"Öncüm ... Buz mavilerin bu hâlde bile ne güzel parlıyor öyle. Üzgünüm, annem bize sufle yapamaz. Üzgünüm,geri dönecek bir annem yokken birlikte çok sevdiğin Manga albümlerini dinleyemeyiz..."
"Onun gözlerinin içinde bugün ölümü değil, yaşamı gördüm belki
de ilk kez. Oysa gözlerinin, son ânına dek bana ölümü anlatacağını sanıyordum. Yanılmıştım, orada yalnızca ölüm yoktu. Her şey oradaydı.
İyi ve kötü olan. Arada kalan da oradaydı. Şeytan da melek de. Cehennem de cennet de. Bana neyi yaşatacağını ise seçimlerimiz belirleyecekti."
"Sevilmemek bu kadar hoşuna gidiyorsa sevmem seni, sevilmeni
istemem. Sevilmekten, anlaşılmaktan bu kadar korkuyorsan anlamam bir daha seni. Beni bir kere ittiysen ben de itmeye devam ederim seni. İnanma bana ama ölürken özür dile benden. Kardeşine timsah gözyaşlarını silmesi için kırmızı bir mendil uzatırken söz, kabul edeceğim özrünü!"
“Belki de ”
Belki de böyle değildi ve gerçekten sana güvenmek ve yanan olmak
istiyorumdur. Seni tercih ediyorumdur ve sen de sana zarar verebileceğimin farkındasındır ama yine de bunu yapmayacağıma güveniyorsundur. Belki de.."
"Ne düşmanız ne de dost. Peki, biz neyiz, Siyah? Hiçbir şey mi yoksa
bir şeylerden çok daha fazlası mı? Biz, bir şey olabilir miyiz ki? öncü ve
yancı. İçim de bundan daha fazlası olabileceğimizi söyleyen bir his var..."
Ne?” Anlayamadığım için kaşlarımı çattım. “Hikâyem mi var?”
“Hikâyen,” diye tekrarladı. “Tolstoy şöyle diyor: Tüm muhteşem
hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre
bir yabancı gelir. Sen şehre gelen o yabancısın, Gri.”
“O hâlde bu şehre düşen herkesin bir hikâyesi var.”
“Var ama onların aksine senin hikâyen dinlenmeye değer olacak.”