• Kitabın her sayfası için yirmi dakikalık bir sosyal medya arası veriliyor. Her sayfadan sonra ekranda parmaklar ortalama on kez kaydırılıyor. Şayet yüz kırk karakterden uzunsa biri özetlese iyi olur. Yedi dakikalık bir video artık çok uzun. Markette kasa sırasını, tost makinesinin ısınmasını ve trafikte kırmızı ışığı beklerken bir refleks hareketle telefona uzanılıyor. Kelimeler kayboluyor, emojiler art arda geliyor. Televizyon açıkken telefon elde, iki farklı ekran arasında sıkılmamak için aşağı yukarı bakmaktan gözler ağrıyor. Aylar sonra gelen buluşmalarda hangi masaya oturulacağına prizin konumu karar veriyor. Bu arada reklamcılar sekiz saniyeden uzun görüntüleri insanların artık izleyemediğini söylüyor. Telefona bakmayı unutturan ballı sohbetler kalabalık masalara uğramıyor artık çünkü bir Japon balığından daha kısa sürüyor konsantrasyonumuz. İlk on beş dakikadan sonra en güzel kadın bile çok yavan, gün batımını izlemek ilk iki dakikadan sonra çok bayat. İnternete bağlı değilken bir şeyleri kaçırma korkusu hiçbir yerde bir türlü huzur vermiyor. Küçük ekranda yalnızca kısa, ani, sık sık değişen ama çarpıcı olan görüntülere ve seslere katlanabilirken petrol yeşili su gibi ölü durgunluğundan yalnızca sineklerin yolunun düştüğü, yolu çoktan öncekiler tarafından belirlenmiş ve yeri bellenmiş, tekrarlardan oluşan, yıllar alan basmakalıp bir yaşam sürüp hayatı kaçırmaya bir saniye olsun kimseler itiraz etmiyor.

    Ezel Sadıker
    Kafa Dergisi
  • Sutton, bir gün bilmediği bir yerde uyanır ve karşısında kendisine tıpa tıp benzeyen biriyle yani Emma ile karşılaşır. Konuşup bu durumu anlamak için ona seslenir ama asla sesini duyuramaz. Çünkü o ölmüştür ve ruhu dünyada kalmıştır.
    Emma ise Sutton'dan habersiz koruyucu ailesi ile günlük rutinlerine devam ederken üvey kardeşinin izlettiği video ile hayatı tepetaklak olur. Videoda ayırt edemeyecek kadar ona benzeyen bir kız vardır. Koruyucu annesi onu evden kovunca bu kızın peşine düşer ve araştırmaları sonucunda ikiz olduklarına dair ipuçlarına ulaşır. Öldüğünden habersiz olduğu kardeşi ile iletişime geçtiğinde ise katilin ağına düşer. Katil Emma'dan Sutton gibi davranmasını yoksa onun da öleceğine dair tehditleri ile Emma'yı köşeye sıkıştırır. Emma'nın katilin kim olduğunu bulmak ile kaçıp gitmek arasında git-geller yaşar. Sizce Emma katili bulduğunda Sutton'ın ruhu rahata erecek mi? Yoksa bizi başka sürprizler bekliyor olabilir mi?

    Sevimli Küçük Yalancılar kitapları ve dizisi ile ustalığını zaten  kanıtlamış olan yazar bu serisi ile kendini bir kez daha bizlere hatırlatıyor. Karmaşık ve merak uyandırıcı kurgusu ile okurken adeta kitaba kilitliyor. Tam bir ipucu verdi galiba katil bu kişi derken hop olay başka bir boyuta geçiyor ve dikkatler diğer kişi üzerine kayıyor. Kitap boyunca şüphelenmediğim kişi kalmadı desem yeridir.
    Akıcılığı sayesinde bu sıralar düşüşte olan okuma hızım çok güzel bir şekilde arttı. Tam hız okurken ve olaylara dair güzel gelişmeler yaşanmışken ne yazık ki kitap bitti. Devam kitabı elimde olsa ara vermeden devam ederdim size öyle söyleyeyim. Elimde olmasa da bir an önce edinip okuyacağım çünkü katili öğrenmeden bana rahat yüzü yok.
    Bu tarz kitapları seven arkadaşlar kesinlikle kaçırmayın. Gerçekten çok başarılı bir kitap.
  • Doğruyu söylemek gerekirse mikro ifadeler ile ilk bu kitapla tanıştım.
    Vucut diline merakım eskiye dayanır. Bu alanda bir çok kitap okumuşluğum ve bir çok video izlenişliğim mevcut. Ayrıca gözlemleme sebebiyle olmasa da hissi olarak insanların davranışlarından, mimik ve jestlerinden ne düşündüğünü anlamaya da kabiliyetim var.
    Konuyu bağlayalım. Ama vucut dili zannettiğiniz gibi popüler olan kısmıyla sadece makro ifadeler dediğimiz (elini şöyle koyarsa şöyle, ayağını böyle yaparsa böyle) kısım ile sınırlı değil. İşte başka şeyler de var.
    İşte mikro ifadeler, 40 milisaniye ile 500 milisaniye arasında yüzümüzde meydana mimik olarak elimizde olmadan kendilerini gösteren uluslararası 7 farklı duygunun yansımasıdır. Bunlar öfke, tiksinme, mutluluk, korku, şaşkınlık, üzüntü ve küçümseme'dir. Bunlardan dördü olumsuz biri (şaşkınlık) nötr biri (mutluluk) olumlu duygudur. Ayrıca yukarıda yazdığım gibi bu ifadeler uluslararasıdır. Makro ifadeler gibi ülkeler arası değişiklik göstermezler.
    Peki bunu bilmenin sizdeki yararı ne olabilir?
    Ne amaçla öğreneceğinize bağlı. İnsanların suratında fark etmeden oluşan bu ifadeleri isterseniz kötülüğüne, onları sıkıştırmak için kullanabilir veya iyiliğine onları anlamak için kullanabilirsiniz. Ben bir eğitimci olarak insanları daha çabuk ve daha iyi anlamak için kullanmak istiyorum.
    Kitabın yazılış tarzı güzel. İfadeler hep resimli desteklenmiş olduğu için akılda kalıyor. Ve elbette bir kitap okuyarak bu konuda asla uzman olamazsınız. Bunu bilerek ifade edeyim. Okuyunuz, güzel. Tavsiyemdir.
  • Çok fazla vakit ayırmak, çok fazla düşünmek, çok fazla sevmek, çok fazla sevilmek, kısaca çok fazlalı hiçbir şeye muhtaç ve de zorunlu değilim artık. Çamaşır asıp, briket yumrukluyorum canım sıkıldıkça;


