Saatler bana oyun oynuyor. Ya da zaman, onların kancasından paçayı kurtardı, gözlerini kapattı ve alabildiğine boşluğa kaçıyor. Bu yalnızca bir his değil. Göz göre göre ayaklarımın altından çekiliyor, farkediyorum.
Ellerimi savuruyorum yakalamak için.. Bir kaç tüy yakalıyorum kuyruğundan... adımlarımı büyük büyük atıyorum, ona yetişmek için.
Yalnızca bir avuç saati kalmış bir adamdan kaçılır mı?
Zaten yoksul bir adam soyulur ? Neyim var ki çalıyor benden.
Ey avcı!
Zavallı, çelimsiz, hasta bir hayvan vurulur mu hiç? Ahlaksızlık değil mi bu ?
Git ve yaşamın kanını emip semirmiş bir av bul.
Şu dünya ne tuhaf.
Soygunun bile bir namusu var. Hıyanetin bile bir duruşu, raconu var.
Avcılığın, vahşiliğin bir ahlâkı var.
Yaşarken çürüyen çok insan var. Bu eski dramını yitirdi, insanı ürkütmüyor?
Peki n'çin
Çünkü çürüyen kişi, çürüdüğünün, leş koktuğunun farkında değil. Bu durumdan ürken, bu kokuyu duyan, çürüyüşün farkında olan kişidir.
Tipik bir söylem fakat ölüler, ölümden korkamazlar.
Hatta tanımazlar bile onu. Ona yaşayan herkesten daha yabancıdılar.
Yalnızca, yaşayanlar ve çürümeyenler korkarlar. Sözün başına dönecek olursak,
İnsanlar, ölüye de ceset kokusuna da alıştı. Yaşarken çürüyenler kimsenin burun direğini kıramıyor.
İşin temeline bakarsak, korkmanın birinci şartı, farkında olmaktır.
Bilmek, farkında olmak, dehşeti uyandırır. Benim durumum da bu.
Ben kendi gözleri önünde çürüyen bir cesedim. Bir elim yaşamın kaygan ellerine tutunmaya çalışırken diğer elim ölümün amansız pençesinde. Nefes almayı kessem de cesedimin kokusunu alıyorum. Gözlerimi kapatsam da etlerimden nasıl irin sızdığını görüyorum. Kim bu durumda aklını zapt edebilir? Kim adımlarını yönlendirebilir ? Kim aynada gözlerini tanıyabilir. Kim utanmaz bu ceset için bir kaç saat daha dilenmeye.....