• Benim de kullanıcı adım alan Zeno'nun bilinci romanını çok severek, hayran kalarak okudum. Eser 8 bölümden oluşuyor.ilk başlarda sigara tiryakiliğini(bence Tezer Özlü'nün de dediği gibi dünya edebiyatında sigarayı en tutkulu içen ve sigaranın edebiyatını en güzel yapan yazardır Svevo amcamız) ve babasıyla olan sorunlu ilişkiyi işliyor ilk bölümlerde ve biraz sıkıcı olabiliyor ancak evliliğinin öyküsü(önce Ada ardından Alberta Zeno'yu reddedince diğer kız kardeş Augusta ile evlenir)ve metresi ile olan ilişkisi kitabı alıp uçuruyor. Zeno Cosini bir anti-kahraman tıpkı İtalo Svevo gibi. Zeno Cosini de bir hastalık hastası. sağlıkla ilgili her şeyi araştıran didik didik eden biraz korkak biraz utangaç çokça mahcup ve pişman bir kişilik. o kadar mahçup utangaç ,sorumluluk sahibi bir kişiliktir ki İtalo Svevo çirkin,şaşı eşini pek sevmese de hiçbir zaman incitemez üzemez üzdüğünde kendisi daha çok üzülür, sadıktır eşine.Carla ile eşini aldattığında metresi olan Carla bile bunu görüyor. Kitabın diğer uzun bölümünde ise Ada'nın eşi Guido ile olan ticari hayatını anlatıyor ve zaten sonunda beceremeyip onda da iflas ediyorlar birlikte.
    Kitapla ilgili bir başka tespite değinirsek italo svevo küçük burjuvazi yaşamını sürdürüyor. Ve hal böyle olunca ömrü boyunca hiçbir işte pek de başarılı olamıyor çalışmıyor boş gezenin boş kalfası deyim yerindeyse.
    kitap güzel,okunmaya değer tavsiye ederim. umarım yazmış olduğum bu incelemelerde bir kişiye dahi faydam dokunmuşsa ne mutlu bana.İyi okumalar
  • "Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini."

    Nazım Hikmet
  • Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?” Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. ”O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin” Öğrenciler bunu da yaparlar. “Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!” Öğrenciler , bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: “Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.” Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: “Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar.” Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.” “Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık.” “Hem sıkıldık, hem yorulduk?” Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: “Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.
  • ''Çünkü hadiselerle beraber biz de değişiriz; ve biz değişince mazimizi de yeni baştan kurarız.. İnsan kafası böyleydi. Zaman, onda daima yeniden teşekkül ederdi. Hal, bu bıçak sırtı, hem mazinin yükünü taşır, hem de onu çizgi çizgi değiştirirdi.."
  • "İnsanın çocuğu olmasa böyle dakikalar yaşamaz." Ah, evet, doğru. Sevdiğin insanlar her zaman endişe, üzüntü ve sıkıntı kaynağı olurlar.
  • ''Zerdüşt, bir delikanlının kendisinden kaçındığını farketmişti.
    Ve bir akşam, 'Alaca İnek' denilen şehri çevreleyen dağlarda yalnız başına gezerken,
    işte: orada bir ağaca yaslanarak oturmuş
    ve yorgun bakışlarla vadiyi seyrederken buldu o delikanlıyı.
    Zerdüşt kolunu, delikanlının yaslanarak oturduğu ağaca doladı ve şöyle dedi:

    "Ellerimle sarsmak isteseydim bu ağacı, sarsamazdım.
    Ama gözle görmediğimiz rüzgâr, onu istediği gibi eğer ve büker.
    Bizi en çok görünmeyen eller eğer ve büker."

    Bunun üzerine delikanlı, şaşkın bir halde ayağa kalktı ve dedi:
    "Zerdüşt'ü işitiyorum, ben de tam şimdi onu düşünüyordum!"
    Zerdüşt cevap verdi:
    "Ne korkuyorsun öyleyse? - Ağaç için neyse olan, insan için de aynı.
    Ne kadar çok yükseklere ve ışığa çıkmak isterse,
    o kadar fazla kök salar toprağa, aşağılara, karanlığa, derinliğe - kötülüğe."

    "Evet, kötülüğe!" diye haykırdı delikanlı. "Nasıl oldu da ruhumu keşfettin sen?"

    Zerdüşt gülümsedi ve dedi:
    "Nice ruhlar var hiçbir zaman keşfedilmeyecek, meğer ki onları insan önce icat ede."

