Ay ve güneş, diye düşündü önce. Ay ve güneş de yeryüzünde hiç birlikte olamıyorlar ama güneşin varlığını hissedemese de yalnızca orada bir yerlerde olduğundan haberdar olmak aya yetiyor olmalı.
Tanımadığı yüzlere bakarken kaybolduğu gibi var olmayan insanların yaşam öykülerini öğrenirken de var olduğunu unuturdu.
Ancak Olympia, Remington'dan sonra en çok müziğe âşıktı. Sanki müziğe dokunur, onu koklar ve tadardı. Göz-lerini kapatınca müziği görürdü. Kendinden iyi bilirdi müziği, piyanonun sesi yalnızca kulaklarında değil, aynı zamanda damarlarında da gezinirdi.
Ölümün gözdelerinin varlığına rağmen adil olduğunu fakat yaşamın bencil ve insafsız olduğunu biliyordu. Yaşam, haksızlık yapmaktan çekinmezken ölüm... Ölüm, dürüsttü.
Ona dokunamaz, kokusunu içine çekemezdi ama onu tekrar, bu odada görebiliyordu ve bunun için kendini şanslı sayıyordu.
Öyleydi de.
Ölüm'ün insanlardan nefret etmek gibi bir özelliği yoktu ama kuşkusuz, gözdeleri vardı ve Remington'u ya-şamdan bile çok severdi. Öyle çok ki onu daha gördüğü ilk an almak istemişti ve Remington'un doğduğunda durmuş olan minicik kalbi, hekimlerin uğraşları sonucu tekrar atmaya başlamıştı. Ölüm, onu yaşamdan çok seviyor diye yaşam, Remington'dan hoşlanmıyor değildi ya sonuçta.
Ölümün ve yaşamın, siyahın ve beyazın, bitmez çelişki-lerle sonsuz zıtlıkların derinden sevdiği bu adamın gönlünü kaptırdığı kadın da kendinin tam zıttı olacaktı elbette.
Remington, Olympia'yı ilk gördüğünde ona çekiliyor oluşuna biraz olsun şaşırmamıştı. Kendi kömür karası saçlarının aksine Olympia'nın altın sarısı saçlarını ya da kendi solgun tenine hiç benzemeyen parlak cildini biraz olsun farklı bulmamıştı. Remington, farklılıklarda küçüklü büyüklü benzerlikler görmeyi bilirdi. Siyahın beyazdan, aydınlığın karanlıktan ya da ölümün yaşamdan pek de farklı olmadığına inanırdı. Bu yüzden onun gözünde, epey büyük bir kutlamada gördüğü bu soylu, uzun boyunlu ve inci kolyeli kadın, küçük bir okulda öğretmenlik yapan Remington'dan o kadar da ayrı değildi.