f.

Terâziyi doğrultan da, eksik tarttığını meydana çıkaran da yine terâzidir.22 Herhangibir kişi doğru olmayanlarla kendini ölçer, onlarla dost olursa, eksikliğe düşer, aklı şaşırır kalır. Ey Hakk yolcusu! Sen doğru bildiğin yolda yürü. İmansızlara karşı boyun eğme, yabancılardan yüz çevir. Din düşmanı olanların başına kılıç ol; sakın tilki gibi yaltaklan-maya kalkışma; arslan ol arslan.
f.
22 Bir terâzinin doğru mu, yanlış mı tarttığını anlamak için, o terâzide tartılmış bir şeyi, denenmiş başka bir terâzi ile tartarlar. İkisi de denk olursa, birinci terâzinin doğru tarttığına inanılır.
Reklam
Allah'a şükürler olsun ki, kâmil insan göründü de can onun hayâlinde kendi hayalini gördü. 19 Ey kâmil insan! Dergâhının toprağı gönlümü büyüledi. Senin hakîkatini, mânevî gücünü göremeyenin, sana karşı büyüklük taslayanın toprak başına olsun. Kendi kendime dedim ki, eğer ben güzel isem, bu güzelliğim ondan, onun lûtfundandır. Güzel değilsem, zâten çirkinler bile bana gülerler. Bunun çâresi, kendime bakmamdır. Ona lâyık değilsem, ben seni hiç alır mıyım? diye bana güler. 20 O güzeldir, güzelliği sever. Genç bir delikanlı, eli ayağı tutmaz bunamış bir ihtiyar kadını seçer, alır mı?21 Güzel, güzeli cezb eder, çeker, alır. Bunu bil de doğruluğunu an-laman için "Temizler temizlerindir." âyetini oku. Dünyada her şey, kendi cinsi olan şeyi çeker; sıcak, sıcağı çeker, soğuk da soğuğu. Aslı olmayan bâtıllar, bâtıllardan; bakîler yâni Hakk yolunda olanlar da bâkîlerden hoşlanır. Cehennemlikler cehennemlikleri seçer. Nûrlu kişiler de cennetlikleri isterler. Gözünü kapayınca, nûru göremez olursun da, içine bir huzur-suzluk çöker, canın sıkılır; göz, güneşin nûrundan ayrı düşmeye nasıl sabreder? Gözünü yumunca, canın kopuyormuş gibi bir ızdıraba düşersin. Gözün gündüzün nûrundan ayrılmaya sabrı yoktur. Senin üzüntün, sıkıntın gündüz nûruna çabucak kavuşmak isteyen göz nûrunun özleminden ileri gelir. Gözün açık iken içine bir üzüntü çökerse, üzülür, perişan olur-san; bilmiş ol ki, gönül gözün kapalıdır; onu aç ki gamdan, elemden kurtulasın. Çektiğin sıkıntıyı, ızdırabı gönlünün iki gözünün de kapalı olduğundan bil; çünkü, gönül gözü kıyasa sığmaz sonsuz nûr aramaktadır. Sen iki baş gözünü kapayınca, az bir zaman için nûrdan ayrı düştüğüne üzülüyorsun da, bu yüzden hemen gözlerini açıyorsun. O sonsuz olan gönül gözünün iki nûrundan (akıl ve basîret nûrundan) mahrûm
f.
19 "Mümin, müminin aynasıdır." hadisi gereğince, kâmil insan, bize, lekesiz, terte-miz, tozsuz bir ayna olur da, rûhumuz o parlak aynada kendini görür. Yani Hakk âşıkı, kâmil insanın yüzünde kendi özünü, kendi gerçek varlığını görür. Bu gö-rüş maddi bir görüş değildir. İnsanın aynada gördüğü kendi hayali de değildir. Bu tamamıyla gönüle bağlı, insanın rûhu ile ilgili bir haldir. Dostun maddi varlığının ötesinden gelen sarhoşluk, bir iç rahatlığı, bir hoşlanıştır ki, bu târif edilemez. Mevlâna'nın gördüğü için hoşlandığı ve Allah'a şükrettiği kâmil insandan maksa-dı, Hüsameddin Çelebi olduğu gibi, Tebrizli Şems de düşünülebilir. 20 Bir kimse Hakk'ın nazarında makbûl bir kişi olup olmadığını anlamak için kendine bakmalı ve gönlüne danışmalıdır. Eğer kalbinde Allah'a karşı bir hayranlık, bir sevgi duyuyorsa, kendisinin de Allah tarafından sevildiğini anlamalıdır. Gönlüne o hayranlığı, o sevgiyi veren kimdir? O sevgiyi uyandıran Allah'tır. Çünkü bir hadis-i şerîfte aynen şöyle buyrulmaktadır: "Bir kimse, Allah tarafından sevilip sevilmedi-ğini anlamak için, kendi gönül durumuna baksın. Eğer, o kul Allah'ı gönlünde må-nen buluyorsa, hissediyorsa, Allah'ın yarattığı eserlerde onun güzelliğini, yaratma gücünü görüp de hayrân oluyorsa, Allah da onu sevmektedir. Çünkü, kul Allah'ı ne kadar severse, Allah'da o kulu, o kadar sever." (Mesnevî Şerhi, Ankaravi Hazret-leri, c. II, s. 35, 1289). 21 "Allah güzeldir, güzelliği sever." hadisine işaret edilmiştir.
