• İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman 
    Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
    Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi 
    Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
    Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an 
    Mutlu aşk yoktur

    Hayatı Bu silahsız askerlere benzer 
    Bir başka kader için giyinip kuşanan 
    Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan 
    Onlar ki akşamları aylak kararsız insan 
    Söyle bunları Hayatım Ve bunca gözyaşı yeter 
    Mutlu aşk yoktur

    Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim 
    İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi 
    Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri 
    Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri 
    Ve hemen can verdiler iri gözlerin için 
    Mutlu aşk yoktur
  • ...bir gün içinde bile , birkaç kez ölebilir insan.Ben onlardan biriyim.
    Nasıl öldüğümü anlatayım istersen.
    Hayır anlatma ...Herşeyi biliyorum.
    Hiçbir şey bilmiyorsun, dedi Vahap.
    ...Belki ölümü biliyorsun.Ama ölümden bin beteri var. Onu bilmiyorsun.
  • Kazanmak, hep galip gelmek, kaybedince bunalıma girmek gibi alışkanlıklarımız yoktur bizim. Düne kadar üç kıtayı yönetmiş bir milletin, böyle batılı zırvalara ihtiyacı yoktur zaten.

    Batılılar, insanlarını; kazanmak, becermek, iş bitirmek, galip gelmek için büyütür. On yıldır Türkiye’ye de soktukları NLP, kişilik geliştirme, birey olma, hep kazanma, asla kaybetmeme, adam dürtükleme, içindeki gücü çıkarma, Kurallarıyla dıbık okşama, beynini kullanma, bir adım önde olma, en büyük lokmayı kapma, kısa yoldan zengin olma kitaplarını gözden geçirirseniz, psikolojilerini ve bizim ülkemize de sokmaya çabaladıkları kültürün ne kadar zalim olduğunu anlamakta zorlanmazsınız.

    Hep kazanmak psikolojisiyle büyütülen insanoğlu, mutsuzluğun içine itilir. Psikopat olur, histeri krizlerine tutulur. İnsan, doğduğu günden itibaren ölüme yürür. Bunu aklımızdan çıkardığımız an mutsuz oluruz. Ölmek için doğmuş bir canlı, kaybetmemek üzerine hayat kurmaya çalıştığı an, bütün dünyayı karşısına alır.

    Batı; rekabet, kazanma, biriktirmek ve hırs duygularını lanet kitapları, rezil filmleri, pislik felsefi kırıntılarıyla ülkemize soktu sokalı hepimize bir şeyler olmaya başladı: Çocuklar, odalarında yalnız yatırılıyor, kreşe veriliyor ama mikrop kapmasın diye büyüklerin kucağına emanet edilemiyor. Dil kursları, ek dersler, bilgisayar, dershane, üniversite yarışları derken, kazanmaya programlanmış canavarlar büyütüyoruz. Şimdi, ilk günden itibaren amaçları koyulmuş, hedefleri belirlenmiş bir insanın kaybetmekten nasıl korktuğunu tahmin edin? Son yıllarda mükemmeliyetçilik hastalığı yaygınlaştı. ”Bir işi yaparsam en iyisini yapmalıyım. ” diyerek, yıllarca bir işin ucundan tutabilme cesareti gösteremeyip çıldırıyorlar!

    Bizde rızk Allah’tandır. Her işin sonunu o bilir. Bir iş, hayırlıysa olmalıdır. Aç mezarı yoktur. Gerekirse limon satılır ve Allah’ın verdiği boğaz doyurulur. İşin iyisi kötüsü olmaz. Mühim olan sağhktır. Namuslu ve iyi bir adam olarak ölmek şehitlik mertebesidir. Aç değil açık değilsen; mızmızlanmak, şikâyet ya da isyan etmek ayıptır, günahtır, terbiyesizliktir. Başarılı olmak için çırpınan, acı çeken, olağanüstü gayrete giren adamlara dünyevi adam denir.

