• Büyük yürekli Fabricius bu soylu düşünceyle söylemişti şu sözü:" Kendim zengin olmaktansa, zenginlere baş olmak isterim. Bir halkın acıları, iniltileri arasında sefa sürmek krallık değil, gardiysnlıktır."
    Thomas More
    Sayfa 46 - Felsefe Kulübü çeviren: Sinem Kırgeç
  • Oğuz (Yaş 14) : Orgazm ne demek anne?
    Annem : Çok ayıp. Nerden duydun o kelimeyi? İleride öğrenirsin.
    Oğuz (Yaş 24) : Yaşasın Orgazm!

    "Kişinin eşini daha iyi tanıyabilmek için evlenmeden önce hayatını geçireceği kişiyi çıplak görme izni vardır."
    Ütopya / Thomas More

    Eşlerinizi iyi tanıdığınızı düşünüyor musunuz? Eşlerinizin nelerden hoşlandığını ya da şu an bu yazıyı okuyan istisnasız olarak herkesin annesinin ve babasının orgazm adındaki ötekileştirilmeye çalışılan, konuşulmasından korkulan, çekinilen duyguyu yaşayarak o kişiyi dünyaya getirdiğini biliyor musunuz? Muhtemelen biliyorsunuz, çünkü lise derslerinizde bu bilgi size teorik olarak sadece bir ders saatinde gösterildi. Fakat bu muazzam ve eşsiz duyguyu sırf toplum tarafından eleştirilirim, kötü görülürüm diye konuşmaktan çekiniyorsunuz. Üstüne çocuklarınızın da merak duyduğu bu tür sorulara doğru dürüst cevap veremiyorsunuz.

    Şu an bu yazıyı okuyan bir anne, bir baba ya da herhangi bir insan olabilir. Orgazm, eşlerin birbirlerinin vücutlarını ve aslında bir bakıma evliliklerinin sürecini tanıma aşamaları için olmazsa olmaz bir basamaktır. Bir doyumdur. Eşlerin ömür boyu birbirlerinin bağlılığı için attıkları bir imzadır. Bu vücut ve hoşlanılan zevklerin tanınma basamağı geçilmeden orgazmın da sadece vajinal seksten ibaret olarak düşünülme yanılgısı çok normal ve yaygındır. Böyle duygusuz kişilerin orgazmı salt geçici bir zevk malzemesi olarak düşünmesine şaşırmamak gerek. G noktası diye anılan Gräfenberg noktası, klitoris, klitoris şaftı, üretra, vulva, iç dudak ve dış dudak gibi tanımları öğrenip, ilişkileri duygusuzlaştırmaya ve kusursuzlaştırmaya çalışan bir porno endüstrisine rağmen uğruna bir hayat adanacak eşin de istekleri göz önünde bulundurularak bir ilişki nasıl yakınlaşma, tensellik, şefkat, sarılma ya da duygusal bağ gibi temellerden inşa edilebilir?

    Kitap her ne kadar kapağında "Kadınlar İçin Sıradışı Bir Rehber" olsa da ben kadınlardan çok ülkemizin erkeklerinin okuması gerektiğini düşünüyorum. Zira ülkemizde her zaman var olan cinsel açlık, bir erkeğin yanından geçen herhangi bir giyim tarzındaki kadını bir seks objesi olarak görmesi, tecavüzlere ve kadın ölümlerine gereken cezaların verilmemesi gibi düşünceler hastalıklı düşüncelerdir. Düzmek, becermek, koymak, kaymak, basmak, yaslamak, pompalamak, kaçak et kesmek vs. gibi bir sözcük dağarcığı çeşitliliği yeteneğinin, küfürlerin kadın organı ve anneler üzerinden gerçekleştiği bir ülkede olmasına şaşırmamak gerek.

