• "Doğru kulağa fısıldanan bir söz bir adamı koruyabilir veya öldürebilir."
    Geleneksel Sicilya deyişi
  • Ela Gözlü Pars Celile’ Kitap Yorumum;
    Osman Balcıgil’i ilk Sabahattin Ali’yi anlattığı ‘Yeşil Mürekkep’ kitabıyla tanıdım, kitabın tesirinde o kadar çok kalmıştım ki diğer eserlerini de okumam gerektiğini düşünmüş ve ikinci hakkımı Nazım’ın da içinde çokça geçtiği, Nazım’ın annesinin hayatını konu alan ‘Ela Gözlü Pars Celile’den yana kullanmak istedim. Kitap geçtiğimiz yıl Mart ayında Destek yayınlarından çıkmıştı, bir senesinin dolmasına bir ay kala 60. Baskısını yaptığını görüyorum elimde ki kitabın kapağından. Kitaba duyulan ilginin açık bir kanıtıdır baskı sayısı, ne kadar talep gördüğünü de buradan anlamak mümkün zaten..
    Yazar üslubunda beni yine şaşırtmadı demekten büyük kıvanç duyuyorum, zira roman tadında kaleme alınan ve beni uzun süre tesiri altına bırakan Yeşil Mürekkep’ten sonra daha azına razı olamazdım doğrusu. Celile hanımla, Nazım’la ve o dönemin birçok tanıdık ismiyle ilgili ne kadar az bilgiye sahip olduğumu öğrendiğimde yüzüm hayli kızardı diyebilirim. Ama er ya da geç öğrenmenin vermiş olduğu haz gerçekten de paha biçilmez ve buna vesile olduğu için yazarımıza teşekkürü borç bilirim..
    Gelelim kitapla ilgili detaylara, iki ayrı dönem aynı anda işleniyor, yani şimdiki zaman ve geçmişin ustaca harmanlandığını söyleyebilirim. Kitabın başladığı noktada Nazım’ı açlık grevinden kurtarmak için Celile hanımın planlamak üzere olduğu bir protesto gösterisinin hazırlıklarını anlatırken, birden Celile hanımın Nazım’a hamile olduğu döneme dönüyorsunuz yani tarihler 1902’yi gösteriyor ve Nazım’ın doğumuna sayılı günler var. Selanik’te başlıyoruz Celile hanımı tanımaya, eşi Hikmet beyin görevi münasebetiyle iki yıl yaşıyorlar Selanik’te. Osmanlı İmparatorluğunda görev yapmış bir paşanın torunu, bir paşanın kızı ve bir diğer paşanın da gelini Celile hanım, yani sözün özü ailesi itibariyle sarayın müdavimlerinden..
    Çok alımlı, çok iyi eğitim görmüş genç bir kız olduğundan küçük yaşta fazlaca ilgiye mazhar oluyor ve daha genç bir kız bile değilken görücüleriyle tanışmak zorunda kalıyor, kendine en münasip aday olan Mehmet Nazım Paşanın oğlu Hikmet’te karar kılıyor. Şimdiler de çocuk dediğimiz yaşta dünya evine giriyor sosyetenin göz bebeği Celile ve daha ilk gecelerinden anlıyor Hikmet’i seçmekle ne yanlış bir karar verdiğini. Tek tesellisi kendisinden 40 yaş büyük olmasına karşın onu kendi oğlundan bile fazla benimseyen sevgili kayınpederi Mehmet Nazım Paşa ile yaptığı sohbetler, aynı çatı altında geçirdiği zamanlar, onun sanatına karşı duyduğu ilgi alakadır. 14 yıla 3 çocuk (2’si sağ 1’i ölü), bir çok şehir ve bir çok anı sığdırıyor Celile ve sonrasında da yaptığı yanlışı daha fazla uzatmak istemeyerek son veriyor Hikmet’le olan evliliğine..
    Dönemin yeni yeni filizlenen genç şairlerinden olan Yahya Kemal’e kaptırıyor gönlünü güzel kadın, onun için evlatlarının ve çevresinin tepkisini hiçe sayıyor, hatta işi daha da abartarak adada birlikte yaşamaya kadar götürüyor. Lakin işler ciddiye dönüp de evlenme vakti gelip çattığında uğruna şiirler yazan, gözyaşları döken, onunla konuşabilmek pahasına türlü oyunlar çeviren genç şairin güvercin yüreği kadar bir yüreğe bile sahip olmadığını anlıyor. Şair, el alem ne der korkusuyla ela gözlü pars diye uğruna şiirler yazdığı güzel Celile’ye sırtını dönüyor ve Celile’de bu aşkı kalbine gömerek ülkeyi terki diyar ediyor, genç kızlıktan beri mektuplaştığı fakat 20 yıldır görmediği Paris’te yaşayan sevgili dostu Marcel’in yanına gidiyor..