    Biz; Allahlık adamları, dünyevi adamlardan daha çok sever, sayar ve sevimli buluruz. Allahlık-saf adamın karşıtı; şeytani adamdır. Şeytan; kibri, egoyu, iddiayı, şehveti, günahı, kötülüğü temsil eder. O, ayartıcıdır, yoldan çıkarandır, yetinmeyendir, fazlasını isteyen ve bunun için her şeyi normal görendir.

    Şeytan, özgürlüktür. İnsanlara öyle bir özgürlük verir ki bir zaman sonra tattırdığı özgürlükle kişileri pisliğe dönüştürür. Daha sonra onlara intiharı işaret eden de odur.

    Şeytanda çözüm bitmez. Hep kazanmak, Allah’ın kullarını ayartmak için çabalar kendine askerler bulur. Şeytanın askerleri kaybetmekten en az onun kadar ürkerler. Kazanma duygusunun esirleri olmuş bu insanlar batılıdır. Onlar Anadolu’da yaşıyor olsalar da İngiliz’dir, Fransız'dır, Amerikalıdır...

    Türklerin ata sporu güreş ”R” leri söyleyemeyen bir vatandaş tarafından ”Güleş" olarak telaffuz edilince, ortaya kavram kargaşası çıkmıştır ama biz yine de güreş olarak devam edelim... Evet, Türklerin ata sporu olan güreş müsabakaları "iki yiğit çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane, pehlivan pehlivan yendim diye sevinme, yenildim diye üzülme... ” ile başlar. Gördüğünüz gibi bütün önlemler baştan almıyor. İnsanlara kulluk bilinci yükleniyor, ikisine de yiğit deniliyor!

    Bir savaşa katıldıktan sonra yaralanan ya da ölen kaybetmiş Sayılmaz. Yaralanmak, vatanına yaralı dönmek, kaybetmek değildir. Savaşa katılmış olmak zaten kazanmaktır, cesarettir. Bu cesareti gösterebildikten sonra olacaklar kimseyi ilgilendirmez.

    Oysa, Roma’dan batıya yayılan gladyatör felsefesine bakın: Arenada yenilen öldürülmek için yalvarıp durur. Şövalyelikte de böyle. Yendiğini sağ bırakmak ona hakarettir. Bizim, böyle salak fikirlerimiz yoktur. Yiğidin başına her şey gelebilir. Oku atarken Allah'a güvenir. Çünkü oku attıran Allah'tır. Okun hedefi tutturup tutturmaması niyete bağlıdır. Haklı körün her taşı rast gelir.

    Cesaretin yabanisi ve medenisi vardır. Örneğin; batılılar meydana çıkıp, kendi egosunu savunur, kişilik haklarını arar, dansa kaldırır, ilk gördüğü kadınla yatmak istediğini ifade ederse; buna ”Medeni cesaret göstermek.” denir ama gâvurun biri topraklarımıza girip, namusumuza saldırır, bir zalimle karşılaşıldığında ona Allah’a güvenerek meydan okunursa, cesaretin bu şekline de ”Yabani medeniyet.” denir. Şükürler olsun, ikincisinden bizde var. Birincisinden de rabbimiz esirgesin.