    Halil Cibran'ın söylediği söz ülkemin bütün cinsel açlarına gelsin! :
    "Senin fikrin güzel kadından, çirkinden, iffetliden, orospudan, akıllıdan ve aptaldan bahseder. Benimki ise her kadında bir anne, bir kız kardeş ya da herhangi bir erkeğin kız evladını görür."

    Allah aşkına kadın ölümlerinin bir nicelik olarak kayıda geçtiği ve haberlerde zaplayıp kanıksadığımız -vah vah çevir şu kanalı ya bu ne biçim haber böyle de deriz- o kadınların bir ölüm sayacı gibi sayıldığı siteden kaçınızın haberi var? http://www.anitsayac.com Yoksa erkeklerin bu ülkede orgazm oldukları konu kadınlara tecavüz etmek ve onları öldürmek midir?

    Hastalık ancak aşı ve ilaç gibi yöntemlerle geçirilebilir. Bu konunun en iyi ilacı ise cinsellik konusunda çocukluktan beri olması gereken bir kesintisiz eğitim sürecidir. Merak açlığı ancak bilgi tokluğuyla doyurulabilir. Fakat biz tam tersine ne geleceğin yetişkinleri olacak çocuklarımıza böyle konulardan bahsederiz, ne de onlar sorular sormasına rağmen bu soruları cevaplamaya çabalarız. Bu konunun öğretilmesi ve bu konunun toplum içerisinde konuşulacak rahatlığa ulaşması maalesef şu an bizim ülkemiz için bir ütopya seviyesindedir.

    O zaman tekrar diyelim, yaşasın orgazm!
  • Modern Türkiye`nin temelleri inşa edilirken, din ve dine dair kurum ve oluşumlar paranteze alınmıştı.
    Sorunlar da şimdilerde paketlenmiş halde kaldırılan bu parantezden sökün etti.
    Kültürü besleyen ana damar din, kuşkusuz kurutulamazdı.
    Bastırıldıkça, engellendikçe, `sistem dışı dindarlık` kök verdi. Ancak bu illegal oluşumların yavaş yavaş sekülerlesmeyi beslediği gerçeği gözden kaçırıldı.
    İntisap edenleri tatmin etmeyen, dine mesafeli olanları iyice uzaklaştıran `sahte dindar kimlikler` çoğaldı.

    Bu dönemeçte iki tartışma belirdi: Acaba asla dönüş olarak muhafazakârlaşıyor muyuz; yoksa sekülerleşerek gençler Deizme mi yöneliyor?

    Türkiye’nin muhafazakârlaştığı veya dindarlaştığı söylemi oldukça yüzeysel ve tepkisel bir reflekstir. İşin aslı, nasıl ki modernleşmemiz sekülerleşme trendi üzerinden bir tür Kemalizm söylemine evrildiyse, Osmanlı toplumsal yapısının geleneksel örgüsü önce İslâmcılık -modernleşmeye bir tür tepki reaksiyon- olarak formüle edildi; şimdilerde ise bu damarın, geçirdiği değişim ve evrimlerle bir tür muhafazakârlık söylemine dönüştüğünü ifade edebiliriz.