Allah'ın zâtından başka her şey fânîdir. Mademki O'nun zâtında yok olmamışsın, artık varlık arama. Kim bizim zâtımızda, hakîkatımızda yok olursa, "yok olmak"tan kurtulur, beka bulur. Çünkü o "illa"dadır; "lâ"dan geçmiştir. Makamı "illa"da olanlar ise yok olup gitmez, yâni Hakk'ta fânî olamaz. 211 İşte bu yüzdendir ki, kim Hakk'ın kapısında "ben" ve "biz" diyerek varlık iddia ederse, o kapıdan kovulur, lâ makamında dolaşır durur. Birisi geldi, bir dostun, bir sevgilinin kapısını çaldı. Sevgilisi içerden; "Ey güvenilir kişi, kimsin?" diye seslendi. Kapıyı çalan; "Benim." deyince, sevgilisi; "Git." dedi. "Senin için içeri girme zamanı değildir. Böyle, bir mânevî nimetler sofrasında ham kişinin yeri yoktur." Ham kişiyi, ayrılık ve fırak ateşinden başka ne pişirebilir? Nifaktan, iki yüzlülükten onu ne kurtarabilir? O zavallı adam kapıdan döndü, tam bir yıl yollara düştü, sevgilisinin ayrılığı ile yandı, yakıldı. O yanık âşık ayrılık ateşi ile pişerek döndü geldi, dostun evi et-rafında yine dolaşmağa başladı. Ağzından sevgiliyi incetecek bir söz çıkmasın diye, yüzlerce korku ile yüzlerce defa edebi gözeterek kapının halkasını vurdu. Sevgilisi içerden; "Kapıyı çalan kimdir?" diye bağırdı. Adam; "Ey gönlümü almış olan! Kapıdaki de sen'sin." cevabını verdi. Sevgilisi; "Mademki şimdi 'sen' 'ben'sin. Ey 'ben' olan; 'ben'den ibâret olan; içeri gir. Bu ev dardır. Bu evde iki 'ben'i alacak yer yoktur. 212
f.
212 3056 numaralı beyitten sonraki 7 beyti Hz. Mevlâna bir hadis-i şerîfi açıklamak için söylemiştir. Hadis kitaplarından Masabih'de Hz. Câbir'den rivâyet edildiğine göre: "Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin hücresi kapısına gittim. Kapıyı çaldım. 'Kim o?' dedi. 'Benim' cevabını verdim. Benim, 'ben' deyişimden Resûl-i Ekrem hoşlanmadı da 'Ben! Ben!' diye buyurdu." Bu hadisi şerheden Tenvir kita-bında deniliyor ki: "Peygamber Efendimiz, Cabir'in 'ben' kelimesini söylemesine razı olmadı. Çünkü, 'ben' sözünde benlik, kibir, büyüklük vardır. Bu konuyu ge-reği gibi anlamak için şu hususu hatırlamamız lâzım: Varlık; vâcib ve mümkün olmak üzere ikidir. "Vücud-1 Vâcib" Hakk'ın varlığıdır. "Vücud-ı Mümkün" hal-kın varlığıdır. Halkın varlığı, Hakk'ın varlığı ve onun var etmesiyle mümkündür. Birincisi gerçek varlık, ikincisi itibarî, hayalî varlıktır. Güneşe nispetle gölge, de-nize nispetle dalga gibidir. Dalganın, deniz varlığına kavuşması için dalgalıktan kurtulması gerekir. "Zuhûr ile beni mevcud gösterensin sen / O halde varlık olur mu gönülde sensin sen."
