"Çünkü kalp Allah dışındaki her şeyden azat olduğunda özgürdür; O'nun dışındaki şeylerle meşgul olduğunda ise Allah'tan perdelenir. Üzerine yeminler edilen kalbin ta kendisidir. Konuşmalar kalp üzerinden sürdürülür. Kalpten itirazlar edilir, kalp cezalandırılır. Allah'a yakın olmakla sevinir, doğru yolda olursa mamur olur; aşağılanır ve kötü amellerle dolarsa bozulur ve perişan olur.
Kalp odur ki, eğer bir insan onu bilirse, nefsini bilir ve kendini bilirse Rabbini de bilir. İşte odur ki, bir insan onu bilmezse nefsini bilmez, nefsini bilmezse Rabbini de bilmez."
Çoğumuzun kavrayamadığı şey, sadece, bu maneviyat yolunda yapılması gerekenlerin ne kadar zor olduğu değildi; benliği aşmanın veya yok etmenin ne kadar uzun süreceğine dair de en ufak bir bilgimiz yoktu. Eski metinlerden bazılarını okursanız, kırk yıl boyunca dua eden ve oruç tutan bir dervişi anlatan birçok hikayeye rastlarsınız. Bu bir norm; istisna değil. Ve muhtemelen o zaman bu işler daha kolaydı zira dünya şimdikinden çok daha az dikkat dağıtıcı ve kutsala çok daha fazla kıymet verilen bir yerdi. Nefsle mücadele, ömür boyu süren bir şeydir. Yol boyunca Allah'ın sonsuz merhamet, keremir dervişi anlatan birçok hikayeye ve letafetiyle size ihsan ettiği şeyler olur.
Neden dalaletle geçmiş gençliğimden bu utanç verici hikayeyi anlatıyorum? Anlatıyorum, çünkü kalpten geçenlerle âlemde açığa çıkanların nasıl da örtüştüğünü ilk defa o zaman görmüştüm. Allah'ın varlığına, daim huzurunda olduğumuza ilk defa o zaman inandım.