Celile hanımla, Nazım’la ve o dönemin birçok tanıdık ismiyle ilgili ne kadar az bilgiye sahip olduğumu öğrendiğimde yüzüm hayli kızardı diyebilirim. Ama er ya da geç öğrenmenin vermiş olduğu haz gerçekten de paha biçilmez ve buna vesile olduğu için yazarımıza teşekkürü borç bilirim..
    Gelelim kitapla ilgili detaylara, iki ayrı dönem aynı anda işleniyor, yani şimdiki zaman ve geçmişin ustaca harmanlandığını söyleyebilirim. Kitabın başladığı noktada Nazım’ı açlık grevinden kurtarmak için Celile hanımın planlamak üzere olduğu bir protesto gösterisinin hazırlıklarını anlatırken, birden Celile hanımın Nazım’a hamile olduğu döneme dönüyorsunuz yani tarihler 1902’yi gösteriyor ve Nazım’ın doğumuna sayılı günler var. Selanik’te başlıyoruz Celile hanımı tanımaya, eşi Hikmet beyin görevi münasebetiyle iki yıl yaşıyorlar Selanik’te. Osmanlı İmparatorluğunda görev yapmış bir paşanın torunu, bir paşanın kızı ve bir diğer paşanın da gelini Celile hanım, yani sözün özü ailesi itibariyle sarayın müdavimlerinden..
    Çok alımlı, çok iyi eğitim görmüş genç bir kız olduğundan küçük yaşta fazlaca ilgiye mazhar oluyor ve daha genç bir kız bile değilken görücüleriyle tanışmak zorunda kalıyor, kendine en münasip aday olan Mehmet Nazım Paşanın oğlu Hikmet’te karar kılıyor. Şimdiler de çocuk dediğimiz yaşta dünya evine giriyor sosyetenin göz bebeği Celile ve daha ilk gecelerinden anlıyor Hikmet’i seçmekle ne yanlış bir karar verdiğini. Tek tesellisi kendisinden 40 yaş büyük olmasına karşın onu kendi oğlundan bile fazla benimseyen sevgili kayınpederi Mehmet Nazım Paşa ile yaptığı sohbetler, aynı çatı altında geçirdiği zamanlar, onun sanatına karşı duyduğu ilgi alakadır. 14 yıla 3 çocuk (2’si sağ 1’i ölü), bir çok şehir ve bir çok anı sığdırıyor Celile ve sonrasında da yaptığı yanlışı daha fazla uzatmak istemeyerek son veriyor Hikmet’le olan evliliğine..
    Dönemin yeni yeni filizlenen genç şairlerinden olan Yahya Kemal’e kaptırıyor gönlünü güzel kadın, onun için evlatlarının ve çevresinin tepkisini hiçe sayıyor, hatta işi daha da abartarak adada birlikte yaşamaya kadar götürüyor. Lakin işler ciddiye dönüp de evlenme vakti gelip çattığında uğruna şiirler yazan, gözyaşları döken, onunla konuşabilmek pahasına türlü oyunlar çeviren genç şairin güvercin yüreği kadar bir yüreğe bile sahip olmadığını anlıyor. Şair, el alem ne der korkusuyla ela gözlü pars diye uğruna şiirler yazdığı güzel Celile’ye sırtını dönüyor ve Celile’de bu aşkı kalbine gömerek ülkeyi terki diyar ediyor, genç kızlıktan beri mektuplaştığı fakat 20 yıldır görmediği Paris’te yaşayan sevgili dostu Marcel’in yanına gidiyor..
    Tabi bunlar olurken aynı zamanda çok çalkantılı bir dönemin sorunlarıyla da boğuşmak zorunda kalır, babası ve kayınpederi iki önemli paşa olan Celile, saraya istediği gibi girip çıkabilen sayılı kişilerdendir. Bu yüzden de en önemli hadiseleri birinci ağızdan ilk öğrenen kişiler arasındadır. Dönemin padişahı Vahdettin, Osmanlı imparatorluğunun son halifesi olarak ülkesini ve topraklarını ardında bırakarak bir gemiyle kaçmak durumunda kalır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu Atatürk’ün başlattığı Anadolu Hareketinin başarası, ardı ardına imzalanan ve günümüz Türkiye’si için olmazsa olan anlaşmalar derken Celile’nin hayatının üzerinden bir imparatorluğun çöküşüne ve yeni bir devletin doğuşuna tanıklık ediyorsunuz. Öyle ki okuduğunuz kitabın bir biyografiden ziyade tarihi bir roman olduğunu düşünmeniz bile çok olası. Ben biyografi diyorum lakin sizi yanıltmış olmak istemem aslında kitabın türü roman, lakin bende bıraktığı tadı tam olarak tarihi bir biyografidir..
    Kitabın altında numaralandırma sistemiyle açıklamalar kısmı yine çok şahane düşünülmüş bir detay, zira bahsi geçen isimlerin ve olayların tam hali ve tarihleriyle birlikte okuyucuya alt yazı mahiyetinde sunulmuş, çok da iyi düşünülmüş doğrusu. Bunca bilgiyi toplayıp, harmanlamak ve bir kurguyla okuyucuya sunmak gerçekten büyük bir emek, üstün bir çaba ve üst düzey bir bilgi birikimi demektir. Bu açıdan dönemin olaylarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren yazar bu işte ne kadar usta olduğunu bir kez daha okuyucusuna kanıtlamış oluyor. Tıpkı Yeşil Mürekkep’te anlatılan Sabahattin Ali’nin hayatından notlar gibi Celile hanımın hayatında da tarihimizin tozlu sayfalarını çeviriyor ve o dönemin zorluklarını bir kez daha idrak ediyorsunuz..
    Aynı zamanda dönemin ilk kadın Nü ressamı olan Celile hanımı okurken resimle ilgili bilmediğiniz o kadar çok şey öğreniyorsunuz ki, çizdiği tabloları anlatırken bir an gözlerinizi kapatıp hayal etmeye başlıyorsunuz, ya da o piyanosunun başına her oturuşunda çaldığı ezgiyi duyuyormuş hissiyatına kapılıyorsunuz. Öylesine içine alıyor ki kitap sizi, 416 sayfa ne ara bitti diye hayıflanırken buluyorsunuz kendinizi. Her şey bir yana Nazım’ı doğumundan başlayarak annesinin gözünden görüyor, onun bakış açısından analiz etmeye çalışıyorsunuz. Çünkü o özverili bir anne ve kaç yaşında olursa olsun evlat hep evlattır deyip Nazım’ın peşinde şehir şehir dolaşan cefakar bir kadın..
    Çevresi, yaşadığı şaşalı hayat, ailesi, arkadaşları, sosyal durumu geçirdiği zaman zarfında öylesine değişkenlik gösteriyor ki bir ömür nerede başlayıp, nerede son buluyor akıl erdiremiyorsunuz. Nazım’ın en umutsuz anlarında yanında olan ve tutunduğu birkaç kişiden biri olan annesi Celile hanım ona sanatın hep içinde olmasını umut ederek vermişti aynı zamanda kayınpederinin de adı olan Mehmet Nazım adını, üstelik çok da isteyerek yapmıştı bunu ama sonrasında Nazım’ın şiir tutkusu ve şiirlerinde kullandığı sivri dili ilerleyen hayatı boyunca hep derde sokmuştu başını. Lakin o hep onun biricik oğlu, ele avuca sığmaz bahriyelisi Nazım’ıydı, hangi kuvvet ondan vazgeçirebilirdi ki Celile hanımı? Geçiremedi de! Her daim yanında ve destekçisi oldu oğlunun, zaman zaman zıt taraflarda olsalar dahi bu gerçeği hiçbir şey değiştirmedi..
    Çok uzattım lafı farkındayım ama bu denli emek verilerek yazılmış bir kitabı daha az anlatmaya gönlüm razı gelmezdi doğrusu. Nazım’ı bir de annesinin gözlerinden okumanızı katiyetle tavsiye ederim. Onun şiirleriyle süslenmiş kısımları da benim gibi pür dikkat okuyacağınızı taahhüt ederim. Ve dahası hiçbir bölümünde sıkılmayacağınız, nadide güzellikte bir kitap olduğunu da söyleyebilirim. Tarihe, şiire, resme meraklıysanız, sanatın her dalından esintiler bulabileceğiniz bu güzel eseri mutlaka okumalısınız. Ben yazara bu güzel serüvene beni de ortak ettiği için bir kez daha teşekkür ediyor, kaleminize zeval gelmesin diyorum, okuyucusunun zaten bol olduğunu bildiğimden bu konuda yorum yapmayı es geçiyorum. Başka bir kitap yorumunda daha görüşmek üzere kitaplarla kalın sevgili dostlar..