    "Evet, kötülüğe!" diye haykırdı delikanlı bir daha.
    "Doğru söyledin, Zerdüşt. Yükseklere çıkmak isteyeli beri, artık kendime güvenim kalmadı, kimsenin de bana güveni kalmadı artık - nasıl oldu bu?
    Pek çabuk değişiyorum: bugünüm, dünümü yadsıyor.
    Merdivenleri çıkarken sık sık basamakları atlıyorum, - hiçbir basamak affetmiyor bunu.
    Yukarıdayken, kendimi hep yalnız buluyorum. Kimse benimle konuşmuyor,
    yalnızlığın ayazı titretiyor beni. Ne arıyorum yükseklerde?
    Horgörmemle özlemim birlikte büyüyorlar; ne kadar çok yükseğe çıkarsam,
    o kadar çok hoşgörüyorum yükseleni. Ne arıyor yükseklerde?
    Nasıl utanıyorum yükselmemden ve sendelememden!
    Nasıl alay ediyorum soluk soluğa kalışımla!
    Nasıl nefret ediyorum uçandan! Ne kadar yorgunum yükseklerde"

    Delikanlı burada sustu.
    Zerdüşt, yanında durdukları ağaca baktı, ve şöyle dedi:

    "Bu ağaç yapayalnız duruyor şu dağbaşında;
    insan ve hayvanın epey üstünde yetişmiş.
    Şimdi bekler de, bekler, - neyi bekler ?
    Bulutların durduğu yere pek yakın oturur elbette ilk şimşeği bekler"

    Zerdüşt bunları dediğinde, elini kolunu hızlı hızlı sallayarak, delikanlı bağırdı:
    "Evet, Zerdüşt, doğruyu söylüyorsun sen.
    Mahvolmamı istedim ben yüksekleri istediğimde, beklediğim şimşek de sensin!
    İşte, sen aramızda görüneli neyim ben? Seni kıskanmamdır beni yıkan!"
    - Böyle dedi delikanlı ve acı acı ağladı.
    Ama Zerdüşt kolunu beline doladı ve onu götürdü.

    Bir süre beraber yürüdükten sonra, şöyle konuşmaya başladı Zerdüşt:
    Yüreğim parçalanıyor.
    İçinde bulunduğun tehlikeleri, gözlerin, sözlerinden daha iyi anlatıyor bana.
    Özgür değilsin sen henüz, hâlâ özgürlüğü arıyorsun.
    Bu arayışın yüzünden çok uykusuz kalmış ve yıpranmışsın.
    Özgür yükseklikleri özlersin gönlün yıldızlara susamış.
    Ama kötü içgüdülerin de susamış özgürlüğe.
    Vahşi köpeklerin özgür olmak istiyorlar;
    ruhun, bütün zindan kapılarını açmaya uğraşırken,
    onlar mahzenlerinde sevinçle havlıyorlar.
    Benim gözümde sen hâlâ, zihninde özgürlüğü tasarlayan bir tutsaksın:
    ah, kurnaz olur böyle tutsakların gönülleri, ama aldatıcı ve kötü de olur.
    Özgürleşmiş ruh bile kendisini hâlâ arıtmak zorunda.
    Zindandan epey iz ve küf vardır hâlâ içinde:
    gözlerinin saflaşması gerekir hâlâ.
    Gerçekten, karşılaştığın tehlikeyi biliyorum.
    Fakat sevgim ve umudumla yalvarırım sana: sevgini ve umudunu bir kenara atma!
    Kendini sen soylu hissediyorsun hâlâ, her ne kadar sana kin bağlasalar,
    kötü gözle baksalar da, başkaları da soylu buluyorlar hâlâ seni.
    Bil ki, herkesin yolu üstünde bir soylu kişi dikilmiş durur.
    İyilerin de yolların üstünde bir soylu kişi dikilmiş durur:
    ve ona iyi derlerken bile, onu ortadan kaldırmak için öyle derler.
    Soylu kişi, yeni bir şey ve yeni bir erdem yaratmak ister.
    İyiler eskiyi isterler ve eskinin korunmasını.
    Ama tehlike, soylu kişinin iyi bir kişi olması değil, bir arsız, bir alaycı, bir yıkıcı olmasıdır.
    Ah! En yüksek umutlarını yitirmiş soylu kişiler tanıdım ben.
    Ve onlar sonradan bütün yüksek umutlara iftira ettiler.
    O gün bugündür arsızca yaşadılar geçici zevkler içinde
    ve gündelik hayatlarından öte hemen hiçbir amaç edinmediler.
    "Ruh da şehvettir," - böyle diyorlardı onlar.
    Sonra ruhlarının kanatları kırıldı; ve şimdi ruhları yerde sürünüyor
    ve kemirdiği her şeyi kirletiyor.
    Bir zamanlar kahraman olmayı kurarlardı: şimdi şehvet düşkünü oldular.
    Onlara göre kahraman dert ve dehşettir.
    Fakat sevgim ve umudumla yalvarırım sana:
    gönlündeki kahramanı bir kenara atma! kutsal tut en yüksek umudunu!''

    Böyle buyurdu Zerdüşt - Friderich Nietzsche
  • Tarih okuyamayan,okuduğu zaman anlayamayan kişiler için Ahmet Haldun Terzioğlu okumanızı tavsiye ediyorum. Bana da bir hocam tavsiye etti ve az çok anlayabiliyorum. Roman tarzı anlatıldığından çok fazla sıkmıyor ve yormuyor.
    Tarih kitapları okurken Türk'lerin nasıl zorluklardan geçip hala daha ayakta kaldığını öğreniyorsun. Türk olmanın ayrıcalıklarını anlıyorsunuz. Mutlaka ama mutlaka okunması gereken kitaplardan. Şimdiden iyi okumalar...
    Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez...