• 84 syf.
    ·2 günde·4/10
    Öncelikle kitabı bir oturuşta bitiremediğimi belirtmek istiyorum. Kitap gerçekten güzel bir şekilde erkek özerk toplumda, işlenen kadın cinayetlerinin ne kadar olağan, sıradan ve günlük hayatın parçasıymışçasına rahatlıkla işlendiğini yazmış.
    Üzülerek bu duruma katılıyorum ama kitapta edebi bir değer göremiyorum. Toplumsal bir mesaj verme amacıyla yazılmış, toplumsal mesajını güzel bir şekilde verebildiğini de düşünmüyorum.
    Kendisinin de söylediği gibi bu kitabın basılmasını eleştirecek insanlar olacak ve ben gerçekten bu kitap basılmalı mıydı diye düşündüm? İnsanların bakış açısını genişletmek üzere bir kitap yazılıyorsa verilmek istenen mesaj bence daha düz bir şekilde ifade edilmeli. Erkeklere veyahut kadın cinayetlerine sebep olan her bir bireye ince atıflarda bulunuyor yazar. Bulunuyor da bunları kimler anlayabilecek? Gerçekten merak ediyorum.
    Bir kadın olarak tüm suçu erkeklere atmanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. Daha fazla sesimizi çıkarmalı daha fazla hakkımızı savunmalıyız. Yine de katillerin kim olduğunu değiştirmiyor bu, doğru.
    Sonuç olarak kitap beni ciddi manada rahatsız etti. Yazım dili falan değil beni rahatsız eden, bu kitabı okuyan bilinçsiz bireylerin neler neler düşünebileceği gerçeği.
    Tüyleri diken diken etmeye yeterli bir etken bu.
    15.50 09.12.19
  • Bir erkek vazgeçmek istiyorsa tek bir sebep yeterlidir fakat biz kadınlar sevgimiz için mücadele ederiz.
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitabı yaklaşık 2 senedir felan merak ediyordum ve kısmet 07.07.2019 da okumakmış. Üzülerek söylüyorum ki iyiki daha önceki senelerde okumamış çünkü o zamanlar okusaydım kurgunun büyüsüne ve ajitasyonuna kanıp çok beğendiklerim arasında yer edinirdi ama kadınları güzel çirkin diye ayıran güzellere de hakaret etmeyi ihmal etmeyen bir karakter'e sahip bir kitap benim enlerimde olamaz . Üstelik eksikleri sadece bu bile değil iken doğrudan okura düşüncelerini aktaran yazar diyebilirim sanırım Livaneli için evet çok güzel bir şekilde şark soruna değinmiş ama biraz noktalama ve yazım yanlışları vardı. Çok büyük kusur değil insanız yaparız ama yine de keşke olmasalardı daha iyi olurlardı.


    Her ne kadar enlerime giremez dedimsede bazı cümlelerine bayıldım. Örneğin : 8 yaşındaki bir kız çocuğuna "ben bir insandım abla " demesi ve evet bu konu hakkındaki görüşlerine katılıyorum bu cümleyi o kız çocuğuna kurduranlar sizce insan mı ? Bence değiller ve bunlar hayvan da değiller


