Gözlerini körelten “nefret”se, gözkapaklarını çelik tellerle bağlayan “gurur”du. “Başkalarını hem gerçek hem de ideal ilişkilerinde anlamayı” sağlayacak özelliği bencilliğin köreltmiş, uzun süre kullanmaman da işe yaramaz hale getirmişti. Hayal gücü tıpkı benim gibi hapsedilmişti. Gurur pencerelere parmaklıklar takmıştı, gardiyanın adı “nefret”ti.
Ama sen gerçekten sana o sırada gösterdiğim sevgiye layık mıydın? Dostluğumuzun herhangi bir noktasında, sana gösterdiğim sevgiye layık mıydın sence gerçekten? Bir an için olsun layık olduğunu ben düşündüm mü sence? Olmadığını ben biliyordum. Ama “sevgi” pazarda alınıp satılan bir mal değildir, tartıya vurulmaz. Sevginin verdiği mutluluk, zihnin mutluluğu gibidir, canlı olduğunu hissetmenin mutluluğudur. Sevginin amacı sevmektir; yalnızca sevmek, sonuna kadar sevmek. Sen benim düşmanımdın; hiç kimsenin böyle bir düşmanı olmamıştır. Ben sana hayatımı verdim, sense insanın en aşağılık, en alçak tutkularını, “nefret”, “gurur” ve “hırs”ı doyurmak için benim hayatımı harcadın. Üç yıldan az bir zamanda beni her bakımdan mahvettin. Benim için seni sevmekten başka yapılacak şey yoktu. Senden nefret etmek konusunda kendime izin versem, üzerinde yol almak zorunda olduğum, hâlâ da yol aldığım hayat çölünde her kayanın gölgesinin kaybolacağını, her hurma ağacının kuruyacağını, her kuyunun kaynağının zehirli çıkacağını biliyordum. Şimdi biraz anlamaya başladın mı? Hayal gücün derin uykusundan uyanıyor mu? Nefretin ne olduğunu zaten biliyorsun. Sevginin ne olduğunu, nasıl bir şey olduğunu sezebiliyor musun? Öğrenmek için gecikmiş sayılmazsın, sana bunu öğretebilmek için hücreye tıkılmış olsam da.
Benim için sanatımın neler ifade ettiğini biliyordun; kendimi önce kendime, sonra da başkalarına açıklamamı sağlayan temel taşımdı; hayatımın gerçek tutkusuydu, büyük aşkıydı; kırmızı şarabın yanında çamur gibi, ayın büyülü aynasının yanında çamurdaki ateşböceği gibi, öbür aşklarım da “sanat”ımın yanında hiç kalırdı.