• "Herkes Resül'ün tebliğinden sonra hakkı veya bâtılı kendi iradesiyle seçmekte özgürdür.(5/67 ; 6 /35, 107, ; 42 / 48)
    Allah Resülü'nün "Dinde/yaşam tarzında baskı/zorlama olmaması" (*) ilkesini uygulaması insanlar üzerinde bekçi /baskıcı vekil olmamasıyla alakalıdır. "(*){ 2 /256 -257}
    Bülent Şahin Erdeğer /Kur'an'ın Elçisi
    Hz. Muhammed sh 43 - Düşün Yayıncılık -
  • Yazarlıktaki dehasına güvendiğim bir yazarın yaşama dair sorgulamalarını ilgi ile okuyorum. Okuyup kenara kaldırılacak bir kitap olmadığını söylemeliyim. Yazılanlar üzerine düşünmek bazen dönüp tekrar okumak belki başka bir kaynağa bakmak gerekecek. Bittiğinde netleşecektir :) Burada aktarmak istediğim aslında tüm okurların edebiyat dünyasına yönelik fikirler de edinebileceği ve kitabın içeriği kadar değerli olduğunu düşündüğüm önsözdür ve biraz uzundur;
    Bu kitap ilkin onu okumuş olan hemen herkesin aksi yöndeki tavsiyesine karşın yayımlandı. Bunun, imajım için iyi olmayacağı söylendi bana ve eğer arkamda çok satan bir romanım olmamış olsaydı eminim ki arzulanan bir imajın, tasavvur edilebileceği gibi, büyük bir insani ( ya da yazınsal ) önem taşıyacağına olan inancımın çok az değeri olurdu. Ben o başarıyı, bu başarısızlığı ortaya çıkarmak için kullandım ve böylelikle ilkelerime göre davranmama inatçılığı suçlamasıyla karşı karşıya geliyorum. İnatçılık bakımından suçlu olduğumu kabul ediyor, ilkesizlik bakımından, etmiyorum, çünkü ben sadece, yazdıklarımla uyum içinde hareket ediyordum.
    * Aristos sözcüğü eski Yunancadan alınmıştır. Sözcük tekildir ve kabaca, ‘belli bir durum için en iyi’ anlamına gelir. ilk hecesi vurgulanır.
    Aristos’taki en önemli meselem, bireyin özgürlüğünü yüzyılımızı tehdit eden bütün şu uyuşma baskılarına karşı korumaktır. Hepimizin üzerine, ama özellikle de kamunun gözü önünde olan herhangi bir kimsenin üzerine konulmuş olan bu baskılardan bir tanesi; bir kişiyi, sayesinde para ve ün kazandığı şeyle, yani öteki insanların onu en çok kullanmak istedikleri şeyle yaftalama baskısıdır. Bir kişiyi musluk tamircisi diye adlandırmak onun bir yanını betimlemektir, ama aynı zamanda onun birçok başka yanını karanlıkta bırakmaktır. Ben bir yazarım ve kendimi basılı sözcüklerde ifade etmekten başka özel bir tutukevi istemiyorum. Bu yüzden bu kitabın başlıca kişisel gerekçesi, ‘romancı’ diye yaftalanan kafese girmeye niyetimin olmadığını bildirmekti.
    Bununla birlikte, insanları rahatsız eden sadece kitap meselesi değildi. Tarzım da, yaşam üzerine görüşlerimi ortaya koyduğum dogmatik biçim de rahatsız etmişti. Ama bu da, bireyselliği destekleme arzusundan kaynaklanıyordu. Kendi inandığım şeyleri açık açık bildirerek sizi de kendi kendinize inandığınız şeyleri açık açık bildirmeye zorlamayı umuyorum. Görüş birliği beklemiyorum. Bunu isteseydim çok farklı bir biçim ve üslupta yazardım ve haplarımı her zamanki şekerli tabakayla sarardım. Kısacası, bir davayı savunmuyorum.
    Dünyamızda felsefenin filozoflara, toplumbilimin toplumbilimcilere ve ölümün de ölülere bırakılması gerektiği yolunda çok yaygın bir görüş vardır. Sanırım bu, zamanımızın büyük sapkınlıklarından ve tiranlıklarından biridir. Genel ilgi konusu olan meselelerde (yaşamın anlamı, iyi toplumun doğası, insanlık durumunun sınırları gibi) yalnızca uzmanın ve yalnızca kendi konusunda görüşlere sahip olma hakkı olduğu görüşünü tümüyle reddediyorum. İzinsiz girenler dava edilecektir levhaları, bereket versin ki, kırlık yörelerimizde gitgide ender görülür oldu. Ama bunlar hâlâ, edebiyat ve entelektüel yaşamımızın yüksek duvarlı binalarının çevresinde mantar gibi bitiyorlar. Teknolojideki bütün büyük başarılarımıza karşın bizler, dar profesyonel alanlarımızın dışında, zihinsel olarak şimdiye değin varolmuş en tembel ve en koyunsu kuşaklardan bir tanesiyiz. Ancak bu kitabın bir başka amacı da, iyimserliğin onsekizinci yüzyılın ve kendinden hoşnutluğun da ondokuzuncu yüzyılın yakasını bırakmaması gibi, hoşnutsuzluğun yüzyılımızın yakasını bırakmamasının ana nedeninin, tam da en temel insani doğuş hakkımızı gözden kaçırmak olduğunu ortaya koymaktır. Yani, bizi ilgilendiren her şey üzerinde kendi kendimize bir görüş sahibi olmak.
    İstenmeyen sinyalleri okumama konusunda Nelson ile aynı yöntemi kullanarak, kimi eleştirmenler bu kitapta ve iki romanımda ( Koleksiyoncu ve Büyücü) benim bir gizli faşist olduğum kanıtını da gördüler. Ben bütün yetişkinlik yaşamım boyunca insanın benimseyebileceği tek ussal politik öğretinin demokratik sosyalizm olduğuna inandım. Ama benim hiçbir zaman inanmadığım şey, şu son yirmi yılda popüler olan türden yarı-duygusal liberalizmdir. Yani, derinden benimsenen inançtan ya da tepkiyi yok etmek için düşünülüp taşınılmış girişimden çok, avangard sosyal çevrelerle ve son moda gazetelerle uyuşan türden bir görüş. Benzer biçimde, sosyalizmin proletaryanın tek mülkiyeti olduğu ve sosyalist politikadaki başlıca sesin de her zaman örgütlü emek gücünün sesi olması gerektiği türünden bir kuram için harcanacak çok zamanım yok. Sosyalizmin yükselişini çok büyük ölçüde sendika hareketine borçluyuz, ama artık göbek bağını kesmenin zamanıdır.
    Bu kitaptaki başlıca tema ( Koleksiyoncu’da da olduğu gibi ) benzer biçimde yanlış anlaşılmıştır. Öz olarak bir Yunanlı filozoftan, Herakleitos’tan gelmektedir. Herakleitos konusunda çok az şey biliyoruz, Yunan felsefesinin ihtişamlı çağından önce yaşamıştır ve yapıtından bütün geriye kalan çoğunlukla karanlık fragmanlardan oluşan birkaç sayfadır. Ünlü bir kitapta ( Açık Toplum ) Profesör Karl Popper, Herakleitos’a, modern totalitarizmin atası olduğu için (başka hiçbir şey için olmasa bile, Platon’u etkilediği için) karşı inandırıcı bir dava başlatmıştır. Herakleitos, insanlığı, ahlâkî ve entelektüel bir élite (Aristoi, iyiler. Doğuştan soylu olanlar değil, bu daha sonraki bir anlamdır) ve bir de düşünmeyen, uyuşan bir kitle (hoi polloi) çoğunluk olarak ikiye bölünmüş görüyordu. Böylesi bir ayrımın, efendi ırk, üstün insan, azınlık ya da tek kişi tarafından yönetim ve benzeri görüşler konusunda kuramlar ortaya atmış daha sonraki bütün şu düşünürlerin ellerinde neye dönüştüğünü insan kolaylıkla görebilir. Herakleitos’un tıpkı kendinden masum, yere bırakılmış bir silah gibi, gericiler tarafından kullanılmış olduğu yadsınamaz. Ama bana öyle geliyor ki onun temel savı biyolojik bakımdan çürütülemez.
    İnsanın çaba harcadığı her alanda, başarıların, ileriye atılan adımların çoğunun bireylerden geldiği çok açıktır. İster bilim ya da sanat dahileri söz konusu olsun, isterse azizler, devrimciler ya da başka ne derseniz, ve buna karşılık, insanlığın büyük kitlesinin; büyük ölçüde zeki ya da büyük ölçüde ahlâklı, ya da sanatsal olarak büyük ölçüde yetenekli, ya da gerçekte daha soylu insan etkinliklerinin herhangi birisini yerine getirecek ölçüde nitelikli olmadığını bilmek için, zekâ testlerinin kanıtlarına ihtiyaç duymayız. Elbette bundan hemen, insanlığın açık açık tanımlanmış iki gruba bölünebileceği, yetkin olan bir Azınlık ile hor görülesi bir Çoğunluk olduğu sonucuna varmak budalacadır. Derecelemeler sonsuzdur ve bu kitaptan başka hiçbir fikir edinmemiş olsanız bile, umarım Azınlık ile Çoğunluk arasındaki ayırıcı çizgi bireyler arasından değil, her bir bireyden geçmelidir dediğimde neyi söylemek istediğimi anlarsınız. Kısacası hiçbirimiz tümüyle kusursuz ve hiçbirimiz tümüyle kusurlu değiliz.
    Öte yandan tarih (özellikle de yirminci yüzyılda ), toplumun; yaşamını sürekli olarak, Azınlık ile Çoğunluk arasında, ‘Onlar’ ile ‘Biz’ arasında bir çatışma olarak gördüğünü göstermektedir. Koleksiyoncu’daki amacım bu çatışmanın sonuçlarının bazılarını, bir mesel aracılığıyla, çözümlemeye girişmekti. Kızı kaçıran Clegg kötülük yaptı; ama ben onun kötülüğünün büyük ölçüde, belki de tümüyle, kötü bir eğitimin, yaşadığı kötü çevrenin, öksüz kalmanın sonucu olduğunu göstermeye çalıştım. Yani, üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığı o etkenlerin sonucu. Kısacası, Çoğunluk’un gücül masumluğunu temellendirmeye çalıştım. Hapsettiği kız Miranda, kendi üzerinde Clegg’den biraz daha kontrole sahipti. Varlıklı ana babaya, iyi eğitim fırsatına, soyundan aldığı yeteneğe ve zekâya sahipti. Bu, onun kusursuz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine–birçok üniversite öğrencisi gibi, fikirlerinde kibirliydi, kendini beğenmişti, liberal-hümanist bir snobdu. Ancak eğer ölmemiş olsaydı, daha iyi biri, insanlığın acilen ihtiyaç duyduğu türden biri olabilirdi.
    Clegg’deki edimsel kötülük Miranda’daki gizil iyiliği alt etti. Bununla, geleceği kara bir kötümserlikle gördüğümü söylemek istemedim, değerli bir élite’in barbar sürüleriyle tehdit edildiğini de. Sadece biyolojik Azınlık ile biyolojik Çoğunluk arasındaki bu hiç gereği olmayan vahşi çatışmaya göğüs germedikçe, (bir yandan büyük ölçüde gereksiz haset ve öte yandan da gereksiz horgörü üzerine temellenen bir çatışma) hepimiz eşit insan haklarıyla doğmakla birlikte, eşit doğmadığımızı ve hiçbir zaman da doğmayacağımızı kabul etmedikçe. Çoğunluk eğitilip yanlış bir varsayıma dayanan aşağılık olmak duygusundan ve Azınlık eğitilip eş ölçüde yanlış bir varsayıma dayanan biyolojik üstünlüğün bir varoluş durumu olduğu görüşünden kurtulmadıkça (oysa gerçekte bir sorumluluk durumudur ) daha doğru ve daha mutlu bir dünyaya hiçbir zaman varamayacağız.
    Bu kitapta başka bir yerde, yaşamı kutuplar halinde görmenin önemini; bireylerin, ulusların, fikirlerin güç, enerji ve yakıt alabilmek için karşıtlarına, düşmanlarına ve zıtlarına, yüzeysel görünüşlerin düşündürdüğünden çok daha bağımlı olduğunu ileri sürüyorum. Bu aynı zamanda Azınlık ile Çoğunluk, evrimsel olarak ayrıcalıklılar ve ayrıcalıklı olmayanlar arasındaki muhalefet için de geçerlidir. Bu savaş düzenine sokulmuş durumda, açıkça sağlıksız olanların yanısıra, sağlıklı ürünler vardır. Ama dünyamızda yanlış olanı tek bir sözcük özetleyecek olsa, bu kuşkusuz eşitsizlik sözcüğüdür. Başkan Kennedy’yi öldüren Lee Harvey Oswald değil, eşitsizlikti. Hiçbir zaman kontrol edemeyeceğimiz büyük etken olan rastlantı, yaşamı her zaman eşitsizlikle kaplayacaktır. Ve insanın kendisinin bu kötü virüsü sınırlamaya uğraşmak yerine onu dünyamızda körce yaymaya devam etmesi delilik gibi gözükmektedir. Bu, Koleksiyoncu’da ve bu kitapta daha derinde yatan mesajdı. Her ne olursa olsun, sanırım siz de onun faşistçe bir mesaj olmadığını kabul edeceksiniz.
    1968

    Bu yeni İngiliz baskısına, onbir yıl sonra sadece, daha çok geçmişe yönelik şu notu eklemek istiyorum. Bu metne getirdiğim çeşitli düzeltmelerin en boşuna olanı, kitabın özgün altbaşlığı “Fikirlerle Bir Otoportre”nin çıkarılması oldu, çünkü bu ifade büyük olasılıkla kitabın olduğu şeyi, ya da daha doğrusu, geçmişte olduğu şeyi (çünkü çizdiği tablo şimdi bana şu anki varlığımdan oldukça uzak gözüküyor) en iyi şekilde dile getiriyordu. Duygu ve görüşlerimin o kadar değişmiş olmasından değil bu, ama hiç kuşku yok ki görüşlerimi şimdi böyle, bu denli dobra dobra ve koşulsuzca dile getirmezdim. Oxford’da daha bir lisans öğrencisiyken giriştiğim ilk yazı, böylesi “düşüncelerin” not defterlerine kaydedilmesi oldu ve öğrenimini gördüğüm dilin ve dersin etkisi, Fransızca ve edebiyatı, hiç kuşkusuz can sıkıcı biçimde belirgin. Sanırım Fransızca öğrenimi gören çoğu Anglo-Sakson öğrenci ( eğer bir gün kendi dillerinde yazmayı düşünüyorlarsa ) Fransızlara özgü açıklıkla, belirginlikle ve daha özel olarak da bunun Pascal, La Rochefoucauld ve Chamfort gibi yazarlarca ortaya konan biçimiyle, tehlikeli bir gönül ilişkisine girmek zorunda kalıyor. Her zaman en çok sevdiğim ( hatta öğrenciyken bile ) bir Fransız filozofunun ruhunun bu kitaba ne denli az sızabilmiş olduğunu görmekten beni alıkoymuş olabilen şey, sadece kendi körlüğüm ya da İngilizce’nin gözle görülür biçimde uygun olmadığı türden bir retoriğe duyulan delicesine hayranlıktır. Montaigne’i ustam olarak almış olsaydım çok daha iyi yapardım. O, Avrupa düşünce tarihinde profesyonellerin yanında ayakta kalabilen tek amatördür. Bu yüzden, 1968’in gözden geçirilmiş versiyonunun yeniden basımı olan bu baskıda daha fazla bir düzeltme yapmadım, ve dünyanın 1950’lerde ( metnin büyük bir bölümü bu dönemde yazılmıştır ) genç bir İngilize nasıl göründüğünü göstermesi dışında ona daha fazla sahip çıkacak değilim. Onu yazmış olmaktan ötürü memnunluğum sürüyorsa, bunun nedeni esas olarak, şimdi böylesi bir girişime kalkışmanın bile beni çok şaşırtacağıdır. Hem Doğu’da hem de Batı’da çaresi bulunur kusurlara, büyük adaletsizliği ve eşitsizliği hoş görmeyi sürdürerek girdiğimiz korkutucu risklere olan körlüğümüz artıyor. Yüzyılımız, on sekizinci yüzyılda olduğu gibi, büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor ve 1989’a, 1984’den daha büyük bir felaket önseziyle baksak iyi ederiz. Ne yazık ki, komünist ya da kapitalist, şu anki ancien régime’lerimizde, beni burada söylenenlerin çoğundan utandıracak, ürkütücü derecede az şey var.
    1979
  • Ne mutlu, görmeden inanabilen kadına, zamanla, yaşam akışıyla bedenini yoğuran kadına. Şu odadaki kadına ne mutlu; dokunduğu her şeyi sayabilme, tanıyabilme hakkı olan, oturduğu yeri anlatabilen, balığı suda,yaprağı ağaçta, bulutu gökte, imgeyi şiirde bulabilen bir kadına, ne mutlu. Balık,yaprak; gök, imge; tam tamına böyle ama...
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .
  • 15 aralık 1941 yılında gelen bir gemi...
    24 şubat 1942 yılı ilk baştaki amaçları neyse onun gerçekleştirildiği zaman.

    Yaşamak için ellerine geçen şanslarını kullanan, bir o kadar da ölüm ihtimalleri yüksek olan çoluk çocuk, genç, ihtiyar. Hastalık, soğuk, yemek, pislik her türlü sıkıntı...Umut dolu yaşam savaşı....Ve hep denizin üzerinde...

    Okuduğum kitapları hep gerçek yaşammış gibi hayal edip okurum ama bu bambaşka... gerçekten yaşandığını bilmek çok acı...

    "Alamanya bizden krom almaz" vs... vs....

    Maddi değerler uğruna, manevi! değerlerden vazgeçmek...


    Hep söylüyorum Allah'tan müslümanız, Allah' tan... Kula kulluk edene yazıklar olsun diye şarkılar yapıp ve komik ki en başta bunu yapan biz oluyoruz.


    Sayfa 6 "İnsanoğlu planlar, Tanrı güler"



    Dili, dini, ırkı her ne olursa olsun her canlının yaşama hakkı var. Ki bu bir katliam, utanç verici- yüz kızartıcı... ne ilk ne de son ama bu bir gerçeği değiştirmiyor; ortaksınız, suçlusunuz ve katilsiniz, bunun hiçbir bahanesi olamaz!!!
  • Yuzlerce yildir yalniz kalan bir toplulugu hatirlamak icin:

    Marlon Brando'nun Mektubu ...

    Marlon Brando 1973 yılında The Godfather (Baba) filmiyle Oscar ödülünü kazandı. Fakat Brando, Oscar tarihinde unutulmayacak bir sürpriz yaptı. Törene kendi yerine bir Apaçi'yi gönderdi. Amacı, Amerika'nın Kızılderililere yaptığı katliamı protesto etmek ve bu zulmü bütün dünyaya duyurmaktı.