    Son olarak kimseye okumayın demem bu kitabı hiç bir kitapta bu sözü hak etmez ama keşke anlatımı biraz daha hoş olsaydı yine de bana bir şeyler katan değerli bir eser.
  • Çekiçli feylesof
    Çekiçli feylesof Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın'ı inceledi.
    @Yezdanov·09 Oca 2019·Kitabı okumadı
    Dünyanın bütün kadınları birleşin.  Evde tıkılıp kalmaktan başka kaybedeceğiniz başka bişey yok.
      Evet malesef ki ister günümüzde olsun ister neolitikten sonra olsun kadının statüsün bu şekilde evrilmesinin en büyük nedenlerinden biri de evde kalmayı tercih etmesi ya da ettirilmesidir.  Evde kalan kadın korelmeye mahkumdur. Ne yapabilir ki. Bu şekilde bilişsel düzeyi de esas itibariyle zapt edilmekle birlikte yok edilmek istenmiştir
      Yazar bu eserinde dinler karşısında kadının konumunu baya iyi bir şekilde özetlemiş kanaatindeyim.  Lakin kadını dinlerden ziyade erkek egemenliğinin yok ettiği mevzusu üzerinde pek durmamış.  Esas itibariyle kadını kölelelestiren din değil erkek egemenliğidir.  Orwel in hayvan çiftliği kitabını bilenleriniz vardır muhakkak.  Ulaşılmak istenen düzen için en başta yasalar yapılmıştı.  Ama günden güne o yasalar yönetenlerin keyfi taktirine göre yeniden düzenlenmiştir.  Hem de kimseye farkettirmeden.  Kadınlara yapılan da budur işte.  Çünkü kadın evde kalmaya mahkum edilmiştir.
      Kadınları savunmaya kalkmak niyetinde değilim açıkçası.  Günümüzde kadınlara ve kadınlığa düşman kesilen diğer kadınlar varken üzülerek belirtmeliyim ki kadınların işi baya baya zor. Feminist hareket paradigmasinin yanlış yöntemlerle yürütüldüğü olgusu da diğer etkenlerden biridir kanaatimce. 
      Tarım devrimi ve akabinde evde kalmaya başlayan erkek zaman içerisinde kol gücünün farkına vardıktan sonradır ki kadınlar ikinci plana düştü.  Bunu en iyi açıklayan örnek ise şüphesiz ki özel mulkiyettir ki yazar bi yerlerde özel mülkiyetten dem vurmuştur.  Kol gücü ve özel mülkiyeti iktidarı altına alan erkek zaman içerisinde dini de kendi düşünceleri gereğince değiştirdi.  Erkekten bahsediyoruz.  Nietzsche erkek için güç istencinde barbardir der ki bu söze katılıyorum.  Dinlerin kadına yönelik herhangi olumlu bir tavrı duruşu yaptırımı bu bağlamda erkek iktidarını güç istencini baltalar.  Bu yüzdendir ki erkek dini kendisince sekillendirmistir. Yazar bazen ileri gitmis diyebilirim din konusunda. İleri gitmis derken biraz fazla zorlamış kendisince algılayıp eleştiriye tabi tutmuştur inançları. İnanın bana o kadar çok söylenecek şey var ki bu konuda hangisi ele alınacak o da muamma. 
      Sevgili kadınlara şöyle demek isterim. Kendinizi bilin içinde bulunduğunuz toplumun yaşayış şeklini iyice analiz edin. Anlık zitliklarla savunma yapmayın.  Ve okuyun.  Lütfen okuyun okutturun.  Buna en çok esas itibariyle erkeklerin ihtiyacı var yoksa ileriki bir zamanda biz herşeyi mahvedebiliriz. 
       Yazarın kitabı tüm kadın ve erkekler tarafında  zevkle olunacağına eminim.  İyi bir literatür taraması olmuş aynı zamanda.  Bazı yerlerde sanki anlam karmaşası olmuş ama onu da gözlerimin yorgunluğuna bağlıyorum. 
      Esenlikle
  • 240 syf.
    İnceleme girmek konusunda biraz kararsız kaldım, 662 adet inceleme girilmiş ve ne yaparsam yapayım diğer incelemelerdeki anlatılanlardan pek de farkı olmayacak, tekrara düşeceğime eminim. Yine de ileride dönüp bu kitap neyi anlatıyordu, bitirdiğimde bana neler hissettirmişti dediğimde okuyacak bir şeyler olsun diye yazmaya karar verdim.

