Sıla’yla göz göze geldiler. Bir saniyelik o temas, yılların hesabını görmeye yetti. Sıla başını hafifçe eğdi ve yoluna devam etti. Ne bir tebessüm ne bir selam… Sanki Şeref, hayatının hiç olmamış bir parçasıydı. Sanki hiç dokunmamışlardı birbirlerine. Sanki birlikte hiç kahkaha atmamışlar, birbirlerini hiç sarıp sarmamışlardı. O an Şeref’in içindeki bütün hava boşaldı. Varlığı bir torbada unutulmuş çürük meyve gibi hissettirdi kendini. O an anladı: hiçbir şey geri gelmeyecekti. Ve belki de hiçbir şey aslında ona ait olmamıştı. O sadece bir hayale tutunmuş, gerçekliği yadsımıştı.