Allah'ın zâtından başka her şey fânîdir. Mademki O'nun zâtında yok olmamışsın, artık varlık arama. Kim bizim zâtımızda, hakîkatımızda yok olursa, "yok olmak"tan kurtulur, beka bulur. Çünkü o "illa"dadır; "lâ"dan geçmiştir. Makamı "illa"da olanlar ise yok olup gitmez, yâni Hakk'ta fânî olamaz. 211 İşte bu yüzdendir ki, kim Hakk'ın kapısında "ben" ve "biz" diyerek varlık iddia ederse, o kapıdan kovulur, lâ makamında dolaşır durur. Birisi geldi, bir dostun, bir sevgilinin kapısını çaldı. Sevgilisi içerden; "Ey güvenilir kişi, kimsin?" diye seslendi. Kapıyı çalan; "Benim." deyince, sevgilisi; "Git." dedi. "Senin için içeri girme zamanı değildir. Böyle, bir mânevî nimetler sofrasında ham kişinin yeri yoktur." Ham kişiyi, ayrılık ve fırak ateşinden başka ne pişirebilir? Nifaktan, iki yüzlülükten onu ne kurtarabilir? O zavallı adam kapıdan döndü, tam bir yıl yollara düştü, sevgilisinin ayrılığı ile yandı, yakıldı. O yanık âşık ayrılık ateşi ile pişerek döndü geldi, dostun evi et-rafında yine dolaşmağa başladı. Ağzından sevgiliyi incetecek bir söz çıkmasın diye, yüzlerce korku ile yüzlerce defa edebi gözeterek kapının halkasını vurdu. Sevgilisi içerden; "Kapıyı çalan kimdir?" diye bağırdı. Adam; "Ey gönlümü almış olan! Kapıdaki de sen'sin." cevabını verdi. Sevgilisi; "Mademki şimdi 'sen' 'ben'sin. Ey 'ben' olan; 'ben'den ibâret olan; içeri gir. Bu ev dardır. Bu evde iki 'ben'i alacak yer yoktur. 212
f.
211 Tevhidi bildiren "La ilahe illallah" cümlesinde kabul ve inkâr kelimeleri bir arada geçer. "Lâ ilâhe" dediğimiz zaman, Allah'tan başka tanrı inkâr edilir. "İllallah" da ise Allah'ın varlığı tasdik ve kabul olunur. İşte bu tevhid kelimelerini söyleyenler-den bir kısmı Allah'tan başka tanrıyı inkâr eder de, yalnız Allah vardır demez. Böy-le kişiler "Lâ"dan geçmiştir. "İlla"da takılıp kalmıştır. Halbuki, kurtuluş yolunu bulan mümin; Allah'tan başka tanrıyı değil, kendi de dahil olmak üzere, Allah'tan başka ne varsa her şeyi inkâr eder, onları yok bilir.
Güneş gibi parlak yüzü olmayan ve günahlarla yüzlerini karart-mış kişiler elbette kendi kirliliklerini göstermemek için gecenin karanlığı ile perdelenmek, gizlenmek isterler. . O günahkârın diken gibi olan vücudunda bir gül yaprağı bile yoktur. Bu sebeple ilkbaharlar, gül yetiştirmeyen dikenlerle dolu fidana ve onun gizlediği sırlara düşmandır. Fakat baştan aşağa gül gibi ve süsen çiçeği gibi güzel ve hoş olan kişi için bahar, görür ve gösterir iki gözdür. Mânâsız ve faydasız olan diken, gül bitirmediğinden, gül bahçe-sinde yan gelip oturmak için güz mevsimini ister. Güz mevsimini ister ki, o mevsim, gülün güzelliğini örtsün, giz-lesin de kendinin çirkinliğini, ayıbını kimseye göstermesin; böy-lece sen ne bu gülün rengini, güzelliğini görürsün, ne de dikenin çirkinliğini. Bu yüzdendir ki güz mevsimi, diken için bahardır, hayattır; çün-kü o mevsimde, kara taşla yâkut bir görünür. 198
f.
198 Bu beyitlerde geçen diken günahkâr insanları, küfür ehlini; gül de iyi insanları, iman sahibi kişileri göstermektedir. Günahkârlar öteki âlemdeki bahara nisbetle güz mevsimi olan dünyayı severler. Çünkü burda günahlarını gizlemeyi başarır-lar, ne olduklarını meydana çıkaracak olan Ahiret baharının geldiğini istemezler.