    Kaybetmek için yarışmaya katılabilen, sonunda da ”Canım sağ olsun." diyebilen bu Süpermen halalarım gözümün nurlarıdır. Öperim onların kınalı ellerinden. En basit soruları bilmeyebilirler ama bir gözleme yaparlar ki tadından yenmez. Oh olsun! Biz, böyle güzeliz. Canımıza değsin, düşmanlar çatlasın ayol. . .
  • Yakamıza yapışıp bizi felceden sıkışmaların nedeni, çoğu zaman dünya gerçekli­ğiyle denk düşemememizdir. Gerçeklik karşısında bakışımızın sakat kaldığını söylüyorum. Bizi içeriden özgürleştirebilecek ve şeyleri algı­lama yeteneğimizde bir sicil değişikliğine neden olabilecek yegane a­raç, hala eleştirel düşünce ve onun en sağır doğrulara acımadan saldıran temel sorgulamasının keskin yüzüdür. Uygarlığımız ve onun temeli o­lan paradigmanın doğası üzerine düşünülmezse, bazı İslami düşünürle­rinki gibi hep muğlak söylemlerle yetineceğiz demektir.
  • 198 syf.
    "Kemler, iyi göremez.
    Gamlanma gönül, gamlanma."
    ***
    İntikamla, bir yere varamaz insan. İntikam, kişinin kendisini yiyip bitirmesine etrafındaki her şeyi ve herkesi dahil ederek oluşturduğu bir kasırgadır. Darmaduman olur her yanı kişinin, bir enkaz olur; ve hiç kimse, sağ çıkamaz.
    Ödeşmiş olursun belki, senin ödediğin bedele karşılık, o da bir bedel öder. Ama bu bedel, yine senin çabanla gerçekleştiği için; iki misli kaybedersin bu kez. Karşındakinin ödemesini de yine sen yaparsın. Daha çok tükenirsin bu kez.

    En iyisi, yazgıya havale etmek. Onu kaderine terk etmek. Pişman olmasını beklemek. Aslında beklememek. Onu ona bırakmak pişman olması için.

    Çünkü; "sen yargıç değilsin, sen hakim değilsin." Sen bu olayın içindesin ve tarafsız düşünemezsin.

    Akıl vermek kolay elbette. Bir de yaşayanına sormak gerek. Fakat şahit olduğum hiçbir olayın sonucunda, intikam almanın kişiye bir yarar sağladığını görmedim.

    Fakat ben kendisiyle çelişmeden edemeyen bir insanım. Maksat rahatlamak değil belki de; sadece, suçlunun cezasını vermek. Karşılığını ödetmek. "Ödeme yapman gerek, ister pişmanlık duy, ister duyma." düşüncesi belki de.

    Düşünüyorum çünkü, her şeyden çok sevdiğin bir insanı, gözünün önünde vursalar; tam da arkasına geçip, yerde yaralı uzanmışken, başının üzerine dayayarak silahı. Her şeyden çok seviyorsun onu, canın kadar çok. Belki kardeşin, belki evlâdın. Çekip bir silahı da, sen de vurmak istemez misin onu alnının çatından?
    Belki, uzun uzun oturup düşünsen, yapmazsın böyle bir şey. Veyahut gözlerinin bu kadar önünde olmasa olay, soğur içindeki öfke. Ama ya tam da o anın içerisindeyken? Yıllar bile geçse gerçi, içindeki yangın sönmez asla. "O an" peki ne kadar sağlıklı düşünebilirsin?

    Veya öldüren değil de, kendini silahın önüne atan adamlar, bunu nasıl yapıyorlar? Düşünerek mi?
    Yoksa kalben bir hareketle mi?
    Bilinç mi devrededir, bilindışı mı?
    Biliş mi, içsel dürtüler mi?

    Maksadım hiçbir ölümü meşrulaştırmak değil, yalnızca, bir de, tersinden bakmak istemek olaya. Zira olayın içinde bizzat bulunmamış insanlar için yorum yapmak her daim kolaydır. Bir doğru, ve bir de yanlış vardır. Resme uzaktan bakarsınız, kafanız karışmaz. Peki ya o renklerin ve fırça darbelerinin ağırlığını bir bir üzerinizde hissetmişseniz?
    Resmin içindeki karmaşayı, resmin dışındaki "bakan" göz bilemez.

    Büyük büyük konuşulur, yargıç edasına bürünülür. Ama benim her zaman, "İnsan Neyle Yaşar?"daki şeytan hikâyesi gelir aklıma. Her büyük konuştuğumda, yuttum sözlerimi bir gün. Hiçbir zaman geçmişimdeki benle aynı düşüncede olmadım. O şeytanın, bir sobanın arkasına gizlice sinebileceği ihtimalini çıkaramıyorum artık aklımdan. Zira neyi yapmam dedimse, yaptım; neyi ne şekilde yapacağımı söylediysem de yapamaz oldum.