    “Türkiye muhafazakârlaşıyor mu?” sorusu da bu bağlamda içi boş bir tartışmayı sembolize etmektedir. Zira bilgi anlayışı bakımından muhafazakârlık, doğaüstü bir kaynağı savunuyor gözükse de, gerçekte hayatını sürdürdüğü bilgi, basbayağı sekülerizmin kamufle edilmiş, otoriteryan zihniyeti üstünde varlık göstermektedir. Geleneksel kodları ürkütmeksizin oluşagelen ve bilgi anlayışından varlık tasavvuruna değin hemen her alanda kapitalizme olan yakınlığı sebebiyle, seküler dünyaya hiç de uzak olmayan bu algı (sözde muhafazakâr!), sekülerizmle geleneksel yapının melez bir kültürünü oluşturmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla reddettiği paradigmanın gizli bir sözcüsüdür o. Bu nedenle de, muhafazakârlık anlatısının üstünden yükseldiği gerçekçi bir zihniyet mevcut değil ve üretilememektedir.
    Müslümanlar bir yandan vahiy eksenli bir dünyaya bağlılıklarını söylerken, onları çepeçevre kuşatan sekülerizm, ilâhî ve uhrevî boyutu iptal etmiştir. Doğal olarak, hayalleri ve gerçekleri birbiriyle kavgalı, arada şizofrenik bir mesafeye mecbur kalan Müslümanlar, kişilik bakımından yabancılaşmanın zorladığı parça-bölüklüğe mecbur kalmışlardır. Müslüman algıdaki varlık-bilgi ve değeri birleştiren bütünlükçü yapı ve bu anlatıların, bütün içindeki yeri gösterilememiştir. Çünkü özgün ve bütüncül bir Müslüman zihniyeti inkıtaya uğramıştır. Hatta çoğu zaman seçmeci ve faydacı bir zihniyete yerleşmek suretiyle, varoluş bakımından parçalanmayı zorunlu kılan bir epistemolojiye de yaklaşılmıştır. Bilginin İslâmîleştirilmesi söylemi hatırlandığında, sözünü ettiğimiz uyarlamacı ve otantik olmayan zorlama bakış, hemen kendini hissettirmektedir.Dahası oryantalizmin etkisiyle, ‘Doğulular ve Müslümanlar, Batı gözlükleri takarak’ kendilerine bakmak zorunda kalmışlardır. “Başkasının gözlüğüyle ne kadar sağlıklı görüş sağlanabilir?” Bu sorunun cevabı sanıyorum sorumuza da bir ölçüde yanıt oluşturmuş olacaktır. Kısacası Türk modernleşmesi ve sekülerizasyon projesi, “kültürün, kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için”, Türk kültüründe ve dolayısıyla dindar kimlikte devingen olarak yeniden üretimi tetikleyecek bir ufuk olamamıştır. Belki de bu, dinî dokunun iade-i itibar talebinde işi kolaylaştırmıştır. Öte yandan modernleşme süreci, dönüştürücü olmaktan ziyade, determinist bir çark işlevi görmüş ve ilerlemeci, geriye çevrilemeyen, geleneği iptal eden ve de her toplum için zorunlu olan belli aşamalara kilitlenmiştir. Böylece de kişilik kırılmaları meydana gelmiştir.
    1433409639779
    Âkif’in deyimiyle, Âsım’ın nesli “Büyük Doğu” hayalini, tam olarak ütopya gibi algılarken; bu ülkünün sahipleri, gerçekleşecek bir ideal ve ümit olarak görmüşlerdir. Selef, Mehmet Âkif’in âtiyi/geleceği karanlık görenleri yeren serzenişine sahip çıkmıştır. Oysa yeni nesil, modern bir dünyanın meydan okumasına alternatif üretememenin ezikliğini yaşamıştır. Eski kuşak neredeyse, İslâmcılık savunusuna asılı kalmışlardır. Onlar devrimden (Türk devrimi) önceki din kaynaklı yapılanmayı sürdürmek ister. Oysa yeni nesil, ayrı bir dilin ve modern Türkiye’nin çocuklarıdır. Âsım’ın neslinin hayali Doğu, atmosferi Batı’dır. Bu gerilim, göz ardı edilemez. Doğal olarak yeni nesil, kendilerine aşılanan anlatıyı, öykünmeci bir savunu içinde, ezbere sürdürmek zorunda kalmışlardır. Yeni neslin uzakta hayali bir köyleri varmış, ancak gidip görme ihtimalleri yoktur. Bu köyün tınılarını anlatan babalarına masalcı olarak bakarken, okulda duydukları ritimleri daha gerçekçi olarak görmektedirler. Ne var ki, büyüklerinin yanında bu gerçeği gizledikleri için sahte kimlikler üretmişlerdir. Hangisi gerçek, hangisi hayal? Sorusunun cevabını, muhataplarına göre cevaplamak zorunda kalmışlardı.
