• Başkasının ekmeğinin ne denli tuzlu,
    başkasının merdiveninden çıkmanın
    ne denli zor olduğunu göreceksin.

    Cennet XVII(58)
  • XVII. yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı tarihinde yapısal gelişmelere damga vuran büyük değişiklikler meydana çıkmıştır. Bunlardan biri; klasik Osmanlı pâdişahlık otoritesi eski anlamını kaybetmiş, yüksek otorite Harem’in kontrolü altına düşmüştür. Gelişmenin başlıca nedeni, tahta vâris olacak şehzâdelerin haremde tutulmaları, yani kafes yöntemi olarak tespit edilebilir. Pâdişahlar, mahpus tutuldukları kafesten tahta çıkarılmaktadır. Tarihin bir cilvesi olarak bu dönemde tahta çıkan sultanlar ya çocuk yaşta (I. Ahmed, IV. Murad, IV. Mehmed) yahut akıl ve iradesi zayıf (I. Mustafa, I. İbrahim) yahut genç ve deneyimsiz (II. Osman) kişiliğe sahiptirler. Bu durumun sonucu olarak, Harem’in hâkimi olan vâlide sultanlar, darussaâde ağaları gerçek otoriteyi ellerine geçirmiş bulunmaktadır. Veziriâzamlar, pâdişahın mutlak vekîli olmaktan uzak kalmışlar, sonuçta bir otorite zaafı, boşluğu ve kararsızlığı ortaya çıkmıştır. Bu koşullarda, büyük sayılara ulaşan asker ocakları, yeniçeriler ve sipahiler devletin yüksek otoritesine ortak durumuna gelme fırsatını elde etmişler, aşırı ulûfe ve bağışlarla devlet hazinesinin iflâsına yol açmışlardır. Zaman zaman gelen ıslahatçı veziriâzamlar (Kara Mustafa, Sofu Mehmed, İbşir, Tarhoncu Ahmed Paşalar) asker ocakları ve Harem karşısında başarısız kalmışlardır.
    Kargaşa döneminde bunalımlara yol açan ikinci derin değişiklik, akçada tagşişler (akçada gümüş nisbetini düşürme) ve büyük bütçe açıklarıdır. Bunun başlıca nedenleri, 1585’ten beri (bu tarih aynı zamanda idarede kargaşanın başlangıç tarihi olarak gösterilir) para birimi gümüş akçanın yüzde yüzden fazla değer kaybetmesi, kalp paranın piyasayı istilâ etmesi, yabancı gümüş paraların (reale, esedî guruş) iyi para olarak girişi ile kendini gösterir. Osmanlı idaresi yabancı paranın girişine iyi gözle bakmakta idi. Bütçede büyük düşüşler, bunun sonucu asker mevâcibinde dramatik artışlar ve ayaklanmalar gelecektir.
    Aynı dönemdeki büyük savaşların, özellikle donanma gerektiğinde yarattığı masraflar, büyük bütçe açıklarının başlıca sebepleri arasındadır. Askerî ve mâlî bunalımlarda donanma masrafları önemli bir yer alır.
    Otorite boşluğu ve mâlî bunalım, siyasî-sosyal bunalımları körüklemiş; dört kez sultanların tahttan indirilmesi, ikisinin katli (II. Osman ve I. İbrahim) ile sonuçlanmıştır. Bu dönemde haremde çocuk pâdişahların vâlideleri, özellikle Safiye, Kösem ve bir dereceye kadar Turhan Sultanlar, gerçek otoriteyi üstlenmişler, dönemin gerçek güç kaynağı yeniçerilerle işbirliği yapmak zorunda kalmışlardır.
    Devlet hizmetinde olan iyi niyetli bürokratlar (Kâtib Çelebi, Koçi Bey ve ötekiler) kurtuluşu pâdişah gücüne sahip bir sâhibü’l-seyf’in gelmesinde bulmuşlardır. Diktatör gücünde bu sâhibü’l-seyf’ler İbşir Paşa ve sonunda başarılı olan Köprülü Mehmed Paşa’dır. Köprülülerle yeni bir dönem başlamıştır.
    Bu dönemde devlet, Macaristan cephesinde güçlü Avusturya orduları ile karşılaşmaktan çekinmiş, Papa’ya bağımlı olmayan İngiltere’nin aracılığını aramış, buna karşı İran cephesinde Büyük Abbas’la başlayan karşı saldırılar sonucu yalnız Azerbaycan’ı kaybetmekle kalmamış, Doğu-Anadolu ve Irak tehdit altına düşmüştür.
    Bir başka önemli neden olan Girit Savaşı’nda (1645–1669) düşman denizde üstün durumunu korumakla kalmamış, Dalmaçya cephesinde saldırıyla Bosna’da kargaşaya neden olmuştur. Savaş, sürekli bir mâlî bunalıma yol açmıştır. Kul mevâcibi ile beraber ağır donanma masrafları devleti çok kere iflâsa sürüklemiştir.
    Halil İnalcık
    Sayfa 3 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Basım (2016)
  • Matbaanın icadı, yedekte tutup da kafanızı boşuna doldurmak istemediğimiz kültürü “buzdolabı”na, kitapların içine koyup sadece tamı tamına ihtiyaç duyduğunuz malumatı nerede bulacağınızı bilmekle yetinme imkânını sunmuştur zaten. Yani hafızanın bir kısmı kitaplara, makinelere havale edilmiştir, fakat elindeki gereçlerden en iyi şekilde yararlanmayı bilme zorunluluğu bakidir. Yani kendi hafızanızı besleme zorunluluğu.

    J. -C. C: Ancak, bu çok gelişmiş ve karmaşık gereçleri kullanabilmek için -ki daha önce yukarıda gördük, bunlar giderek artan bir hızla geçersizleşmeye meyilliler- hiç durmaksızın yeni yöntemler ve yeni diller öğrenmeye ve bunları bellemeye mecbur tutulduğumuz gerçeğine kimse itiraz etmeyecektir. Hafızamızdan devamlı ve ısrarcı bir şekilde bir şeyler talep ediliyor. Belki de daha önce hiç edilmediği kadar.

    U. E. : Elbette. 1983’te ilk bilgisayarlar geldiğinden beri, disketten formatı daha küçültülmüş bir diskete, sonra CD’ye ve şimdi de USB’ye geçerek bilişimle ilgili hafızanızı devamlı yeniden yönlendirmeyi beceremeseydiniz, verilerinizi kısmen veya tamamen defalarca kaybetmiş olurdunuz. Zira hiçbir bilgisayar artık bilişimin tarihöncesi çağına ait ilk disketleri okuyamaz elbette. 1984 ya da 1985 yılında diskete kaydetmiş olmam gereken Foucault Sarkacı’nın ilk versiyonunu umutsuzca aradım, nafile. Romanımı daktilo etmiş olsaydım, hâlâ duruyor olacaktı.

    J. -GG: Kaybolmayan bir şey var belki de, o da, yaşantımızın farklı anlarında hissetmiş olduklarımıza dair muhafaza ettiklerimiz. Duyguların, duygulanımların değerli -bazen de yanıltıcı- hafızası. Duygusal hafıza. Kim onu bizden almak ister ve hangi amaçla?

    U. E. : Ama bu biyolojik hafıza günbegün çalıştırılmalıdır. Hafızamız bir disketinki gibi olsaydı, elli yaşında Alzheimer olurduk. Çünkü bu Alzheimer’i ya da yaşlılıktan ileri gelen her tür bunama biçimini kendimizden uzak tutmanın yollarından biri, öğrenmeye devam etmektir tam da, mesela her sabah bir şiir ezberlemek. Her çeşit zekâ alıştırması yapmak. Bulmacalar ya da anagramlar bile olsa. Bizim neslimiz okulda ezbere şiir öğrenmek zorundaydı. Ama bizden sonraki nesiller için bu durum gitgide ortadan kalkıyor. Ezbere öğrenmekle, hafıza melekelerimizi, dolayısıyla zekâ melekelerimizi çalıştırmış oluyorduk basbayağı. Ezberlemek zorunda olmadığımız günümüzde, bu günlük alıştırmayı bir şekilde kendimize dayatmamız lazım, yoksa erken bunama tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

    J. -C. C. : İzninizle söylediklerinize iki ince ayrım ekleyeyim. Hafızanın bir anlamda bir kas olduğu ve muhayyile gibi onu çalıştırıp idman yaptırabildiğimiz şüphesiz doğru. Demin sözünü ettiğiniz Borges’in Funes’i gibi, her şeyi hatırlayan, unutmanın o tatlı ayrıcalığını kaybetmiş bir insan haline gelecek kadar ileri gitmesek de. Ancak, kimse tiyatro oyuncuları kadar çok metin ezberlememiştir. Ne var ki, böyle bir çalışmaya, bir ömür süren bu uygulamaya rağmen, bu oyuncular arasında
    Alzheimer’e yakalanmış pek çokları olduğunu biliyoruz; bunun nedenini sık sık merak etmişimdir. Bir de, yapay hafızanın, bilgisayarlarımızda depolanmış olan ve mutlak surette sonsuz görünen yapay hafızanın geliştirilmesiyle, Alzheimer hastalığının gelişiminin çakışması bana çok çarpıcı geliyor, herhalde size de öyle geliyordur. Sanki makineler, hafızamızı gülünç derecede yetersiz, işe yaramaz kılarak insanın pabucunu dama attılar. Kendi kendimiz olmaya ihtiyacımız yok artık. Şaşırtıcı ve hayli korkutucu, öyle değil mi?

    "bilgisayar kullanıyoruz ama deli gibi çıktı alıyoruz. on sayfalık bir metin için, elli kere çıktı alıyorum. bir düzine ağaç katlediyorum, hâlbuki bilgisayar hayatıma girmeden önce belki sadece on ağaç katlediyordum"

    "u. e. : roma’da, mesela, kütüphanelerin yanı sıra, kitapların tomar şeklinde satıldığı dükkânlar varmış. bir kitap meraklısı kitapçıya gidip, diyelim ki vergilius’un bir nüshasını sipariş edermiş. kitapçı on beş gün sonra uğramasını söylermiş ve kitap sırf o kişiye özel olarak kopyalanırmış. en çok aranan kitaplar için stokta bazı nüshaları vardı belki de. kitapların satın alınışı konusunda kesinlikten tamamen uzak fikirlerimiz var, hatta matbaanın icadından sonrası için de bu böyle. kaldı ki, basılan ilk kitaplar ciltlenmiş olarak satın alınmıyordu. yap rak yaprak satın alıp sonradan ciltletmek gerekiyordu. koleksiyonunu yaptığımız kitapların ciltlerindeki çeşitlilik, bibliyofiliden alabildiğimiz mutluluğu açıklayan sebeplerden biridir. cilt, aynı kitabın iki nüshası arasında kayda değer bir fark yaratabilir, hem kitap meraklısı için hem eski eser satıcısı için. ciltlenmiş olarak satılan ilk kitaplar galiba xvıı. ve xvııı. yüzyıllar arasında ortaya çıktı.
  • Kimse bir başkasının sersemliğinden yarar sağlamaya çalışmamalıdır.

    (Cicero De Off, III, xvıı)
  • XVII. yüzyıldaki zendeka ve ilhad olayları ise yine aynı şekilde ulema ve tasavvuf çevrelerinde devam ediyor görünmektedir. Artık daha çok Hamzavi adıyla anılacak olan Melami hareketi, Oğlan Şeyh İbrahim ve Sütçü Beşir Ağa tarafından İstanbul'da bu arada Bosna'da yoğunlaşırken, bir yandan da ulema çevreleri muhtelif zendeka ve ilhad olaylarına sahne oluyordu. İstanbul'da Behram Kethüda medresesi müderrisi Nadajlı Sarı Abdurrahman Efendi, ilk olayın kahramanıdır. Bu zatın tıpkı Şeyh Bedrettin gibi alemin sonsuzluğuna inandığı, kıyamet ve haşri inkar ederek bu fikirlerini yaymaya çalıştığı belirtilir. Naima kendisinin 1602 yılında Anadolu Kazaskeri Esad Efendi'nin başkanlık ettiği bir ulema meclisinde yargılanarak idam olunduğunu yazarız.
  • XVII-XVIII. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun harici siyaset tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Türklerin Viyana yakınlarında 1683’de ve bu bozgundan sonra da Kutsal İttifak ile yapılan savaşta aldıkları yenilgiler Engels’in ifadesiyle, “Türklerin saldırı güçlerinin kırılmasıyla” sonuçlanmıştır.[32] İmparatorluğun sürekli saldırıya dayanan Avrupa politikasının yerini zamanla bekle ve gör taktiği almıştır. O dönemde bazı esneklikler ve belirlenen hedefleri Avrupa ülkeleri arasındaki çelişkilerden istifade ederek diplomatik yollarla elde etme isteği ortaya çıkmıştır. Bu tür politikanın gerçekleştirilmesi için Türkler Avrupa diplomasisini daha iyi tanımalıydılar.