    Şimdi, kitaba dönersek, (aslında kitaptan hiç çıkmadık zaten -okuyanlar bilir); kimi, hangi durumda, nasıl suçlayabiliriz ki? Maksat suçlamak mı ayrıca, bir etiket yapıştırmak mı?

    Şu an kitabı bitirmiş, ve duygularım dinmişken yazıyorum. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kitabı okurken de, bu kadar sakin değildim.
    Çok kere, Suphi'ye de, Sırrıcemal'e de söverken buldum kendimi. Hatta başlarda, kitabın isminin Zehra değil "Şerefsiz Suphi" olması gerektiğini düşünüyordum. Zaten kitabın bilgilendirme kısmında da belirtildiği gibi, kitabın esas kahramanı aslında Suphi.
    Suphi ve kadınları... "Daldan dala konan bir gönül," bir gülün ardından, hep bir ötekine elini uzatan, hepsini bir bir koklamak isteyen bir doyumsuz. Fakat yine de haksızlık etmeyelim. Daha iyisini bulduğu güle her zaman sadık kalıyor kahraman. Ta ki, ondan da iyisini buluncaya dek.

    Tüm sevgilerinin gerçek olduğuna inanıyorum yine de bu adamın. Fakat en gerçeğinin, Zehra olduğunu düşünüyorum, ilk göz ağrısı... Her ne kadar, kendisi bile unutsa da onu zamanla. Kitapta da, Zehra'yı ruhen sevdiğinden, fakat Sırrıcemal'i bedenen sevdiğinden söz ediliyordu zaten. Ürani ise, bağımlılık etkisi yapan kötü ve çirkin bir içkiye benzetiliyordu. Yer yer nefret bile ediyordu Ürani'den, aşağılık buluyordu onu da kendisini de; fakat yine de, bırakamıyor, vazgeçemiyordu.

    Her ne kadar Sırrıcemal'le tanışıklığının aracısı annesi Münire ve Ürani'yle olanıysa Zehra vasıtasıyla olsa da; tüm düşkünlüklerinin nedenini/sorumluluğunu bu iki insana yüklemek ne kadar doğru olur bilemiyorum.

    Annesi Münire'ye kızgınım tabi, nasıl bu kadar saf ve salak olabildiği için. Sen kaynanasın, ne anasının gözü olmalısın oysa, erkek anasısın sen, hiçbir kadına böyle kolay kolay güvenilir mi? Sen gelininle kötü bile olsan (ki öyle bir durum yoktu) yine de gizli bir ittifak olmalıydı aranızda.

    Suphi'nin Sırrıcemal aşkındaki birinci etken annesinin ihmalkarlığı. İkincisi ise Zehra'nın gereksiz kıskançlığı ve üçüncüsü de yine Zehra'nın gereksiz gururu. (Gereksizden kastım abartılı olmasıdır.) Zira Suphi zaten Zehra'yı çok seviyordu. Zehra kıskanç tavırlarıyla eşeklerin aklına karpuz kabuğu fırlatıyordu. Gururuna gelirsek; madem kıskanıyorsun, yolla gitsin değil mi, neyin gururu bu. Güzele güzel demek neden bu kadar zor? Kabul etmek gerek bazı şeyleri. Ne olmuş hem kıskanmışsan ve paylaşamamışsan sevdiğini?
    Abartılı, hastalık derecesindeki kıskançlığı asla desteklemiyorum; iki insanı de gereksiz yere yıpratır ve tüketir ama, genç ve güzel bir kadının evinde çalışmasını istemeyen bir kadının duygularını da herkes kolaylıkla anlayabilir diye düşünüyorum.