    Koridor yayıncılıktan çıkan ve Rusça'dan dilimize Elnur Osmanov'un çevirdiği kitabın önsöz, giriş kısmı ve son sözü M. Vituhnovskaya'ya ayrılmış. Kitabın ve yazarın daha iyi anlaşılabilmesi açısından bu bölümlerin önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle giriş kısmında yazar hakkında bilgiler verilmesi, Finlandiya'nın yükselişi için kritik öneme sahip kişiler hakkında bilgiler aktarılması ve en önemlisi de yazarın bu kişileri nasıl anlattığı, anlatılanların tarihi bilgiler mi olduğu yoksa kurgu mu içerdiği konusunda netlik kazandıracak bir bölüm içermesi okyucunun bilgilenmdirilmesi açısından önemli.

    Kitapta Finlandiya'nın verimsiz ve dağlık topraklarında yeterli üretimin olmadığı, halkın yoksullaştığı, sağlık sorunlarıyla boğuştuğu kısacası çok kötü zamanlar geçirdiği dönemlerde elini taşın altına koyan bir grup insan ve halkın bu insanlara güveni, topyekün denebilecek bir uğraş ile kalkınması ve çok daha güzel günlere ulaşması nedenler-çözümler-sonuç şeklinde anlatılıyor.

    Kitap 13 başlığa bölünmüş ve her başlık bu mücadeledeki en önemli noktaları işaret ediyor. Yazar Grigoriy Petrov bizlere bu maddelerdeki sorunların ayrı ayrı özenle ele alınarak ancak hepsinin çözüme kavuşturulmasıyla ülkedeki sıkıntıların nasıl giderildiğine veya giderilebileceğine dair bizleri ikna etmeye çabalamış.

    Bu bölümlerin bazılarından kısaca bahsetmek istiyorum. Ülkemizde kitabı okumayı düşünen her okurun çok iyi bildiği bir konu, günümüzde öğretmenlerimizin dahi sıkıntılı olduğunu kabul ettiği eğitim konusu. Bir ülkeyi içerisine düştüğü bataklıktan çıkarıp iyi yerlere getirmek 'istiyorsanız' o ülkenin gençlerine iyi bir eğitim sağlamaya mecbursunuz. Bu maddelerin çoğu kritik herhangi birisine önemsiz demek doğru olmaz ama eğitimi düzeltemeden bir sıçrayış, kalkınma beklemek de abes olur diye düşünüyorum. Eğitime ayrılan bütçe her yıl artsa da, bu bütçeyi genel harcamalara oranladığımızda devede kulak kaldığı da herkesin malumu. Bu konuyu herkes dile getiriyor ancak ben en sık M.Serdar Kuzuloğlu'ndan duyuyorum. Türkiye'nin rakamlarla nerede olduğunu sık sık gözler önüne serip, bu konuya dikkat çekmeyi amaçlıyor.

    Eğitim demişken kitapta askerlik ile ilgili bir bölüm yer alıyor "Kışla". Bu bölümde askere alınan gençlerin tam da eğitilip bilgi beceri kazanacakları çağda oldukları, spor gibi çeşitli aktivitelerle kendilerini geliştirebilecekleri dile getirilmiş. Dönemin kötü şartlarında askerliğin gençlere bir katkısı yokken hatta zararı oluyorken, üst rütbeli askerlerin biraz sorumluluk alarak bu durumun üstesinden gelinebileceği anlatılmış.

    Ülkenin aydın kesiminden yazarın büyük beklentileri var. Halkın bilinçlendirilmesindeki en büyük görev aydınlara düşüyor. Çocuklarına ilgisiz olan ailelerle ilgili çok önemli bir bölüm yer alıyor. Din adamları ile ilgili bir bölüm de var. Dönemin din adamlarının görevlerine ciddiyetle yaklaşmayıp onun yerine farklı işlerle meşgul olduklarından bahsedilmiş. İnançların bir toplum için neler ifade ettiğinin farkında olan ve her din adamının önce kendisine çeki düzen vermesi sonra da halkı doğru bir şekilde yönlendirmesi gerektiği vurgulanmış. Ayrıca başkalarını eleştirmeden, herkesin önce kendisine çeki düzen vermesi gerektiği sık sık vurgulanmış.

