Felsefenin, insan kadar eskidir diyebileceğimiz köklü bir tarihi ve insan kadar tazedir diyebileceğimiz bir toyluğu mevcut. İnsan için düşünebilen bir canlı olarak dünyaya gönderilmiştir dedikten sonra düşünme sistemini yaratanın bilinmeyi¹ istemesi hasebiyle insan da yaşamını hep bir hakikat arayışı içerisinde sürdürmüştür diyebiliriz. Farkında olsun yahut olmasın; nereden gelindiği ve nereye gidileceği soruları hep bir yer işgal etmiştir insan zihninde. İnsan yapısı, farklılığını, aykırılığını radikalleştirip, insanlık kavramını aldığından beri felsefe de var diyebiliriz. Aynı zamanda her an gelişip, öncekinin üstüne çıkan yapısıyla tazeliğini de sürdürmektedir. Fakat bu tazelik ve köklülük ne kadar zaman geçse de birbirlerinden uzaklaşamayacaktır. Çünkü insan, aklın hududunu kendi iradesiyle geçemez. Bu yüzden bilinecek olan Yaratandan yaratılana vahiy yolu ile peygamberlerle bildirilmiş ve insan, ancak kendisine bildirildiği kadarını bilebilmiştir.
Osman Nûri Topbaş'ın İslâm Nazarında Akıl ve Felsefe eseri, kıyaslayarak üzerine eğildiği "akıl ve felsefe" kavramlarına İslâmî bir yanıt veriyor. Topbaş'ın mutasavvıf olarak konuyu ele alması elbette gönül nazarıyla bakmasını da getirmekte... "Akıl ve felsefe" kavramları üzerine toplaşan kalabalığı Topbaş, bu kitabında vahyin ışığıyla aydınlatmaya davet ediyor.
"Kur’ân ve Sünnet’in açtığı tefekkür ufku olmasaydı, sırf aklımızla birçok hakîkati hem kavrayamaz hem de ifâde edemezdik. Nice feylesofun içine düştüğü karanlık dehlizlerde helâk olmaktan kurtulamazdık."
Aynı şeyi aynı nazar olan İslâm'dan beslenerek Necip Fazıl Kısakürek'te Dünya Bir İnkılap Bekliyor kitabında şöyle dile getirmiştir, "...eğer peygamber olmasaydı, beşeriyet tekerleği bulmak değil, yemek yemek için, ağzını bulamazdı. Bütün ilimler