    Türk devriminin yaslandığı zihniyet seküler bir zihniyet olduğu için, Batı’da başlayan bir cereyanla birlikte dinle arasına mesafe koymuştur. Osmanlı’dan kopuş zaten devrimin amacı olduğu için, dinî bir zihniyetten beslenen Osmanlı’yı besleyen kaynaklarla irtibatı kesmek ana hedef olmuştur. Ancak toplumun temelinin İslâmî bir yapıyla irtibatı bilindiği için de bu politika, bazen doğrudan yapılsa da gerçekte sürekli sansürlenerek sürdürülmüştür. Ancak bu manüpülasyonlar, devletin yasal olarak perdelediği din olgusu için, illegal kanalları beslemiştir. Cemaatlerin doğuşunu ve etkinliğini bu bağlamda okumak mümkündür.
    Sahici din bağı zayıfladıkça, geleneğin bütün anlatıları çoğu zaman kutsanmıştır. Oldukça reaksiyoner bir tavır bu. Madem yeni olan modern ve Müslüman dokuya uygun değil, ne varsa eskide var gibi bir algı, geleneksellik fetişizmi ile ütopyacı hayalcilik arasında savrulmuştur. Dolayısıyla gençler dinden ya tamamen yalıtılmışlardır ya da gelenek dinin yerine ikame edildiği için, atalar anlatısı yanlışlarıyla birlikte dinmiş gibi verilmiştir. Meselâ bu bağlamda İslâmcıları anabiliriz. Onlar anlatılarıyla yeni modern neslin kültürel dokusuna nüfuz edip, onların kişiliklerini kendi ülküleriyle işleyebileceklerini varsaydılar. Ancak binilen araç buna hiç de izin vermiyordu. Yanlış araçla, doğru hedefe ulaşma isteği tam bir Polyannacılık olabilirdi. Bu gerilimli strateji, çoğu zaman travmatik benlikleri tetiklemiştir. Bu yaralı bilinçleri ve toplumsal parçalanmayı şüphesiz, ben idrakinin giderek zayıflaması beslemiştir. Ben idraki, ortak tecrübe alanı ya da hayat serüveni diyebileceğimiz örüntü içinde var olur. Ancak eğreti, özentili ve kendini öteleyen bir ortamda güçlü ben idrakleri oluşamazdı.
    Turkiyede-modernlesme-1
    Nitekim Batı’yı ideal gören aydınların kestiği prizmadan geçen düşünce biçimi, “ütopyacı bireycilik” üretmiştir. Bu tanımlamayla Niyazi Berkes, dramatik tablomuzu özetlemektedir. Zira bu yapı içinde, toplumsal dokudan kopuk, âdeta ayakları yerden kesik kişiler ve dolayısıyla düşünceler idealleştirilmiştir. Bu tavır, beraberinde bir yabancılaşmayı getirmiştir. Dolayısıyla bu yabancılaşma içinde, yeni nesil kendisine zaten uzak ve çoğu zaman anlamadan diline doladığı şiarlarıyla omuzlarına çok ağır sorumluluklar yüklemiştir. İslâmcılar, bu miras borcu ve yabancılaşma altında iki kez kıvranmışlardır. Esasında bu istikametten sapma, kendinden uzaklaşma ve ahlak heybesini yitirmekti. Bu kendinden göçen bir kervanın kısa özetiydi. Kuşkusuz modernleşme ve tasvir ettiğimiz kırılma ve değişimin olumlu katkıları da olmuştur. Harvey Cox’un Seküler Şehir (The Secular City) isimli kitabını anımsayabiliriz. Cox’a göre sekülerleşmeyle birlikte din, belirli kesim veya belirli mekânlarla sınırlanmaktan da özgürleşmiş oldu. Her ne kadar görünüşte bu İslâm dini için geçerli değil gibi görünse de, teokratik özelliği