Hizmetçi kızlar külleri toplamaya gönderiliyor, onlar da Akhilleus’un küllerini benim yattığım altın kupaya topluyorlar. Küllerinin benim küllerimin üstüne düşüşünü hissedecek miyim? Pelion’da kırmızı yanaklarımıza soğuk soğuk konan kar taneciklerini düşünüyorum. Ona duyduğum hasret açlık gibi, içimi boşaltıyor. Akhilleus’un ruhu bir yerde beni bekliyor ama erişebileceğim bir yer değil orası. Bizi gömün ve mezar taşlarına adımızı kazıyın. Bırakın özgür olalım. Külleri benimkilere karışıyor. Hiçbir şey hissetmiyorum.
Onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarının yere vuruşundan tanırdım. Ölmüş olsam bile, dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu.
Akhilleus, dünya kadar derin gözleriyle beni seyrediyordu. “Benimle gelecek misin?” diye sordu. Aşkın ve kederin asla sona ermeyen acıları. Belki başka bir hayatta bunu reddeder, saçlarımı yolarak ağlar, onu seçimiyle tek başına yüzleşmek zorunda bırakırdım. Bu hayatta değil. Akhilleus Troya’ya yelken açacak, bende onun peşinden gidecektim. Ölüme bile. “Evet,” diye fısıldadım. “Evet.”