    Epeydir yoksulum. Hani şu an bu yazdıklarımı başucuma koyup canıma kıyacak kadar yoksulum. Gülen yüzlerimin çıkış noktasındaki karanlık başımı döndürüyor. Her demir direğe çarpacakmışım gibi bir ürperti var üzerimde. Çarpmışım kadar da bir ağrı var sızlayan yanlarımda. İhtiyaç anında olmayan para kadar kayıbım kendi katımda. Hangi kapıyı çalsam açılan her kapının ardı yıldızlar uzaklığında. Çapasına başlanmış bahçeyim de, sel almış beni. Sırtımdan boynuma geçen o ağrı ölüme hazırlıyor sanki beni. Bu arada ölüler beyaz takım elbise giyerler. Saat 03:53, daha önce hiç dinlemediğim bir şarkı ile başbaşa kalmışız. Video da hızlı bir şekilde üç atlının geçtiğini görüyoruz. Nalbant iyi iş çıkarmamış, bunu atların huzursuzluğundan anlayabiliyorsunuz. Canım sigara çekiyor, fakat kahvemi yudumluyorum. İşte bu diyorum, işte bu! Aklıma parlak bir fikir getiriyorum, fakat yoksul olduğumu hatırlıyorum. Adını fikir yoksulluğu koyuyorum. Biraz abartmış olduğumu düşünmüş olmalıyım ki, tokadı suratımdan esirgemiyorum. Yoksulluğum bir iki duman almama müsade buyuruyor. İki duman almış olmayı hafife almayın, iyi ki varsın be yoksulluk dedirtmeye kadar varıyor hikmeti.


    Keşke serin bir kış gecesi olsaydı, soğuk da olsa bir şeyler hissederdim en azından. Kışın sadece kurtlar ulur, açlıktan mıdır bilmem? Saçma sapan bir yazımı beğendireceğim diye şuncacık bebeleri üşütmemi beklemiyordunuz herhalde. Pisliğin tekisiniz! Buna inanabilirsiniz. Peder Hugo doğru demiş; siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz oysa biz yoksulluk olmasın istemiştik. Şimdi farkettim de içtiğim kahve değilmiş, komşununpiçi mi ne öyle bir şey. Kızmayın be gardaşlar, ikisi de aynı renk işte. Hem size bir sır vereyim mi; ırmak kenarındaki kadar mutlu olmalı, banka kuyruğundakilere sıra gelmez bu gidişle...


    Gözlerim kızarmıştır, hissediyorum bunu ağrısından. Nokta koydum da aklıma geldi; sittin sene kapamam ben bu dil bilgisini. Bundan ötürü mü yoksulum dersiniz? Ne demişti Shekaespare bu yaşam alanınız için, şer kumkuması mı? İşte bu şer kumkumasında beni de yoksulluk aldı büyüttü. İşte başlıyor bu noktada beynimin cızırtısı, şuralarda bir yer de olması gerek üzerime çökecek karabulutlar. İhtiyaç hasıl olmadıkça çok medeni biriyimdir, biliyorsunuzdur da... Müsadenizle şu köşeye tüküresim var biraz. Biraz da burnumu çekesim. Hem ne olmuş yani yanınızda biraz burun çekmişsem. Burnunuzdan mı çekmişim? Sümük benim, burun benim. İster koluma kazağıma sürerim, ister yalar yutarım. Tamam, bence de iğrençleşmemeliyim.


    Nerde kalmıştık, en son yoksuldum; işte günlerden yine yoksulum, yoksulum ve günler aynı, aynı günler ve ben yoksulum...