Kitap distopya türünde. Bu evrende kötülerin yaşadığı bir ada var ve suçlarına göre bölgelerine ayrılıyorlar. Koğuşlar veya gardiyanlar yok, her bölgenin öncüsü var ve kurallar yok denecek kadar az.
Yekta ise suçu kesinleşmeden Kötülerin Şehri’ne yollanan bir genç kızdır. Onun gibi masumlar adaya “gri” olarak gelir. Hiçbir bölgeye ait değildir ama her bölgeye girip çıkabilir. Suçlarının bile arasında en çok korkulan adamın dikkatini çeker. Yekta, grilerin sevilmediği bu şehirde hayatta kalabilecek midir?
Dediğim gibi kitaba ön yargıyla başlamıştım. Tamamen suçlulardan oluşan bir kurguya girebilecek miyim emin değildim. Kitabın akıcılığı ve Yekta merkezinde dönen olaylar sayesinde kitabı kısa sürede bitirdim
Kitabı okurken karakterlerin göründüklerinden daha farklı olduğunu anlıyorsunuz. Mesela beyaz atlı prens Asil’in altından bir şey çıkacak hissi vuruyor veya kötüyüm ben kötü Kunter’in başka yönleri açığa çıkabiliyor (Asil sizce de Bana Dokunma Adam’a benzemiyor muydu??)
Kitabı genel olarak sevdim. Normalde bu tarz kurguları pek okumuyorum. Ama herkesin suçlu olması bir noktada birbirlerine yaptıklarını göz ardı ettirdi
Kitapta abartıya kaçan yerler vardı ama çok fazla odaklanmadım. Kitapta anladığım tek bir şey vardı, içindeki vahşeti ortaya çıkaran, Kötülerin Şehri’nde hayatta kalabilecek kadar savaş veren kişileri sonra nasıl tahliye edeceksin ki? Orasının daha çok “müebbet hapis” düzeyinde olması daha mantıklı geliyor
Kitapta havada kalan bazı şeyler vardı. Hem Yekta ile ilgili hem de Kötülerin Şehri ile alakalı. Zor bir konu ve detaylandırılması gereken bir sürü şey var. Bakalım ikinci kitap nasıl olacak
Kitabı okurken bu kurgunun fantastik bir evrende geçmesini o kadar istedim kii Güçlerini kısıtlayan bir durumdan ötürü içeride güçleri kullanılamıyor ve