olan Osmanlı devleti mirası içinde kutsal ve mukaddes olanın yoğun veya daha az olarak dağıldığı/dağıtıldığı görülecektir. Meselâ bir tekke kültürü ve yaşantısını, dahası külliye geleneğini düşünebiliriz. Sekülerleşmeyle -bu dokudaki kayıplarla ve yeni kazanımlarla birlikte- onların ötesinde de maneviyat ve kutsallık varlığını daha açık göstermeye başladı. Meselâ Cem Karaca’nın biyografik serüvenine baktığımızda “Allah Yar” şarkısındaki varoluşsal ifşa tam da demek istediğimizin somut örneğidir.
    Yaralı Bilinç kitabında Shayegan, modernleşmenin kurumları tahrifini dolayısıyla zihinlerdeki farklılaşmayı anlatması oldukça anlamlıydı. Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran’a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncüde durmasını söyler. “Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?” diye sorar şoför.
    “Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.”
    “Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar.”
    “Camide mi? Yahu cami Allah’ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?”
    “Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir.”
    “Peki, eğitim ve öğretim nerede?…”
    “Hapishanede bayım…”
    ….
    Kurumların bu şekilde başkalaşım geçirdiğini söyleyen Shayegan, ibadetin maddi dönüşümünü, sigaranın nerdeyse ritüel işlevine büründüğünü söylerken, maddenin alan genişlettiğini, ruhun irtifa kaybettiğini de söylemektedir. İşte bu değişimde, toplumsal hafızada mevcut olan Allah tasavvuru silinmese de, onun detayları, ibadet, ahiret ve dünya ilişkisi deist bir algıya evrildi. Kısacası gayba iman irtifa kaybetti, rasyonelleştirilen inançlar akideler alan genişletti. Özellikle de (üniversite) genç populasyon ve metropol nüfusu için modernleşme silindirinin etkin olduğunu söyleyebiliriz. Ritmi de zorlu yaşam koşulu da, durup düşünmeye engel olduğu gibi, ritüelleri de ertelemeyi tembihleyip durdu. Devlet memuru veya işçinin mesai kavramı ile, oruç, Cuma namazı gibi bazı pratikler çatışınca, faydacı kimlikler için, dinden uzaklaşma doğallaştı. Ekmek parası argümanı geçer akçe olmaya başladı.
    İşte bağlamın kapitalizm, ufkun modernizm, varoluşun tek boyutlu rasyonalizme doğru evrildiği dünyanın dini de Hz. İbrahim kıssasındaki iman değil; benim kalbim temiz, ninem de hacca gitti argümanındaki deizmdir…
  • Bir kez daha kaybedildi ütopya
  • Kötülüğü hafifletecek çareler bilmiyor değilim; ama bunlar hastalığı iyi edemeyecek ilaçlardır. Örneğin şunlar:

    Bir kişinin elde edebileceği toprağı ve parayı sınırlandırmak.

    Zorbalığa ve bozgunculuğa karşı sert yasalar koymak.

    Yükselme tutkusu ve entrikaları kötüleyip cezalandırmak.

    Devlet görevlerini parayla satmamak."
  • Cimri, ahlaksız, yararsız nice zenginler yok mu? Buna karşılık dürüst, kendi halinde, zanaatı ve durmadan çalışmasıyla devlete, yarar görmeden yararlı olan sayısız yoksul var. İşte bütün bunlar beni kesin olarak şu inanca götürdü ki, mülk sahipliğini ortadan kaldırmak memleketin zenginliğini eşitçe, doğrulukla dağıtabilmenin ve insanlığı mutluluğa kavuşturmanın biricik yoludur. Mülkiyet hakkı toplumsal yapının temeli oldukça, en kalabalık ve en işe yarar sınıf yoksulluk, açlık, umutsuzluk içinde yaşayacaktır.
  • Malın mülkün kişisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez.