"Hazır mısın?" diye sordum.
"Neye?"
Şöhret ve zenginliğe ya da işkence ve sefalete... "Her neyle karşılaşacaksak ona."
"Değilim, Faye. Sen hazır mısın?"
"Ben de değilim. Ama bu bir şeyleri değiştirmeyecek, öyle değil mi?"
"Uzun zamandır kırıntılarıyla idare ettiğim dayanma gücüm de umudumun beni terk etmesiyle birlikte tükendi. Ama seni sevmekten bir kez olsun yorulmadım, Heimon. Kendine dikkat et."
Bir aralık öyle sandım ki, önümde giden biri vardır, görünmeyen biri... O, ruhumdur; arkasında iki kat, diz üstü sürüklenen karaltı da benim. Fakat ben, daha ziyade önündekindeydim. Geride kımıldanmaya çabalayan şeyle alakam hemen hemen kesilmiştir.
Yaşamak iradesini, ruh kuvvetini, işte o gün, cismimin önünde koşan bir yarı hayalet gibi iyice görmüş, peşine düşmüştüm.
Üşümeyi, aşağı yukarı hepiniz bilirsiniz: Titremek, içi katılmak, buz kesmek... Hayır, asıl üşümek onlar değildir. Üşümek birnevi yanmaktır. Hiçbir uzvumu duymuyordum, ne ellerimi, ne ayaklarımı... Bedenim kalmamışı, yoktu. Yalnız içimi hissediyordum ve içimde yanarak tükenen bir yerimi! Bu, galiba yüreğimdi. Benliğim yanan bir kalpten ibaret kalmıştı, kar içinde tutuşmuş bir kalbin tek basına depreştiğini biliyordum, o kadar...