    Futbol ile ilgili bir bölüm var ki üzülerek söylemek istiyorum, ülkemizin de içerisine düştüğü en acı durumlardan bir tanesi. Elimde somut bir veri yok ancak Türkiye'nin spora harcadığı paralar içerisinde en büyük payı futbol alıyor diye tahmin ediyorum. Yatırılan bu kadar paranın karşılığında ise günümüzde ne yazık ki somut bir başarı yok. Ülkenin en büyük takımları borç batağında, kim daha çok borç yapacak şeklinde yarışıyorlar. Bazı uluslararası müsabakalarda bayrağımızı dalgalandırmak dışında ülkeye bir faydaları var mı orası da tartışılır. 90 dakikanın harcanmasını bir tarafa bırakırsak, ülkemiz için en kötü yanı da holiganlık. Küfürleri, kavgayı, dövüşü basite indirgedik artık göze görünmüyor, bu sebeple adam öldüren var! Yazara katılmamak elde değil, insan hem spor yapmalı hem de zihnini geliştirmeli. İkisinden birisi eksik kalmamalı, ancak böyle olacaksa futbolun hiç olmaması gerektiğine katılıyorum.

    Kitapta çok değerli bilgiler var ancak anlattıkça uzuyor ve uzadıkça okuyacakların kitaptan alacağı tadı belki de azaltmış olacağım bu yüzden daha fazla uzatmadan bitirmek istiyorum. Yazar G. Petrov karakterleri o kadar pozitif ve heyecanlı ki, okurken bunu hissedebiliyorsunuz. Ancak kitabın sonlarına doğru çoğu kişisel gelişim kitaplarında yer alan; kendinize güvenin, ne olursa olsun başaracaksınız, karamsar insanları dinlemeyin vs. gibi bazı sözlerle aşırıya kaçıldığı kanaatindeyim. Bu da kitap hakkındaki tek eleştirim olsun. Kitap bitince insan ister istemez şu soruyu soruyor "Bu konuda neden Finlandiya başarılı oldu ancak Türkiye başarılı olamadı?" Türkiye'nin başarılı olamadığını nereden anlıyorum, çünkü Finandiya'nın o dönemde çektiği sıkıntıların bazılarını biz bu dönemde halen çekmekteyiz. Çoğu kişinin belirttiği şekilde, kitabın mutlaka okunması gerektiğine katılıyorum.
  • 134 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Hem içerdiği konu hem de yazım tekniği bakımından müthiş ve farklı bir kitap okudum. Açıkça söylemem gerekirse bu kitabın böylesine muhteşem olduğunu beklemiyordum. Kitabı bitirdiğimde zaten şoktaydım, üstüne bir de yazarın kitap hakkındaki savunmasını okuduğumda ve yazıldığı dönemde kitabın yasaklandığını öğrendiğimde daha da büyük şoka girdim diyebilirim.

    Kitapta konu olarak eşinin aşığı tarafından öldürülen bir koca cinayeti anlatılmaktadır. Daha doğrusu gerçek olan, böyle bir olay üzerinden kurgulanan bir hikaye anlatılmaktadır. Kadına ve aşığına gerekli ceza verilir verilmesine ama olay buraya gelene kadar neler yaşanmıştır acaba ? İşte aslında kitapta esas anlatılmak istenen sadece bu olay değil, bütün bunların yaşanmasına sebep olan bireysel ve toplumsal ahlaksızlığın kendisidir.

    Yazar'ın böyle bir konuyu irdeleyerek bu derece gerçekçi ve muhteşem bir kitap yazabilmesi bence her türlü takdiri hak etmektedir.

    Evet kitapta müstehcen bölümler mevcuttur. Buna katılıyorum. ama yazar bu bölümleri bu derece gerçekçi olarak anlatmasaydı, yaşanılan dramın ağırlığını farkedebilirmiydik acaba ?

    Ayrıca yaşanılan bu şekildeki ağır bir dramda , müstehcenliğe kendini kaptırıp ta , esas dramı görmeyen , anlamayan kişinin de ben insanlığından şüphe ederim. Ama ne yazık ki kitabın yazıldığı dönemde, bu tür insanların direktifiyle yasaklanmış olması da bize kitabı yasaklayanların kişilikleri hakkında yeterli bilgiyi veriyor sanırım.

    Kitaptaki yazım tekniğine gelecek olursak , kitap esas itibariyle üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, mahkeme kararını veren hakimin, kararı verdikten sonraki iç dünyasını anlatmasından ibarettir. İkinci bölüm, öldürülen kişinin eşi olan Melek isimli kadının karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır. Üçüncü bölüm ise kadının aşığı Yalçın'ın yine karar sonrasındaki iç dünyasını anlatmaktadır.

    Ama tabii ki bu iç dünya anlatımları öyle basit birer okuma parçaları değildir. Bu bölümleri, şahısların kişilik yapılarının ve o ana kadar yaşadıklarının, çok ayrıntılı ve çok ustaca okuyucuya aktarılması şeklinde isimlendirmenin daha doğru bir deyim olacağı kanaatindeyim.

    Yazar Pınar Kür'ün gerek kadın, gerek erkek ve gerekse çevredeki toplum yapısındaki iğrençlikleri bu derece açık ve netlikle anlattığı ,gerçek bir olaydan alınarak kurgulanmış bu kitabını ben hem üzülerek, hem beğenerek, hem de yazarı cesaretinden dolayı takdir ederek okudum ve okunmasını da herkese tavsiye ederim.
  • 152 syf.
    ·8/10
    Kitabın anımsayamadığım bir sayfasında, annesi Mersault'a der ki, “Burada güzellik yerini uygarlığa bırakmış.” İstanbul'da yaşayan biri olarak, sevgili Patrice'e üzülerek katılıyorum. Ben kitapların hikayelerinden ziyade, ciğerimize saplanan bir kaç cümlesiyle alakalı biriyim. Hikayelerin içimize işlemesini sağlayan ve bir daha onu yok sayamayacağımızı ısrarla yüzümüze vuran bu bir kaç cümle; yazarla aranızdaki bağın güçlenmesini de sağlar aynı zamanda.

    Bazen bir kitabın, başka hiçkimseye aynı hissettirdiğine emin olamadığınız o hissi sağlayan bir kaç kelimesinden fazlası değildir. Kitabın ya da yazarın tesiri, esnediğinizde kulaklarınızın çıtır çutur sesleriyle açılması ve daha net duyduğunuzu farkettiğinizde içinizde uyanan sevinç gibidir.

    Camus'ü tanımasaydım veya çok geç tanısaydım, gerçekten kendime çok kızardım. Mutlu Ölüm'ü okurken Yabancı'yı hisseder gibi oluyorsunuz. Yabancı doğacak belli ki, şahitlik ediyorsunuz. Bu, bir bakıma gurur verici. Doğru yerlerde es verirseniz; ne sevmenin ne de sevilmenin mutluluğa giden yolda çok etkisi olmadığını göreceksiniz. Öyle ki yine hatırlayamadığım bir sayfasında Mersault, sevdiği kadından ziyade, sevdiği kadını beğenen gözlerin varlığının onu mutlu ettiğini farkeder. Bakalım siz daha neler farkedeceksiniz?

    Mutlu ölüm nedir?
    Sırrı keşfetmek isteyenlere, gönülden davet.
    “Dünyanın Karşısındaki Ev”den sevgilerle.