    Gelelim Sırrıcemal'e. Benim gözümde kocaman bir kolpacıdır kendisi. Vicdan kisvesi ardına saklanmış bir başka kötülüktür. Hayatta en nefret ettiğim insan türü budur. Vicdanlı insan pozlarını oynayan fakat içerisindeki aşağılık duyguları bastıran, kendisinin de bunu fark etmediği, havaya kuru sıkı atan, attığını tutan, büyük sözler eden insandır. Bir de bunlar çok ezik (nefret ettiğim bir kelime olsa da) görünürler, her halta boyun eğerler. Çilekeş olurlar. Başlangıçta abartılı şekilde işkenceler ederler kendilerine, sanki gelecekte işleyeceği günahların bedelini önceden ödemek ister gibi. Haklı çıkarabilmek için kendini, ileride giyebilecek bir maskesi olabilmesi için elinde, "Bak, benim aslında niyetim bu değildi" diyebilmek için, insanların duygularını sömürebilmek için...

    Kitapta en sevmediğim karakter Sırrıcemal'di. Bunun diğer nedenleriyse, güzelliğinin farkında olup burnundan kıl aldırmayan ve etrafındaki diğer insanları küçümseyen, gözü görmeyen bir insana dönüşmüş olması oldu. Ayrıca karşılaştığı işlerden sıvışan/kaytaran insanlardan da nefret ederim. İçimdeki tüm saldırganlık duygularını uyandırdı bu kadın kendisine doğru benden.
    Kitabın devamında onun da yaşadıklarına üzülmedim değil. Ama herkes ettiğini bulur şu dünyada. Tabağına koyduğun şey her neyse, bir gün muhakkak kaşığına gelecek şey de odur. Ayrıca kendisinin de düşündüğü gibi; bugün eşini kendisi için aldatan, yarın da kendisini bir başkası için aldatırdı zaten.

    Suphi, idi baskın olan bireylerden. Dolayısıyla topu annesine yahut Zehra'ya atmak haksızlık olur. Sokakta gördüğü bir kadının da peşinden gidebilirdi belki, eğer Ürani'yi tanımasaydı. Veya Zehra aracılığıyla değil de, tasadüfen de karşılaşmış olsaydı Ürani'yle; sonuç yine aynı olurdu büyük ihtimalle. Zaman zaman vicdan dalgalanmaları yaşasa da çünkü, hiçbir zaman hazlarından taviz vermedi.

    Suphi hazları uğrunda tüketti kendini.
    Zehra'ysa abartılı duygularıyla, boşu boşuna, aynı noktaya, geçmişine saplanıp durdu ve öyle tüketti.
    Ürani de hazlarının fakat en çok bencilliğinin kurbanı oldu. Keşke azıcık da olsa, empati kurabilseydi karşısındaki insanlarla, birazcık merhamet duygusu bulunsaydı içinde.
    Aslında Sırrıcemal'e bakarsak, o da içindeki hazzın kurbanı oldu diyebiliriz.

    Kitap mantığıyla değil de duygularıyla hareket eden herkesin hazin sonu oldu.

    Ziyan olan hayatlar...
  • Minnet duygusu feci bir şey Ziya Bey, onun insanda nasıl bir tahribata yol açtığını bana kalırsa anca yaşayan bilir. Aslında sadece tahribata yol açmakla kalmıyor, insanı eksilte eksilte gönüllü bir köleye de dönüştürüyor bu duygu. Her şeyi yapmaya hazır oluyor bu köle, coşkulu oluyor, yaralı oluyor ve yarasını da her zaman kendi elleriyle kendisi kanatıyor...
  • Atalarımın yaralı, yasak, tutsak diliyle yazacaktım bütün bunları. Birlik dille oluşur. Ezilen uluslar iki şeyin gücüyle varlıklarını koruyabilirler. Din bir, dil iki... Ancak eğer ezen ve ezilen ulusun dini birse, o zaman geriye bir tek dil kalır.