    Tabi bunlar olurken aynı zamanda çok çalkantılı bir dönemin sorunlarıyla da boğuşmak zorunda kalır, babası ve kayınpederi iki önemli paşa olan Celile, saraya istediği gibi girip çıkabilen sayılı kişilerdendir. Bu yüzden de en önemli hadiseleri birinci ağızdan ilk öğrenen kişiler arasındadır. Dönemin padişahı Vahdettin, Osmanlı imparatorluğunun son halifesi olarak ülkesini ve topraklarını ardında bırakarak bir gemiyle kaçmak durumunda kalır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu Atatürk’ün başlattığı Anadolu Hareketinin başarası, ardı ardına imzalanan ve günümüz Türkiye’si için olmazsa olan anlaşmalar derken Celile’nin hayatının üzerinden bir imparatorluğun çöküşüne ve yeni bir devletin doğuşuna tanıklık ediyorsunuz. Öyle ki okuduğunuz kitabın bir biyografiden ziyade tarihi bir roman olduğunu düşünmeniz bile çok olası. Ben biyografi diyorum lakin sizi yanıltmış olmak istemem aslında kitabın türü roman, lakin bende bıraktığı tadı tam olarak tarihi bir biyografidir..
    Kitabın altında numaralandırma sistemiyle açıklamalar kısmı yine çok şahane düşünülmüş bir detay, zira bahsi geçen isimlerin ve olayların tam hali ve tarihleriyle birlikte okuyucuya alt yazı mahiyetinde sunulmuş, çok da iyi düşünülmüş doğrusu. Bunca bilgiyi toplayıp, harmanlamak ve bir kurguyla okuyucuya sunmak gerçekten büyük bir emek, üstün bir çaba ve üst düzey bir bilgi birikimi demektir. Bu açıdan dönemin olaylarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren yazar bu işte ne kadar usta olduğunu bir kez daha okuyucusuna kanıtlamış oluyor. Tıpkı Yeşil Mürekkep’te anlatılan Sabahattin Ali’nin hayatından notlar gibi Celile hanımın hayatında da tarihimizin tozlu sayfalarını çeviriyor ve o dönemin zorluklarını bir kez daha idrak ediyorsunuz..
    Aynı zamanda dönemin ilk kadın Nü ressamı olan Celile hanımı okurken resimle ilgili bilmediğiniz o kadar çok şey öğreniyorsunuz ki, çizdiği tabloları anlatırken bir an gözlerinizi kapatıp hayal etmeye başlıyorsunuz, ya da o piyanosunun başına her oturuşunda çaldığı ezgiyi duyuyormuş hissiyatına kapılıyorsunuz. Öylesine içine alıyor ki kitap sizi, 416 sayfa ne ara bitti diye hayıflanırken buluyorsunuz kendinizi. Her şey bir yana Nazım’ı doğumundan başlayarak annesinin gözünden görüyor, onun bakış açısından analiz etmeye çalışıyorsunuz. Çünkü o özverili bir anne ve kaç yaşında olursa olsun evlat hep evlattır deyip Nazım’ın peşinde şehir şehir dolaşan cefakar bir kadın..
    Çevresi, yaşadığı şaşalı hayat, ailesi, arkadaşları, sosyal durumu geçirdiği zaman zarfında öylesine değişkenlik gösteriyor ki bir ömür nerede başlayıp, nerede son buluyor akıl erdiremiyorsunuz. Nazım’ın en umutsuz anlarında yanında olan ve tutunduğu birkaç kişiden biri olan annesi Celile hanım ona sanatın hep içinde olmasını umut ederek vermişti aynı zamanda kayınpederinin de adı olan Mehmet Nazım adını, üstelik çok da isteyerek yapmıştı bunu ama sonrasında Nazım’ın şiir tutkusu ve şiirlerinde kullandığı sivri dili ilerleyen hayatı boyunca hep derde sokmuştu başını. Lakin o hep onun biricik oğlu, ele avuca sığmaz bahriyelisi Nazım’ıydı, hangi kuvvet ondan vazgeçirebilirdi ki Celile hanımı? Geçiremedi de! Her daim yanında ve destekçisi oldu oğlunun, zaman zaman zıt taraflarda olsalar dahi bu gerçeği hiçbir şey değiştirmedi..
    Çok uzattım lafı farkındayım ama bu denli emek verilerek yazılmış bir kitabı daha az anlatmaya gönlüm razı gelmezdi doğrusu. Nazım’ı bir de annesinin gözlerinden okumanızı katiyetle tavsiye ederim. Onun şiirleriyle süslenmiş kısımları da benim gibi pür dikkat okuyacağınızı taahhüt ederim. Ve dahası hiçbir bölümünde sıkılmayacağınız, nadide güzellikte bir kitap olduğunu da söyleyebilirim. Tarihe, şiire, resme meraklıysanız, sanatın her dalından esintiler bulabileceğiniz bu güzel eseri mutlaka okumalısınız. Ben yazara bu güzel serüvene beni de ortak ettiği için bir kez daha teşekkür ediyor, kaleminize zeval gelmesin diyorum, okuyucusunun zaten bol olduğunu bildiğimden bu konuda yorum yapmayı es geçiyorum. Başka bir kitap yorumunda daha görüşmek üzere kitaplarla kalın sevgili dostlar..