    Brando'nun yerine geleneksel kıyafetiyle sahneye çıkan Sacheen Little Feather (Küçük Tüy) ödülü almayı reddetti. Fakat konuşma yapması engellenmeye çalışıldı. Yine de Little Feather kısa bir bölüm okuyabildi. Daha sonra mektubun tam metni basına dağıtıldı. Marlon Brando'nun gönderdiği Mektubun bir kısmı şöyle ...

    200 yıl boyunca toprağı, yaşamı, ailesi ve özgür olma hakkı için savaşan yerli halka şöyle dedik: İndir silahını arkadaş, gel beraber oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş, barıştan söz ederiz senle, anlaşırız senin hayrına...

    Silahlarını indirdiklerinde ise onları katlettik Onlara yalan söyledik...

    Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Hiçbir zaman sadık kalmadığımız ve adına antlaşma dediğimiz o kağıtları zorla imzalasınlar diye onları açlığa mahkûm ettik.

    Ve onları, yalnızca yaşamın anımsayabileceği kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. Ve tarihi nasıl yorumlarsanız yorumlayın, ne kadar çarpıtırsanız çarpıtın: biz doğru davranmadık.Ne dürüst olduk ne de adil davrandık.

    Onlara ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de antlaşmalarımıza sadık kalmak. Çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gaspetme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu.

    Onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlaksızlıklarımız erdem oluyordu..

    Fakat bu sapkınlığın ulaşamayacağı bir şey var; o da tarihin büyük hükmü. Emin olun tarih bizi yargılayacaktır...

    Sacheen Little Feather'ın ödülü reddettiği an..
  • Kitap okumayı seviyorum, kitap benim için bir ihtiyaç Bazen, zevkimizin uyuştuğu bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine veya önemli bir edebiyat ödülü kazandığı için bazen de konusu itibariyle ilgi alanıma giren kitapları tercih ederim. Burada anlatacağım kitabı seçme esas nedenim Filistin-İsrail savaşında devamlı toprak kaybeden ve dünyadan tecrit edilmiş durumdaki Filistin'i bilip, anlama isteğiydi.

    Devlet kurmak için gizli yürütülen göç hareketi devlet kurulduktan sonra daha da hızlı bir şekilde devam etti. Göç eden Yahudiler, bulundukları ülkelerde tutunamamış, mal-mülk edinememiş veya siyasal nedenlerle iç işleri karışık ülkelerde rahatları kaçmış olanlardı. Bulunduğu memlekette siyasi iktidara yakın olan veya finans sektöründe güçlü Yahudiler ise İsrail'e göç etmek yerine bulundukları yerden İsrail Devletini maddi ve manevi olarak desteklemeyi tercih ettiler. Ancak, devamlı savaş halinde olan birbirine düşman ve birine dünyadan para yağarken diğerinin kendi yağıyla kavrulduğu bu iki ülke halkının yaşamını hep merak ettim.

    Amerikalı Yahudi kadın yazar Michelle Cohen Corasantı'nın, bu iki ülke vatandaşlarının yaşantılarını ve birbirleriyle olan münasebetlerini Filistinli bir aile üzerinden anlatıyor olması kitabı daha da değerli kılıyor. Benim için kitabı cazip kılan da bu durum oldu. Badem Ağacı'nda, İsrail Devletinin Filistinlilere yaşam hakkı tanımayan baskıcı tutumlarını, İsraillilerin zengin yaşamları yanında Filistinlilerin yoksulluğa, hatta Gazze'de açlığa mahkum edilmelerini çok çarpıcı örneklerle gözler önüne seriyor. Kitap, tüm olumsuzluklara rağmen eğer eğitime şans verilirse her zaman için bir kurtuluş kapısının olduğunu, aşkın ve sevginin gücünü, ailenin önemini mükemmel bir kurguyla anlatırken, insanlıktan ümidini kaybetmeyen, iyimser bir bakışla bitiyor..